FITRAT DÜZLEMİ: YENİ BİR FELSEFİ KAVRAMIN KURULUŞU

Peregrin Took: Peki kimden yanasın?

Ağaç: Yan mı? Ben kimseden yana değilim zira kimse benden yana değil, minik Ork. Artık kimse ormanlarla ilgilenmiyor. Ateşle yaklaşırlar, baltayla gelirler, kemirirler, ısırırlar, kırarlar, yakarlar… Ziyancılar, gaspçılar, kahrolsunlar! (Yüzüklerin Efendisi-İki Kule’den)

Hiç düşündünüz mü, ezelden beri düşman olarak düşünülen canlılar bazı şartlarda ve bazı zamanlarda nasıl dost olur? Aslanla ceylan, kurtla kuzu, insanla yılan, kediyle köpek… Bu canlıların birlikte bazı hayatî şartlara ya da duygusal durumlara tabi olduğu ortamlarda (hayvanat bahçesi, yangınlar, şehir hayatı gibi kötü ya da gerçek sevginin, şefkatin ve saygının oluşturduğu iyi ortamlar) düşmanlıkları sona ermekte, aralarında bir dostluk yeşermektedir. Anne köpeğin yavru kediye süt vermesi nevinden durumlar, bu canlılar ortak yaşam zorluklarına tabi olduğunda ya da ortak tehdit algılarına sahip olduğunda ortaya çıkar ve böyle manzaralar biz insanlara çok ilgi çekici gelir. Yüzyılları kavgayla geçen canlıların dost olmalarını ya da en azından düşman olmamalarını sağlayan temel etmen nedir? Bu felsefi soru sosyal alanlara da kolaylıkla uygulanabilecek türdendir; yüzyıllarca savaşan, birbirlerini acımadan kılıçtan geçiren iki toplum günün birinde nasıl dost olabiliyor?

Peki bazı canlılar neden asla dost olamaz? Mesela kedinin balıkla ya da kuşla dostluğu diye bir şey hiç duyulmuş mudur, böyle bir dostluk mümkün olabilir mi? Olabilirse hangi şartta olur, olamazsa neden olamaz? Düne kadar yediği içtiği ayrı gitmeyen, aynı türkülerle ağlayıp aynı türkülerle gülen milletler bugün nasıl olur da birbirine kin duyar ve bir türlü aralarında bir dostluk tesis edilemez?

Bir hikaye, bu sorulara cevap verecek olan fikirlerimi temellendirmeme yardımcı olacaktır:

Oduncunun biri bir gün ormanda ağaç keserken, keseceği dala dolanmış bir yılan görmüş. Can havliyle baltasını kaldırıp yılanın boynuna indirecekken aniden bir merhamet duygusu adamın baltasını durdurmuş. “Hadi, öldürmüyorum seni, senin de canın var, yoluna git.” demiş yılana adam. Yılan da “Madem sen elinde kuvvet ve fırsat varken beni hırsına uyup öldürmedin, ben de senin bu güzelliğine bigâne kalamam.” deyip adamı yuvasına götürmüş ve ona bir altın vermiş ve “Yuvam eski bir defineye açılır, bundan böyle her gün sana bir altın vereceğim ey temiz gönüllü insan!” demiş. Adam her gün yılan dostunun yuvasına gitmiş, yılan insan dostunu kapıda karşılayıp ona bir altın vermiş, günler böyle geçmiş. Bir gün adam hastalanmış ve evinde fakirlik baş göstermiş. Adam genç oğlunu yanına çağırıp ona ilk defa böyle bir olaydan bahsetmiş, yılanın yuvasını tarif edip oğlunu altını almaya göndermiş. Genç yuvaya vardığında babasının selamını söyleyip yılandan bir altın almış. Fakat o an aklına bir şeytanlık gelmiş: Bu yılanı öldürüp defineye doğrudan ulaşmalı! Yerden bir taş alıp yılana fırlatmış, yılanın kuyruğu ezilip kopmuş, yılan aniden atılıp oğlanı ısırarak zehirlemiş ve oracıkta öldürmüş. Olayı duyan adam hemen yılan dostunu görmeye gitmiş ve ona oğlunun teşebbüsünün bir hata olduğunu, özür dilediğini, dostluklarının devam etmesini istediğini söylemiş. Yaralı yılanın cevabı ise net olmuş: Bende bu kuyruk acısı, sende bu evlat acısı varken biz artık dost olamayız!

Bu hikayede öne çıkan kavramlar paylaşım, sevgi ve hırstır. Dostluğu ve barışı doğuran paylaşım ve sevgi kavramlarını ortaya çıkaran zemin nedir? Terk edildiğinde hırs ve düşmanlık gibi kötü kavramların oluşmasına yol açan bu zemin nasıl bir yapıdadır? Bu zemine ne ad verilmelidir? Benim bu yazımda ortaya koyduğum, bu güzel mefhumların yeşermesine imkan sağlayan temel etmen olduğunu iddia ettiğim düzlem kavramıdır. Burada kullandığımız düzlem (plane) kavramı, matematiksel anlamına sadık kalınarak oluşturulmuştur ve topolojik yüzey (surface) ve uzay (space) kavramlarından farklıdır.

Bütün kainat, bir uzaydır. Kainat, detayları sonraki felsefi çalışmalara bırakılmak üzere hem topolojik hem de metrik uzay olarak düşünülebilir. Fakat hakkında bir bilgi sahibi olamadığımız, üzerinde deney yapamadığımız, ölçemediğimiz metafizik olguları kapsayan varlık alemini bir metrik uzay olarak ele almak mümkün değildir ancak onu bir topolojik uzay olarak ele alabileceğimiz yönünde güçlü bir inancımız vardır.

Kainat, yani fizik alemi bir metrik uzaydır, çünkü fiziksel varlıklar arasında hem somut hem soyut bir mesafelendirme (ölçüm) yapma yeteneğine sahibiz. Fiziksel alemin elemanlarının birbirlerine gerek geometrik konum açısından, gerek sevgi gibi soyut bağlar açısından ne mesafede olduğunu kavrayabiliyoruz. Kainatı, bu yazıda kolaylık olması açısından bir Öklid uzayı olarak ele alabiliriz. Şunu eklemeliyim ki, üç boyutu gayet net bilinen fiziksel alemin zaman boyutu tam anlamıyla kavranamadığı ve görecelik kuramındaki anlamıyla iki zaman miktarı kıyaslanamadığı için bu zaman boyutunu da ihtiva eden dört boyutlu uzay kavramı bir metrik uzay olamaz, ancak burada detayına girmeyeceğimiz topolojik uzay kavramı onu da içerebilir.

İşte bu kainat içinde dünyayı bir düzlem olarak tasavvur edebileceğimizi ve etmemiz gerektiğini savunuyorum. Matematik bunu yapabilmemize imkan sağlarken tabiat felsefesi, ahlak ve sosyoloji bunu yapmamızı, kanımca, zorunlu kılar.

Düzlem, düz bir yüzeye denir. Yüzeyse iki boyutlu bir çokkatlının (manifold) adıdır. Dolayısıyla düzlem, yüzeyin bütün özelliklerine sahip, özel bir geometrik yapıdır. Bundan dolayı düzlem, muhakkak bir Hausdorff uzayıdır ki bu özellik bu yazımızda temellerini attığımız felsefi iddiamızın ileriki evrelerinde bize harika avantajlar sağlayacaktır:

  1. Hausdorff uzayı bir topolojik uzaydır, dolayısıyla düzlem de topolojik uzay olarak ele alınabilir ki bu durum, düzlem kavramını üzerine kurduğumuz temel özelliklerle bir çelişki oluşturmamaktadır.
  2. Hausdorff uzayının tanımından ileri gelen “uzayın elemanlarının birbirini kesmeyen, birbiriyle çakışmayan şahsi alanlarının olması” özelliği, iddiamızın gerçek hayata uygunluğunu perçinlemektedir.

Çalışmamızın matematiksel yönünü bir kenara bırakıp felsefi yönüne devam edelim:

Bütün maddi varlık alemi aynı düzlem üzerinde olmalıdır, bütün canlılar ve cansızlar tek bir düzlemde var olmalıdır. Bu düzleme fıtrat düzlemi adını veriyoruz. Esasında bütün alem aynı düzlem üzerinde yaratılmıştır zira varlık düzlemini içeren, yukarıda açıkladığımız metrik ve topolojik uzayları kapsayan ve onların var oluşunun faili olan Allah bütün bu dengeyi bu şekilde “Ol!” diyerek var etmiştir. (En yekûle lehu kûn fe yekûn [Ol der ve olur], Yasin-82.) Doğal, doğru ve fıtrî olan, bütün varlık aleminin aynı düzlemde olmasıdır. Burada söylediğimiz, tasavvufta söylenmiş olan Vahdet-i Vücûd görüşünden tamamen farklı olmamakla birlikte, oradaki “tek, bir” oluş fikrinden yalnızca yaratıcıyı ayrı tutar. Bu yönüyle fıtrat düzlemi fikrimiz vahdet düşüncesinin daha sade bir halidir denilebilir. İslam düşünce tarihinde bu fikre yönelik tepkilerin kaynağının, onu savunanların Allah’ı bütün kainatla aynı “bir”lik içine koymaları olduğunu bildiğimizden burada ileri sürdüğümüz “aynı düzlemde olmak” fikrinin büyük itirazlar ve tepkilerle karşılaşmayacağını düşünüyoruz.

Bütün somut varlık aleminin yaratıldığı düzlemin yeryüzü ve tabiat olduğuna ve bu düzlemin üç boyutlu bir uzay olan Dünya’ya ait olduğuna şu ayette açıkça işaret edildiğini düşünüyoruz: “Allah yeri sizin için bir döşek, göğü de bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla size besin olması için yerden çeşitli ürünler çıkardı.” (Bakara-22)

Üç boyutlu bir uzay içinde sonsuz sayıda düzlem var olabilir. Bir oda içine oda büyüklüğündeki bir tepsiyi kaç farklı şekilde yerleştirebileceğinizi düşünün: Tepsiyi yatay konumda yerleştirebilirsiniz ve bu pozisyonda yapacağınız her küçük açı değişikliğinde tepsiniz farklı bir düzlem olacaktır. İşte bu yüzden bütün varlığın yaratıldığı tek düzlemden kopup bir başka düzlemin elemanı olmak işten bile değildir. Fıtrî düzlemden sapmayı Kuran bize şu söylemdeki ayetlerinde ifade ediyor: “İnsan Rabb’ine karşı pek nankördür.” (Adiyat-6)

Kediyle köpek aynı düzlemde yaşadığı için dost olabilir ancak kediyle balık veya kediyle kuş aynı düzlemi paylaşmadıkları için asla dost olamaz. Yazımızın başlarında anlattığımız hikayede oduncu adamla yılan sevgi, şefkat ve merhametin tesis ettiği ortak düzlemde buluşurken oduncunun tamahkar oğlu hırsından ve dünya malı çılgınlığından dolayı bu düzlemden çıkmış ve düzlemin de ahengine zarar vermiştir. Fıtrat düzleminin özelliklerinden ve boyutlarından daha sonraki yazılarımızda bahsedeğiz ancak bu özelliklere dair bazı ilginç örnekleri burada sunabiliriz: İnsanoğlu Cennet’te fıtrat düzleminin temel kanunlarından biri olan ölümlülük kuralını ihlal eden ebedilik arzusu yüzünden tutunamadı. Hz. İbrahim’in kurban etmek istediği Hz. İsmail, içinde bulunduğu fanilik ve sadakat düzlemine öyle saygılıydı ki boynunu babasının elindeki bıçağın altına müthiş bir teslimiyetle uzattı. Hz. Hüseyin, fıtrat düzleminin temel yasalarından olan hakikat, hicret, devrim, mücadele, fedakarlık kanunlarını yüreğinde hissederek şehit oldu. Hz. Adem’in iki oğlundan Kabil kendini tabiattan öylesine koparmıştı ki, tabiata ait olduğunu öylesine unutmuştu ki kimin gökten su indirerek buğdayları yarattığını unuttu, kendini mülkün sahibi sandı ve buğdaylarından kötü olanları Rabb’ine sunarak bir kazanç elde edebileceğini zannetti ve düzlemini terk etti; Habil ise bu düzleme ait olduğunun bilincinde olarak düzlemin, hatta uzayın sahibini tanıyıp tasdik ettiğinden koyunlarının en iyilerini Rabb’ine sundu. Yazımızın başında naklettiğimiz hikayede oduncu ve yılan aynı düzlemin bireyleri olduğunun bilincinden doğan bir bağlılıkla fıtri bir ilişki kurmuşlardı ancak oduncunun oğlu bu aidiyet ve birliktelik düzlemini terk edince büyük bir zarara ve anlaşmazlığa yol açtı.

Bu yazımda yüzeysel olarak değinmek istediğim son görüşüm, düzleminden uzaklaşan bir kainat mensubuna düzlemin de sırt döneceğidir. Haddizatında bu gerçek, yazımızın matematiksel kısmında söz ettiğimiz metrik uzay yapısının bir özelliği ile (metriğin üçüncü [simetri] özelliği: bir eleman diğerine ne kadar uzaksa o da ona o kadar uzaktır) temellendirilmektedir.

Peki bazı insanların bazılarından daha üstün meziyetlere sahip oluşunu, “Yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara-29) ayetini, “Ey insan! Her şeyi senin için, seni kendim için yarattım.” kutsi hadisini, insana kurban kesmesinin emredilmesini (Kevser-2), insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak diğer yaratılanlardan daha büyük bir şerefe nail olarak yaratılması ve bazılarının bazılarından üstün yaratılmasını (Enam-165), peygamberlik kavramını, ilahlık kavramını nasıl açıklayacağız? Bu gibi farklılık ve üstünlükler fıtrî düzlemden çıkma olarak değerlendirilemez mi, bu durumları biz felsefi sistemimiz içinde nasıl açıklıyoruz? Aynı düzlemde olmak demek tamamen aynı, tekdüze olmak demek midir? Bu yazımızda kurmaya başladığımız fıtri düzlem, varlık uzayının elemanlarının farklılığına ve özgürlüğüne ne kadar izin vermektedir? Bu izin verme işinde kendi temellerinden dayanak bulmakta mıdır yoksa çelişkilere mi yol açılmaktadır? Bu sorular bir sonraki yazımızın konusu olsun.

Bir Cevap Yazın