Naçizane

FOSFORLU KOL SAATİM

3 Mins read
Naçizane

FOSFORLU KOL SAATİM

3 Mins read

Perdeler bir sürgü misali çekili. Dışarıda sağanak sesleri. İçeride ise masa lambasının yalnız aydınlığı. Odada az önce sönen tütsünün metalik tadı. Temiz görünmeyen hafif kabarık, oldukça uzun siyah saçlarıyla masanın başına hapsolmuş bir adam. Nöbet devrini tütsüden yeni alan, titrek sağ elindeki külü iki santim kadar uzamış sigara odanın tadını katılaştırıyor. Adamın duyduğu tek ses sigarasının dumanını çekerken çıkan çıtırtılar, gördüğü tek şey ise masasındaki yegâne nesne, gümüş kaplamalı bir çerçevesi olan, Ezgi’yle kendisinin fotoğrafı. İnciraltı’nda bir kahvede çelikmiş. Arka fondaki ağaçlara takılıyor gözü. Şimdi ne kadar da uzak o yeşilliğe. Ezgi’nin saman altını saçları umarsızca uçuşuyor güneye doğru ama şu an şiddetli bir rüzgâr dalgası oluşsa da adam yönlenemez hiçbir kutba. Yelkenleri kaybolmuş çünkü. Resimdeki kırmızı kazağına takılıyor gözü. Kırmızı onun için her zaman aşk demekti ama artık o kazağı bir daha üzerine giyemeyecek kadar korkak, giyse bile hemencecik vazgeçecek kadar isteksiz. Resimde yan yana oturup sıkıca sarılmışlar birbirlerine. Gülümsemeleri, “Bizi kimse yıldıramaz.” diye fısıldıyor, sessizce ama kararlı. Ancak adamın ağzı ancak ağlarken kulaklarına varıyor artık. O kadar hissiz ki bu aralar, Ezgi’nin kokusunu hatırlamıyor, kendisine hissettirdiklerini anımsamıyor. Bazen gerçekten de onu yaşadı mı, diye bundan şüphe ediyor. Artık uyumak istiyor ama nafile. Dört tane Atarax tablet atıyor ağzına. Kendinden geçmek istiyor çünkü biliyor ki ayık kaldıkça acı çekecek. Evet, hissiz değil aslında. Sadece bir mengenenin arasında sıkışmış bir kumaş parçası. Dağarcığında sadece acı olan bir tutam tertemiz kumaş. Üzerinde bir şey yazmıyor. Yazacak bir kalem de yok ortada. Olsa bile tükenir mürekkebi. Hiçbir zaman şansı olmadı ki. Her zaman tükendi kalemleri. Oysa ne kadar afiliydi o dolmakalem taklitleri incecik, parıldayan yüzeyleriyle. “Tükenmez”di kalemlerin adları ya, ne büyük yalanlar dönüyor piyasada. İçinde alıcı ve satıcının olduğu zalim bir kutu. Belki de buydu bütün düzenin tasviri. “Neyse”, dedi adam. “Neyse… Her ne ise…” İlaçlar tesir etmeye başladığı andan itibaren bunu tekrarlıyordu. “Her neyse işte!” Masanın başından kalktı. Lambayı söndürdü. Saati merak etti nedense. Fakat öğrenemedi. Kol saatinin rakamları seçilmiyordu. Ne olacak, fosforluydu işte. O an, tam bir haftadır evden çıkmayıp bu, pencereleri sürgülenmiş hapishanede sadece masa lambasının ışığında yaşadığını anımsadı. Kafasını hafifçe sağa sola sallayıp yoluna devam etti. Yatak odasına girdi. Tek bir hamleyle kendini yatağa attı. Kafasındaki buğulu dünya kaybolmaya başladı. Sonunda net bir karanlığa daldı gitti. Birkaç saat geçti. Belli ki, yine anılarıyla boğuşuyordu rem uykusunda. Rüyasındaki karışık çağırışımlar arasında Ezgi’nin gözlerini gördü aniden. Sanki gerçek gibi karşısındaydı! Yalnızca iki yeşil göz. Gerisi karanlıktı. Titrek ellerini yavaş, kararsız bir tavırla onun gözlerine doğru uzattı. Tam onlara dokunacakken bir ses duydu. Ancak üç saniye sonra bunun kapı zili olduğunu anladı. Kimdi bu? Ve bu gerçek miydi yoksa rüya mı? Bunu kimse bilemez ya. Fakat eğer biri o kapıdan içeri girerse içinde sadece bir masa, bir komodin, bir yatak ve bir fotoğraf çerçevesi olan evde, burada yaşayan kişiye dair sadece bir belge bulabilirlerdi. O da komodinin üzerinde duran ve üzerinde adamın alerjik olduğu ilaçları listeleyen bir rapordan başkası değildi.   

Celal Güler 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: