58. SayıNaçizane

FUTBOL VE TARAF-TAR

3 Mins read

Kısa Kısa Futbol

Bir ara merak ettim bu futbolun tarihini,açtım ansiklopediyi ve baktım. Aklımda kalanları söylüyorum. Futbol dünyanın en eski sporlarındandır. M.Ö. 4000 yıllarında Çin’de ortaya çıkmıştır. Belirli bir kuralı olmadığından ilk başlarda maçların skorları şimdiki basketbol skorları gibi yüksek bitiyordu. Sadece iki direk arasından geçen bütün toplar gol tabelasına yansıyordu. Bu durumda kaleciler bile gol atabiliyorlardı. O zamanki liglerde kaleciler gol krallığında forvetlerle yarışıyor olabilirlerdi. – Bu kısım espriydi tabi gülmek ise size kalmış.

Futbolu futbol yapan bu kadar sevilen ve yaygınlaştıran ana neden futbol oynamak için gereksinim duyulan araçların kolay bulunur olması, kurallarının basit olması ve oynanmak istendiğinde oyun alanının kolay bulunabilmesidir. Rakiplerin eşitliği basketbol, voleybol ve diğer spor oyunlarındaki gibi önemli değildir. Hatta biz eşitliği sağlamadan bile maçlar yapardık. Örneğin voleybol oynamak istediniz oyuncu az olursa çok sayı yersiniz fazla olursa top yere düşmez. Basketbol da ise fazla olunca alanda birbirinize çarparsınız az olunca yorulursunuz. Futbolda ise sayı azaldıkça saha küçülebildiğinden dolayı oyuncuların eşitliği dert değildir.  Haa, şunu söyleyeyim: Basketbolda bizim Asil Milletimizin evlatları kendince çare bulmuşlardır. Sayı az olunca tek potada maçlar yapabiliyorlar. Çok iyi ya, değil mi?

*(Dipli bir not) : Toplumumuzda yanlış bilinen  ve nedense çoğu kez devam ettirilen bir durum vardır. Önyargı. Bu çok tehlikeli bir illettir. Bulaşmayın, Eğer hastalık mevcutsa tedavi olun.  -Baba şu matematik’i bir türlü anlayamıyorum. – Takma kafana oğlum salaklık sende değil ki bende; çünkü ben de Matematik yapamıyordum.  Ulen demek ki ikinizde dersi dinlemiyormuşsunuz.  – Abi biliyon mu? Bizim deli Arif’in oğlu Sadık tıbbı kazanmış. – Deme yav! Bak sen hele şu delinin akıllı oğluna. Kim inanırdı be! Helal olsun demek delinin oğlu akıllı çıkabiliyormuş. Evet işte kardeşim kurtar şu önyargılardan kendini de artık geniş bir perspektiften bak şu hayata.

Not: Önyargının tedavisini duymadım ama bir yöntem var: Önyargılı olmamak.

İşte arkadaşım sevgili okurum sana futbolu yaygınlaştıran birkaç sebepten bahsettim. Futbol kuralsızlıklar oyunu olmamalıydı. Sonuçta M.S. 8. Yüzyılda İngiltere’de futbola daha düzgün evrensel kurallar getirildi. İki direğin üstüne bir direk eklenerek skorların büyüklüğünden ve kalecilerin gol krallığı sevdasından vazgeçilmesi sağlandı. Bu kurallara günümüze kadar bir çok kural eklenerek günümüz futboluna ulaşılmıştır.

Taraf-tar

 

En yaygın spor futbol olunca en büyük taraftar toplulukları da futbolda olacaktır. UltrAslan, Genç FenerBahçeliler, dünya çapında bir grup ÇARŞI, Leoparlar, TurBeyler, Mavi Şimşekler, Timsahlar vs. taraftar toplulukları oluşmuştur. Bu saydıklarım Türkiye’den birkaçı. Bu grupların çokluğu futbolun ne kadar sevildiğini ortaya koyuyor. Fakat gel gör ki bu anlattıklarımın dışında bir vahim olay var: “Küfür”.  Adam maça küfretmek için mi geliyor ne? Maça gelmişsin iyi hoş da neden küfrediyorsun? Küfrederken hakeme küfrediyor, normaldir diyebiliriz, belki hakem hatalı karar vermiştir ve adamın zoruna gitmiştir. Fakat bu bile normal değil. İnsan kendi takımının oyuncusuna da küfreder mi? Nasıl olur ki bu? Diyebilirsin, ama oluyor işte. Herife soruyorsun neden kendi oyuncuna küfrediyor ve oyuncunun moralini bozuyorsun?

Kendini taraftar zanneden şahıs:

-Parasını alıyor, neden oynamıyor?

Tekrar soruyorum:

-Peki parasını sen mi veriyorsun bu oyuncunun?

Yanıt yok. Herif susup maçını izlemeye devam ediyor.

Bu ve bunun gibi şahıslar stada girerken ödediği para yüzünden midir acaba küfür etme ihtiyacını kendinde görüyorlar? Yoksa küfür ağızlarına sakız mı olmuş? Bana göre ödediğim biletin hakkını çıkarırım diye küfrediyor. Ama yanlış bir davranış. Bazılarına göre de stres atmak için küfür ediyor. Sana bir şey söyleyeyim mi? Stres atmak istiyorsa takımını desteklesin, bağırsın, çağırsın ama küfretmesin. Kaldı ki stadyum stres atma yeri değildir. Stres mi atmak istiyorsun? En iyisi git arkadaşlarınla halı saha maçı yap, sinemaya git. Bence bu ve bunun gibi yerler stres atmak için birebirdir. Sen okumaya devam ederken bile aklına bir çok stres atabileceğin mekanlar gelecektir.  İşte o aklına gelen yerler kafa dağıtmak için ideal yerlerdir.

Altın Öğütler:

Karar Verirken: Sana faydalı olacağını hissettiğini seç, sana zor görünenler sana iğrenç gelenler faydalı olabilir, iyi analiz etmek gerek. Zira ilaçlar insanı iyileştirir ama ilaçlar acıdır. Zorluklarla mücadele ederken pes etmeyi düşünme ve mücadeleci ol. Zorlanmadan başarı elde edilmez. Zaten mühim olan zoru başarmaktır. Sana zor gelen doğru olandır. Kararsız kalırsan sana en faydalı olanı seç.

Sağlıcakla Kalın.

About author
28 Ekim 1987 Şanlıurfa doğumluyum. Beş kardeşin birincisiyim. Babam memur annem ev hanımıdır. Kahramanmaraş'ta ikamet ediyorum. Kamu Kurumunda çalışıyorum. Yazı yazmayı ve Fotoğraf çekmeyi severim. Kitap okumayı, Araba sürmeyi, Yüzmeyi, Sinema İzlemeyi severim. Ayrıca Futbolu da çok severim. Hedefleri olan birisiyim. İlerisi için düşündüğüm bir çok şey var. Hedeflerime ulaşma çabasında olan biriyim. Sanırım yeterli olmuştur bu kadar biyografik bilgi :)
Articles
Related posts
70. SayıNaçizane

BEYNE NASIL FORMAT ATILIR?

3 Mins read

            Beyne format atılır mı? Bu nasıl olur? Aynı senin sorduğun gibi bu soruyu kendime sormuştum. Beyne format atılabilir mi ki? Ney yani kafamızı bir yerlere çarptırıp zeka kaybına uğramamız, daha sonra da boş zekayı tekrardan doldurmamız mı gerekiyor? Nasıl olacak bu iş?

            Sevgili okurum, öncelikle beyin  hiçbir şeyi unutmadığı için beyne format atılması mümkün değil. Zaten format dediğimiz olay da tamamen silmek ya da format sonrası boş bir belleği sıfırdan doldurmak da değil. Bir bilgisayara bile format attıktan sonra bazı bilgiler geri getirilebiliniyor. Bu da bilgisayar belleğinde bile bilgilerin unutulmadığını ve tamamen silinmediğini, silinse bile kısmen silindiğini bize gösteriyor. O zaman sürekli format atmanın da bir anlamı yok.

            Aslında format atmamızdaki temel amacımız her şeyi sıfırlamak, resetlemek, yeniden başlamaktır. Ama hiçbir format atma işlemi sıfırlama yapmadığı gibi sıfırdan da başlatmaz. Format sonrası belli bir kalıp belleğe yüklenir ve bu yüklenen kalıpla yeniden başlanmış olunur. İnsan ve hayvan beyinlerine gelince, insan beyni hayata sıfırdan başlar, hayvan beyni belli şeylerin Allah tarafından yüklü olduğu bir kalıp bilgi ile başlar ve bu yüzden hayvanlar dünyaya gelir gelmez yürümeyi bilir, yüzmeyi bilir. İnsan beyni yaşayarak öğrenir, hayatı tecrübe edinir, hayvan beyni çok az tecrübe edinir ve ilk başta yüklü olan kalıp bilgisine de pek bir şey eklemez. Yani bu farklardan yola çıkılarak insan beynine format atılamayacağını söyleyebiliriz.

            Bu beyne format atma konusunu da nerden çıkardın diyebilirsin. Aslında koynu ben değil bndan yaklaşık dört sene kadar önce “Beyin Gücü” adlı dergi çıkartmıştı. O zamanlar dergiyi takip ediyordum. Derginin son çıkan sayısını aldığımdan her insanın dikkatini çekebileceği gibi benim de dikkatimi çeken bir başlık gördüm. “Beyne Format Atılır mı?” bu başlık aynı zamanda derginin orta yerinde “Ayın Konusu” diye yayımlanmıştı. Merakla ön sayfaları es geçip, orta sayfayı açıp oradan dergiyi okumaya başladım. Okumaya başladım ama benim yazımdaki başlık gibi başlığı attıktan sonra konudan uzak şeylerden bahsedilmeye başlanılmamış bir yazı gördüm. Hevesim kırılmasın diye kendimi avutmaya başladım, herhalde bir sonraki paragrafta konuya girer diye söylenip durdum. Bir paragrafı okudum, bir tane daha ve bir tane daha, sonunda “Ayın Konusu”nun son bulduğunu gördüm ve kendime yazının başında olduğu gibi soru sordum: “Beyne format nasıl atılır ki?” Sevgili yazar nasıl bir başlık atmış dedim kendi kendime. Bu düpedüz insanları kandırmaktan başka bir şey değil dedim. Sonra bu yazara bir e-posta attım. Dedim ki: Sevgili yazar, ben derginizi takip eden bir okurum. Bu sayınızda gözüme ilginç bir konu ilişti “Beyne format atılır mı?” diye. Hemen okudum ama ne göreyim, başlığınızla konu arasında çoook büyük uçurum var, hatta hiçbir bağlantı yok. Şimdi size soruyorum “Beyne format atılır mı?” Eğer atılıyorsa bunu bana cevap olarak yazınız, yoksa derginize itibar etmeyip bir daha almayacağım. Dört yıldır cevap bekliyorum. Belki cevap gelir umuduyla J

            Sevgili okurum, bu sorunun cevabını dört yıl aradan sonra ben vermek istiyorum. Beyin hiçbir şeyi unutmadığı için beyne format atılmaz. Bu dediğim özellikle insan beyni için geçerlidir. Ancak Yüce Allah biz insanları yaratırken güzel bir özellik vermiş. Bunun adı “unutmak”. İnsan gördüklerinin, duyduklarının ve okuduklarının belirli bir oranını unutur. Unutmaması için tekrar etmesi gerekir. İşte insan oğlu yaşadıkları arasından hangisinin tekrarını yapmıyorsa her geçen gün yaşadığı ansını unutmaya başlar. Bir kişi bir yakınını kaybettiğinde hiçbir zaman ilk yaşadığı acıyı başka bir zaman yaşamayacaktır. Bunun tekrarı da mümkün olmadığından bu acıyı gitgide unutacaktır. Çünkü beyin tekrarsız bilgiyi unutur.

            Eğer sen de beynine format atmak, her şeye sil baştan başlamak istiyorsan, yaşadığın kötü anılarını, iyi anılarını hatırına getirmeyip tekrar etmeyerek unutabilir, beynine format atabilirsin.

            Bir sonraki sayımızda ve yazımda buluşmak ümidimle. Hoşça kalın.

69. SayıNaçizane

EMPATİNİN AİLE BİREYLERİ ARASINDAKİ ÖNEMİ

2 Mins read

Antipatinin zıt anlamlısı olan empatinin tanımını yapacak olursak, empati; bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kısaca kendini karşıdaki kişinin yerine koyarak o kişinin duygu ve düşüncesini anlamak, hissetmek diyebiliriz. İslam dininin de bu noktada Müslümanları empati yapmaya yönelttiğini biliyoruz. Empatinin tanımıyla bağlantı kurulabilecek atasözlerimiz de mevcuttur. Bilemiyorum çoğu kez kullanıp da empati ile ilişkilendirmiş miyizdir? Mesela “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.”, “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır.” gibi atasözlerimiz hep empatiyle alakalıdır. Siz şimdi kendinize iğneyi batırıp iğnenin verdiği acıyı anladıktan sonra başkasına da herhalde çuvaldızı batıracak değilsiniz. Affedersiniz ama “Eşekten düşenin halini eşekten düşen anlar” sözünü de söylemeden geçmek istemiyorum. Eşekten düşmenin vermiş olduğu acıyı ancak bu konuda acıyı tecrübe edinmiş bir kişi bilebilir.

Empati kavramı aile içerisinde bireyler arasında kullanılırsa güçlü olan ailevi bağların daha da güçleneceği düşüncesindeyim. Şöyleki hiç bir aile büyüğü ya da aile ferdi bir diğer aile bireyinin zarar görmesini istemeyecektir. Bir baba ya da anne evladının hata yapmasını istemez. Bu bağlamda bir konu ile ilgili tecrübe sahibi olan aile bireyi küçük olsun büyük olsun fark etmez, aynı tecrübeyi yaşama noktasında diğer aile bireyine yardımcı olacaktır. Bu yardımın olumlu sonuçlandığını gören kişi de kendisine yardımı dokunan aile bireylerine daha fazla muhabbet duyacaktır. Konuyu şöyle örneklendirebilirim:  Bir öğrenci bir hocanın tecrübesinden yararlanrak bir işi başarır da hocaya saygısı sevgisi daha da artmaz mı, artar kanısındayım. Empatinin aile bireyleri arasında da uygulanması bu noktada ailevi bağların kuvvetlenmesine katkı yapacaktır. Aile bireyleri empatik tutum ve davranışları içerisinde karşıdakini dinlediğinde ve anladığında, dinleyen ve anlayan kişi için ortak ve anlamlı yaşantı sahası doğacaktır. Empati terapinin dışında her türlü ilişki biçiminde insanlara gerekli bir tutumdur.

Son olarak bir halk masalıyla empatiden bahsetmek istiyorum. Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da “korkumdan kırk kantar yağım eridi” dermiş. Bir gün birisi demiş ki “sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?”. Bunun üzerine göğsü kınalı serçe şu cevabı vermiş: “Herkesin kendine göre dirhemi ve kantarı var, siz ne anlarsınız.” İşte halk masalından da anladığımıza göre herkesin kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Bizim de karşıdakinin bakış açısını yakalamamız onun duygularını anlamamız demektir. Bu empatinin gereğidir.

Sempatik ve empatik olmanız dileklerimle.  Sağlıcakla kalın.

68. SayıGündem Takibi

EUROVİSİON ÇILGINLIĞI

3 Mins read

Her yıl düzenlenen ve yarışmaya katılan ülkelerin bir sanatçı seçip yolladığı bir şarkı yarışmasıdır Eurovision. Her ülke kendi diliyle şarkı yapıp katılabiliyor bu yarışmaya. Fakat anlam veremediğim bir konu var. O da çoğu ülkelerin ya kendi dilini bırakarak dünya genelinde ağırlıkla kullanılan diller olan İngilizce, İspanyolca gibi dilleri kullanarak ya da hem kendi dilleri hem İngilizce karışımı bir şarkı yaparak yarışmaya katılmalarıdır.

Bu yarışma her ülkenin kendi diliyle yaptığı şarkıyı iyi bir sahne performansı da sergileyerek oy verecekleri etkileme şeklinde devam eden bir yarışma mı? Ben mi yanılıyorum acaba? Eurovisioan şarkı yarışması yerine İngilizce Sözlü Şarkı Yarışması denilse yeridir. Çünkü yarışmaya katılan sanatçıların büyük çoğunlu sözleri İngilizce olan bir şarkı ile yarışmaya katılıp yarışıyorlar. Evet evet bu yarışmanın adı değiştirilmeli(!).  Sözlerinin tek dile indirgenmesini geçtim, ülkelerin oylamalarında da bir şaibe olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yarışmanın son 3-4 yılını izleyen bir kişi bunu fark edecektir. İskandinav ülkeleri buna Rusya, Belarus ve Ukrayna’yı da dahil etsem Kuzey ve Doğu Avrupa ülkeleri performansı ne olursa olsun bir şekilde en yüksek puanları kendi aralarında paylaşmış durumdalar. Aynı şekilde Balkan ülkeleri de bu duruma dahil ve onlarda kendi aralarında puan dağılımında sabitler. Bize gelecek olursam ne biz ne de Yunanistan ve G.Kıbrıs Rum Yönetimi birbirimize komşu değilmişiz gibi bir durum mevcut ortada. Performans iyi olsa da Türkiye, Yunanistan ve G.K.Rum Yönetimi puan konusunda pintiler. Programın sonundaki oylamaların açıklanması kısmına gelince sunucu  bize kimin 12 tam puanını vereceği konusunda tahminlerde pek hayrete düşmese gerek. Haliyle ya Türklerin  çoğunlukta bulundukları ülkeler ya da ülkemize sempati duyanların tam puan yahut tam puana yakın puanlarını bizim ülkemize oylamaktalar. Bu ülkelerin Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika, Bosna Hersek olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Azerbaycan da kardeş ülke diye biz onlara tam puan veriyoruz onlar da bize tam puanı vermekteler. Bir nevi kendi kendimize 12 puanı kullanmış oluyoruz. Bu oylamalarda duygusal, siyasal davrananlar var. Nerede kaldı şarkı yarışmasının anlam ve önemi?

Ülkemizi temsil için gönderdiğimiz sanatçıların yaptıkları şarkılara diyeceklerime gelirsek. Daima ulusalcı ayağına yatanları biliriz. Nedense bu yarışmaya sözleri Türkçe olan bir şarkı ile katılmaktan ya utanırız(!) ya da korkarız(!). Korkarız demekten kastım kaybetme korkusudur. Bizde Eurovision hayranlığı kuşkusuz Sertap Erener’in birinci olmasıyla doruğa ulaştı. Bu birincilik bizleri gururlandırdı ve mutlu etti. Devlet büyüklerimizde bu gurur ve mutluluğa ortak oldular ama şarkının Türkçe olmaması ile ilgili hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. O günden bu güne Gülseren, Sibel Tüzün ve Mor ve Ötesi Türkçe şarkı ile yarışmaya katıldı ama yarışmaya İngilizce şarkı ile katılma geleneği bozulmadı ve 2011’deki yarışmaya da Yüksek Sadakat isimli gurup, 2012’de de Can Bonomo yine İngilizce şarkıyla katıldı.  Galiba yarışmacılar başarının bu şekilde geleceğini düşünüyor olmalılar, ancak ben bu şekilde düşünmüyorum.

Biz bir de Balkan ülkeleri arasında Türkçe sözlü şarkı yarışması düzenliyoruz. Ayrıca Türkçe Olimpiyatları düzenleyerek güzel Türkçemizin gücünü ve estetikliğini dünyaya anlatmaya çalışıyoruz. Bu da yetmez dilimiz en çok konuşulan 5 dil arasında. Tüm bunlar gurur verici ve yarışmaya Türkçe şarkıyla katılmaya sebeptir. Bundan sonraki yarışmaya Türkçe sözlü şarkı ile katılmayı umarak yazımı sonlandırıyorum.

Sağlıcakla kalın.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: