Gündem Takibi

BİR BAŞLIĞA SIĞMAYAN OLAYLAR

8 Mins read
Gündem Takibi

BİR BAŞLIĞA SIĞMAYAN OLAYLAR

8 Mins read

 

Kimi dostlar vardır araya mesafe girse de arayıp sormasanız da uzaktayken, yanına vardığınızda hiçbir şey olmamış, ayrılık hiç yaşanmamış gibi hissedersiniz hani; Türk E-Dergi de benim için böyle bir dosttur. Araya giren uzun ayrılıktan sonra görevlendirmeyle karışık bir rica ile bu sayı için Gündem Takibi köşesini doldurarak vuslata ermiş olacağım. E tabi köşeyi ne kadar doldurabildiğimizi okuyucu takdir edecek. Bendeniz kalem tutmayı unutmuş parmakların pasından kaynaklı gıcırtıların kulak ardı edilmesini ümit ederek geçen ay gündemi meşgul eden temel meseleleri aktarmaya geçeyim.

14 Haziran sabahı yaklaşık 1 milyon 350 bin genç klişe bir tabirle üniversitenin kapısından adım atabilmek için için Öğrenci Seçme Sınavı’na girdi. Öğrenciler, öğrencilerin aileleri, eş-dost, öğretmenler, özetle neredeyse herkes söz konusu sınava öğrencilerin geleceğini şekillendirecek en önemli adım olarak bakıyor. Sınavdaki başarı da başarısızlık da ömür boyu sürecekmişçesine lanse ediliyor öğrencilere. Ben bu yazıyı okuyacak üniversite adayı arkadaşlarıma sınav sonucunu da sonrasındaki tercih ve yerleştirme sürecini de gözlerinde çok büyütmemelerini tavsiye ederim. ÖSS’nin önemini inkar edecek değilim elbette ama sınav sonucunda kazandıkları yahut kazanamadıkları bölümler her şeyi belirlemeyecek. Mezun olduğu bölümle alakasız işler yapan, farklı bir alanda uzmanlaşma kararı alıp lisans eğitiminin dışında bir konuda lisansüstü eğitim gören, lisans eğitimini yarıda bırakıp tekrar sınava girerek daha çok ilgisini çeken bir bölüme giden azımsanmayacak kadar çok insan var. Herkesin imkanları bu saydıklarıma el vermeyebilir ama unutulmasın ki başarı çoğu zaman hayal etmek ve hayalini gerçekleştirecek cesareti göstererek harekete geçmekle elde ediliyor.

Haziran ayı Airbus tipi iki yolcu uçağının kazasına sahne oldu. 1 Haziran’da Brezilya-Fransa uçuşu yapan Air France firmasına ait uçak hiçbir iz bırakmadan kayboldu. Uçağa ne olduğu ve yolcuların akıbeti günlerce dünya basınını meşgul etti. Günler süren aramalar sonunda düşen uçağın parçalarının bir kısmı ve yolculardan bazılarının cesetlerine ulaşıldı. Uçaktaki 228 yolcu ve mürettebattan kurtulan olmadı. Kazada, Brezilya’ya 4. Rio Arp Festivali kapsamında konser vermek için giden Fatma Ceren Necipoğlu da hayatını kaybetti. Diğer kaza ise 30 Haziran’da Yemen’den Komor Adaları’na giden Yemenia Airways’e ait uçağın düşmesiyle yaşandı. Uçaktaki 153 kişiden sadece bir kız çocuğu kurtuldu. Aynı ay içerisinde meydana gelen bu iki kaza kafalarda Airbus tipi uçaklarla ilgili soru işaretlerinin oluşmasına neden olurken yerel ve global basının ikinci kazaya ilki kadar yer vermemesi de haber değeri taşımak için insan olmanın yetip yetmediğine dair tartışmalara neden oldu. Şahsım adına her iki kazada hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.

Haziran ayında televizyonlardan gazetelere kadar tüm basın organlarına bomba gibi düşen bir başka ölüm haberi ise dünyaca ünlü şarkıcı Michael Jackson’la ilgiliydi. Los Angeles’taki evinde geçirdiği kalp krizinin ardından hastahaneye kaldırılan Jackson kurtarılamadı ve 25 Haziran günü hayata gözlerini yumdu. Sağlığında müziği kadar serveti, estetik ameliyatları, çocuk tacizi davalarıyla da göz önünde olan Jackson ölümünün ardından da ölümü üzerine çeşitli spekülasyonlar, mal varlığı, borçları, Müslüman olup olmadığı gibi tartışmalarla gündemi meşgul etti ve bir müddet daha edeceğe benziyor.

Gelelim mecliste hararetli tartışmaların yaşanmasına neden olan yasama faaliyetlerine. Daha önce iktidar partisinin içinden ve muhalefet partilerinden yükselen itiraz sesleri üzerine tekrar görüşülmek üzere komisyona geri gönderilen ve kısaca Mayın Yasası olarak bilinen Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesiyle ilgili kanun birkaç değişiklikle kabul edildi ve cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylandı. Yapılan değişikliklerin ardından çıkan yasaya göre mayınların temizlenmesinden ilk aşamada Milli Savunma Bakanlığı sorumlu olacak. Bakanlık ihaleye gerek olmadan işi davet usulüyle yaptırabilecek. Eğer bu gerçekleşmezse sorumluluk Maliye Bakanlığı’na geçecek. Maliye Bakanlığı önce işin yapılmasını hizmet satın alma yoluyla gerçekleştirmeye çalışacak. Eğer bu olmazsa iş mayınlardan temizlenecek arazinin tarımsal faaliyetlerde kullanılması karşılığında ihale edilecek ve en düşük süre teklifini veren ihaleyi alacak. Mayınların temizlenme süresi 5 yılı geçemeyeceği gibi araziyi kullanım süresi de 44 yıldan fazla olmayacak.

Yasamayla ilgili ikinci gelişme ise askeri ve sivil mahkemelerin yetkileriyle ilgili değişiklikler öngören ve basında Asker Yasası olarak yer bulan kanunun kabulü oldu. 26 Haziran’ı 27 Haziran’a bağlayan gece, gece yarısından sonra çıkarılan kanun bir hayli tartışmaya neden oldu. Değişiklikten önce sivil kişilerin askeri şahıslarla iştirak halinde işledikleri suçlar Askeri Ceza Kanunu’na dahilse dava askeri mahkemeler tarafından dahil değilse sivil mahkemeler tarafından yargılanıyordu. Yapılan düzenleme savaş halleri haricinde sivil şahısların askeri mahkemelerce yargılanmasının yolunu kapatıyor. Aynı konuyla ilgili daha çok dikkat çeken ikinci düzenleme barış zamanlarında ağır ceza mahkemelerinin yetki alanına giren suçlar işlemeleri halinde askeri kişilerin bu mahkemelerce yargılanmasını sağlıyor. Bu düzenlemenin son günlerde adını sıkça duyduğumuz Dursun Çiçek’in yargılanması için yapıldığı iddiaları ortaya atılıyor.

Her iki yasanın da, Mayın Yasası ve Asker Yasası, geç saatlerde ve apar topar tabir edilebilecek biçimde meclisten geçirilmesi tartışmalara yol açarken bunda şaşılacak bir şey olmadığını düşünenler de oldu benim gibi. Ne de olsa bu ülke bu türden jet kararlara alışkındı. Tıpkı son dönemlerde CHP’nin meclisten geçen neredeyse her yasayı bu ikisi gibi anayasa mahkemesine taşımasına alışkın olduğu biçimde.

Nihayet pasta altlığı mı yoksa pastanın üstündeki vişne tanesi mi olduğuna karar veremediğim meseleye geldik. 12 Haziran’da Taraf gazetesinde Mehmet Baransu imzası ve “AKP ve Gülen’i bitirme planı” başlığıyla yayınlanan bir haber tozu dumana kattı. Gazetenin iddiasına göre Psikolojik Harp Dairesi’nde Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi ve Fethullah Gülen cemaatinin arkasındaki kamuoyu desteğini yok etmek amacıyla Nisan ayında bir plan hazırlanmıştı. Planda Ergenekon davasının TSK’yı yıpratmak amacıyla kullanıldığı iddia ediliyor ve TSK’nın Ergenekon vasıtasıyla terör örgütleriyle bağlantı kurduğu söylentilerinden rahatsızlık duyulduğu belirtiliyor. Planın mevcut durumu tanımlayan bölümünden sonra vaziyetten ders çıkarılması gerektiği ifade edilerek bir icra planı ortaya konuluyor. Gülen cemaatini PKK ile ilişkili göstermek, ılımlı İslam tehdidine dikkat çekip Gülen cemaatini ABD’nin hizmetinde göstermek, ışık evleri olarak adlandırılan cemaat evlerine yapılacak baskınlarda silah bulunmasını sağlamak, yine bu evlere yapılacak baskınlarda Alevi düşmanlığına dair belgeler bulunmasını sağlayıp Aleviler’i kışkırtmak ve Ermenistan’la Yunanistan hakkında tepki uyandıracak haberleri gündemde tutarak milliyetçi partilere desteğin artmasını sağlamak planın hedefleri arasında yer alıyor.

Haberin yayınlanmasının ardından Taraf gazetesine Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından yayın yasağı konuldu. Yalnız bu defa alışkın olmadığımız bir biçimde askeri savcılık belgenin nasıl ve kimler tarafından sızdırıldığını değil nasıl ve nerede hazırlandığını araştırmak için soruşturma başlattı. Bugüne de yirmi yıl öncesine baktığımız gibi sukünetle bakabilsek bunda garipsenecek bir yan olmadığını görebilirdik ama olayların harareti öylesine basmıştı ki düşüncelerimizi hepimiz ağzımız açık izledik gelişmeleri. Yoksa TSK’nın bu türden teşebbüslere bakışı değişiyor muydu? Aman Allahım, yoksa daha demokratik bir ülke yolunda ilerliyor muyduk? Havamızı alırdık! Askeri savcılık elbette belgenin kim tarafından ve nasıl sızdırıldığını soruşturmayacaktı zira belge sızdırılmamış, Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan Serdar Öztürk’ün ofisinde yapılan aramada ele geçirilmişti. Nitekim aradan iki hafta geçmeden askeri savcılık belgenin Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda hazırlanmadığı ve belgeyle ilgili elektronik ortamda veya yazılı herhangi bir bilgi, belge ve emre rastlanmadığını belirterek belgenin fotokopi olması ve aslının ele geçirilememesiyle belgedeki imzanın Dursun Çiçek’e ait olduğuna dair yeterli delil olmadığı gerekçeleriyle takipsizlik kararı verdi. Kararın ertesi günü Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un son derece sert bir uslupla yaptığı açıklamada takipsizlik kararını belgenin sahte olduğuna yorması ve sivil mahkemeleri belgenin sahte olduğunu ıspatlamalarını emir verircesine göreve çağırması ise olayın tuzu biberi oldu.

İş artık çığrından çıkmaya başlamıştı. Önce bu karara misilleme yaparcasına askerlerin ağır ceza mahkemelerince yargılanmasının yolunu açan yasa bir gece vakti meclisten geçirildi ardından da MGK toplantısının yapıldığı 1 Temmuz günü Albay Dursun Çiçek hakkında İstanbul Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklama kararı çıkarıldı. Ne var ki Çiçek’in tutukluluk hali uzun sürmedi ve avukatının itirazı üzerine ertesi gün serbest bırakıldı.

Bu olaylar, Ergenekon operasyonu kapsamında yapılan tutuklamalara taraf olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölünmeye başlayan kamuoyundaki kutuplaşmayı daha da arttırmışa benziyor. Ben iki kutbun hiçbirine yakın durmamaya gayret ederek “AKP ve Gülen’i bitirme planı” haberi üzerine cereyan edenlere dair acizane görüşümü paylaşmak isterim. Belgenin gerçek olup olmadığı; kim tarafından, nerede ve nasıl hazırlandığı; belgeyle ilgili bir üst emir olup olmadığı teknik konulardır ve bu konularla ilgili söyleyebileceklerim doğru olmasını temenni ettiklerimden başka bir şey olamaz. Lakin askeri savcılığın iki haftadan az bir süreyi delil yetersizliğinden takipsizlik kararı vermek için yeterli bulması neresinden bakılırsa bakılsın biraz garip duruyor. Hele Başbuğ’un bu karar üzerine belgenin sahte olduğuna kesin kanaat getirmesi ve sivil mahkemelerden belgenin ne amaçla hazırlandığını ortaya çıkarmalarını istemesi son zamanlarda ayyuka çıkan hukuka müdahale suçlamalarına yeni bir zemin hazırlıyor. Dursun Çiçek hakkındaki tutuklama kararı ve hemen ertesi günü serbest bırakılması ise tarafların birbirlerine diş bilediklerinin ve güç gösterisi yaptıklarının işareti gibi geliyor bana. Hal böyle olunca her geçen gün bir öncekinden daha gergin oluyor.

Bir sonraki sayıda Temmuz ayının gündemiyle görüşmek dileğiyle…

Not: Bu köşenin adı Gündem Takibi ve amacı geçen ayın gündemini özetlemek olduğundan kaleme alan kişinin yorumlarından olabildiğince bağımsız olması daha doğru olurdu ama bendeniz yazının başında sözünü ettiğim gıcırtılarla birlikte bu yazının muhtemelen fazlasıyla öznel olması dolayısıyla da af diliyorum. Bilinmelidir ki yapılan yorumlar sadece yazara aittir ve dergideki yazarların yahut yayın ekibinin kanaatini yansıtmamaktadır.

 

*Yazarımız bu yazıyı kaleme aldığında Çin’deki elim hadiseler vuku bulmamıştı. Olayların yaşandığı sırada memleketinde internet imkanı bulunmayan bir yerde olduğundan olayla ilgili yorumlarını yazısına ekleyemeyen yazarımız, böylesi üzücü olayları gündem değerlendirmesi yaparken göz ardı etmeyi insafa ve vicdana uygun bulmadığını ifade ederek bu notu düşmemi benden rica etmiştir. (Editör)

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: