GÜNDEM TAKİBİ: ERGENEKON, HASAN CEMAL’İN KUZEY IRAK VE KANDİL GEZİSİ VE MAYINLAR

Türkiye gibi bir ülkenin gündemini takip etmenin zor olduğunu söyler birçok kişi, haklılar bana kalırsa. Kimin elinin kimin cebinde ya da bacak arasında olduğu benim ilgi alanım olmadığı için ya da gündemi bu şekilde takip etmediğim için bu konulardan sıyrılıp Mayıs ayının sıcak gelişmelerini ve Haziran’a beklenen yansımalarını elimden geldiğince yorumlayacağım.

İlk gündem maddesi Ergenekon.

Bugün yoldan geçen bir orta öğretim öğrencisine “Ergenekon deyince aklına ne geliyor?” diye sorsanız “Silivri vadisinde sıkıştırılmış askerler, akademisyenler, yazarlar ve siyasetçiler…” diyecektir. Ergenekon Destanı’nı bilenler anlatmak istediğimi anlayacaklardır. Türkiye’nin hukuk sisteminin yıllardır darbelerle, çatışmalı siyasetin etkileriyle, AB standartları getirme çabalarıyla ve cemaatlerle sulandırılmış olduğunu takdir ederseniz. Ben Türkiye’nin son 20-30 yıllık geçmişini ipotek altına aldığı iddia edilen bir yasadışı oluşumun, bu kadar ciddiye alınması gereken bir konunun, hukuki sürecini hala cıvıklaştırma çabalarını anlamıyorum. Medyanın, siyasetin, sivil toplum örgütlerinin hukuki süreci devam eden bir olayı demokrasi söylemleri altında sürekli tartışmasını ve her olayın bir şekilde bu sürece bağlanmasını, savcıların senaryoları ile diğerlerinin senaryolarının yarıştığı bir ortamı kızgınlıkla izliyorum.

Benim de değer verdiğim bir kısım insanların isimleri bu süreçte geçmekte ama bu süreçle adını öğrendiğim, kendisinin bu ülke, özellikle kızlar için yaptıklarını takdir ettiğim bir kahraman olan Türkan Saylan’a Allah’tan rahmet diliyorum. Kendisinin kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve bu zamana kadar yetiştirdiği kızların Türkan Hoca’nın ülküsünün peşinden gideceğine inanıyorum.

Bir yılı aşkın süreden beri konuşulan Ergenekon adındaki bu dava uzun süre daha süreceğe benziyor. Şu bir gerçek ki ben bu süreç içinde değeri hak eden ama henüz tanımadığım Türkan Hoca gibi kişileri tanımak ve kaybetmek istemiyorum.

İkinci gündem Hasan Cemal’in Kuzey Irak ve Kandil ziyareti.

Hasan Cemal uzun zamandan beri Kürtler üzerine araştırmalar yapmakta, kimsenin cesaret edemediği ve tabu olarak gördüğü Kürtlükle alakalı mevzularda gayet cesaretli, gazeteciliğin gereklerini elinden geldiğince yapan bir insan. Bu yazıyı yazmadan önce bu ziyaretinin öncesi ve sonrasını aktardığı tüm yazıları dikkatlice okudum ve notlar aldım. Kendisinin Kuzey Irak’a ve Kandil’e gidip terör örgütünün şu an başındaki Murat Karayılan’la röportajı yayımlandıktan sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül kendisini yanına çağırmış, sanırım Cumhurbaşkanı Gül, Hasan Cemal’le konuşmasının etkisiyle Kürt sorunuyla ilgili hızlı çözümler üretmeyi planladı, başta hükümet olmak üzere tüm siyasi partileri ve toplumu göreve çağırdı. Murat Karayılan’la yapılan röportajda Hasan Cemal sivri yerleri kırpmadıysa gayet pozitif denilecek açıklamalarla karşılaştık. Mesela en çok dikkatimi çeken söz PKK eskiye göre daha makul bir çizgide. Örneğin evvelce bağımsız Kürt devleti isterdi. Bu geçmişte kaldı. Yani artık ‘bölücü’ değil. Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde eşit ve özgür olarak yaşamalarını istiyoruz. Şunu belirtmek isterim. Bu bir taktik değildir. Bölücülüğü, yani bağımsız devleti dışlayan süreç 1993’te başladı, 1999’da İmralı ile başladı. Paradigma değişti.”

Her ne kadar sonrasında İngiltere İrlanda modeli dese de, tutarsızlıkları bir kenara atarsak bir değişme söz konusu olabilir mi?  Bunu okuyuculara bırakıyorum ama yine Hasan Cemal’in yazılarında değindiği gibi buna Kürtler başta inanmıyor, Türkiye’yi nasıl ikna edecekler göreceğiz.

Ben mümkün olduğunca, elimden geldiğince DTP ile PKK’yı ayrı kefelere koymaya çalışıyorum ancak Emine Ayna sağ olsun kendisi PKK ile kendini özdeşleştirmekten hiç çekinmiyor. Ülkeyi nasıl gereceğini çok iyi biliyor, bu takdir edilmesi gereken bir özellik olmasa gerek ama bu konuda gayet başarılı. Kürtçeye karşı olmayan bendeniz, Emine Ayna’nın bir an önce mücadelesini verdiği Kürtlerin kültürel hakları arasında yer alan Kürtçeyi öğrenmesini ve bundan sonra anne olmayan kendisinin şehit analarını üzecek şeyleri söyleyecek bile olsa Türkçe söylememesini kendisinden rica ediyorum.

Bu konuda da söylenecek çok şey var ve her gündem takibinin ne yazık ki içeriğinde olacak bir konu bu.

Üçüncü gündem maddesi Suriye kara sınırı mayın temizleme ihaleleri.

Mayıs ayında en çok konuşulan konular arasında ilk sıralarda yer alan olay Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak’ın Suriye sınırı boyunca uzanan topraklarındaki mayınların temizlenme yasa teklifiydi. Özellikle Mayıs ayının son haftalarında iyice harlanan bu konu, iktidar partisi ile muhalefeti karşı karşıya getirdi. İktidar partisinin içinde de muhalif seslerinin yoğunluğu azımsanmayacak kadar çoktu. Ana muhalefet partisi lideri Deniz Baykal’ın Güneydoğu Anadolu gezisindeki ana gündem maddesi de yasa teklifinde yer alan “Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi karşılığında temizlenen arazinin 49 sene boyunca temizleyen firmanın yahut firmaların kullanımına verilmesi” cümlesiydi. Bölge halkından kendisine olmasa da fikrine destek bulan Baykal, yasa teklifinin komisyona tekrar görüşülmek üzere geri döndürülmesini  sağladı diyebiliriz.

Peki neden döşenmişti bu mayınlar ve neden temizlenecekti? Aslında bu konu uzun uzadıya irdelenmesi gereken bir konu olsa da elimizdeki kaynaklarla açıklamaya çalışalım.

Suriye sınırına 1955-1958 yıllarında döşenen bu mayınların amacı iç pazarı canlandırmaktı. İç pazarı canlandırmanın anlamı illegal ithalat dediğimiz dışarıdan kaçakçılık yoluyla gelen ürünlerin yolunu keserek, iç pazardaki ürünlerin kullanımını sağlamaktı. O zamanki teknolojiyle sınır güvenliğini sağlamanın en kolay ve makul yolunun mayın döşemek olduğuna karar verilmiş ve mayınlar döşenmişti. Amacına ulaştı mı sorusunun cevabı net olmamakla birlikte “evet” olabilir. Fakat bu kararın yararı olduğu kadar zararı da olmuştur.  Bölge halkı 75 yıl işlevselliğini koruyabilen bu mayınların hışmına uğramış, bu mayınlar verimli tarım arazilerinin kullanımına engel oluşturmuş, bölge tarımının gelişmesinde en önemli temel engel olmuştur.

Mayınların temizlenmesi fikrinin nedenlerin başında 2003’de Ottowa sözleşmesinde geçen kara mayınlarının 10 sene içinde temizlenmesi gelmekte. 216 bin dönüm arazide yaklaşık 600 bin mayının en az 5 senede temizlenebileceği göz önünde bulundurulsa bu aralar bu konunun gündemde olması normaldir.

Hükümet bu toprakları küçük parçalara bölmeden tarıma açmak istemekte, bunun nedeni ise muhalefetin önerileri arasında yer alan “toprakların bölge halkına dağıtılması” halinde bölük pörçük olarak birer ikişer dönümlük toprakta verimli ve kazançlı bir tarım yapılamayacak olmasıdır. Bu konuda hükümetin dediklerini ziraatçılar ve ekonomistler desteklemekte.

Ancak korkulan ya da karşı gelinen durum, mayınların temizlenmesi karşılığında toprakların 49 senelik kullanıma açılması ve sınır topraklarının bu kadar uzun süreyle Türkiye dışındaki firmalara verilmesi endişesidir.

Bu konuda alternatifleri medyadan takip etmektesiniz, şu an bu konuda sular biraz durursa da ilerleyen aylarda bu konu tekrar gündeme gelecektir.

Gelecek ayki gündem takibinde görüşmek dileğiyle.

Bir Cevap Yazın