Gündem Takibi

UYGUR KATLİAMI, SELLER, KÜRT AÇILIMI VE CEYLAN ÖNKOL

8 Mins read
Gündem Takibi

UYGUR KATLİAMI, SELLER, KÜRT AÇILIMI VE CEYLAN ÖNKOL

8 Mins read

Her mevsimin kendine göre güzellikleri vardır ama hasat mevsiminin güzelliği bir başkadır. Bir yıllık emeğin karşılığı ve gelecek bir yılın geçim kaynağı derlenmektedir. Kutlanmalıdır hasat mevsimi. Davullar çalınmalı, halaylar çekilmelidir. Emekler boşa çıkmadığı için şükredilmelidir yaratıcıya. Hele bir onca çaba, onca ter, onca göz nuru boşa gitseydi nice olurdu halimiz? Öyle kolay değildir hani ekini hasada uygun hale getirmek. Toprağın sürülmesi, tohumun ekilmesi, çapası, su vermesi, yabandan/ yabaniden koruması derken yapılması gerekenlerin saymakla bitmediği uzun bir mesaidir bu. Dışarıdan bakana boşa geçmiş gibi gelir zaman ama tohum toprağa kök salmış; suyunu, mineralini, oksijenini, hidrojenini, azotunu… almış ve meyveye durmuştur.

Ekim ayında hasat zamanı sloganıyla 50. sayısına hazırlanan dergimiz de hasat öncesi mesaisi için üç aylık bir ara verdi yayınına. Temmuz ayından itibaren memleket gündemini meşgul edenleri yazma görevi de bana düştü. Sizleri uzun bir yazıyla sıkmamak için “Tatilde neler yaptığınızı anlatın.” konulu kompozisyon ödevlerinde yaptığımız gibi “Sabahları tarlaya, öğleden sonraları yüzmeye gittim.” nevinden vaktimizin en büyük kısmını alan şeyleri ya da “Yazlık komşumuz Ayşe Teyze’nin kızı Selin’le öpüştük. Hem de dudaktan!” türünden en dikkat çekici ve aklımızda uzun süre kalacak olayları derlemeye çalıştım.

***

Sanırım başlangıcı geçen sayı için hazırlamış olduğum yazıyı teslim tarihimle derginin çıkış tarihi arasında meydana gelen ve bu süre zarfında internet erişimim olmadığı için yazıda düzeltme yapma imkanım bulunmadığından sözünü edemediğim 5 Temmuz’da Urumçi’de yaşananlarla yapmak olacak en doğrusu.

6 Temmuz Pazartesi günü televizyonlarını açanlar Doğu Türkistan’da meydana gelen bir çatışma haberiyle karşılaştılar. Çin Halk Cumhuriyeti’nin egemenliği altında bulunan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de Uygur Türkleri’yle Han’lar (Çin Halk Cumhuriyeti’nde %92 oranla en kalabalık etnik grup, nam-ı diğer asli unsur) arasında çıkan çatışmaya polisin hayli sert biçimde müdahale ettiği ve yüzü aşkın ölüm, bine yakın yaralanmanın olduğu haberi dolaşıyordu ajanslarda. Olayların, 26 Haziran’da bir oyuncak fabrikasında iki Uygur Türkü’nün öldürülmesini protesto etmek amacıyla toplanılması üzerine patlak verdiği iddia ediliyordu. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yetkili ağızları protesto gösterisinin barış yanlısı olmadığını söylüyor, bir anlamda bunun ayrılıkçı bir terör eylemi olduğunu dile getiriyordu. Nitekim askeri birliklerin olaylar sonrasında bölgeye müdahalesi bu düşünceyi doğrular nitelikteydi. Her ne kadar farklı kaynaklar ölü ve yaralı sayısının çok daha fazla olduğunu söylese de resmi beyanat 137 Han, 46 Uygur ve bir Hui olmak üzere 184 kişinin hayatını kaybettiği yönündeydi. Olaylardan Uygurlar’ın sorumlu tutulduğu ve en çok can kaybının Hanlar arasında olduğu (!) göz önüne alındığında askeri birliklerin şehirde terör estirmesi doğal, hukuki (!) ve gerekliydi. Askeri müdahale sırasında sorgulama amacıyla göz altına alınan Uygurlar’ın sayısı pek çok kaynakta farklı ifade ediliyor ve bu sayı 300 ile 10000 arasında çeşitlilik gösteriyordu. Gözaltına alınanlardan haber almanın neredeyse imkansız olduğunu söylemeye hacet yoktur herhalde.

Bunca ölü ve yaralının olduğu, sonrasında resmi organlarca terör estirilen bir olaya sessiz kalınamazdı elbette. Birtakım devlet yetkilileri ve uluslararası örgüt temsilcileri olaylardan üzüntü duyduklarını açıkladı. Hatta aralarında yaşanan can kayıplarını esefle karşıladıklarını söyleyecek kadar cesur (!) çıkışlar yapanlar dahi oldu. (Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen açıklamalar için ayrı bir yazı gerekecektir, o konuya hiç girmiyorum.) Pek muhterem başbakanımız İtalya’da düzenlenen bir basın toplantısında Kasımpaşalı duruşunu ortaya koyup olaylar için “Adeta bir soykırım.” ifadesini kullanınca dışişleri yetkilileri neyi nasıl toparlayacaklarını şaşırmış, Türkiye’nin Çin Halk Cumhuriyeti’nin iç işlerine karışmak gibi bir niyetinin olmadığını beyan etmişlerdi. Kurulduğu günden beri ismindeki “Türk”e sürekli vurgu yapılan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkilileri bile Uygur Türkleri’nin başına gelen bir felaket karşısında böyle omurgasızca* davrandıktan sonra politikanın ne mene (Allah seni davul etsin TDK) bir illet olduğunu daha iyi anlıyor insan.

***

Şimdi müsaadenizle takvim yapraklarını biraz ileriye sarıp yalnızca tarihe not düşmek adına bir meseleye tek cümleyle değinip geçmek istiyorum. Gerçekten bir cümle olacak, zira aylardır her televizyon kanalında, her gazetede, internette vakit geçirdiğimiz onlarca sitede karşımıza bu meselenin çıkmasından herkes yeterince bilgi sahibi olmuştur bu konuda diye düşünüyor ve ayrıntıya girmiyorum. Münevver Karabulut cinayetinin katil zanlısı Cem Garipoğlu 197 günlük kaçışının (!) ardından 17 Eylül’de teslim oldu.

***

Diyojen’le İskender’in hikayesini bilmeyen yoktur herhalde. Akdeniz fatihi Büyük İskender Atina’dan geçerken ünlü filozof Diyojen’i görmek ister. Belki hocası Aristo’ya ettiği vefasızlıktan utandığındandır bu ziyaret belki de halkın gözüne girmek için yapılan politik bir hamledir. (Halkın gözüne girmese ne olurdu o ayrı bir konu elbette.) Sebep ne olursa olsun sonuçta İskender Diyojen’i fıçıdan evinde ziyaret etmiş ve “Benden bir isteğin var mı?” diye sormuştur. Diyojen’in cevabı gayet nettir: “Güneşimin önünden çekil!”

Tabiatın dili olsa 15 Temmuz günü “Yağmur sularımın önünden çekil!” derdi herhalde DSİ 26. Bölge Müdürlüğü’nün Tigrat Deresi (Şavşat Deresi olarak da bilinir) yatağına inşa ettiği bentlere. Zira o bentler doğru dürüst inşa edilmediği için biriken sel sularını tutamayarak yıkılmış ve dere yatağındaki evlerde oturan 5 (yazıyla beş) kişi sele kapılarak feci şekilde can vermişti. Oysa bentler gereken özen gösterilerek yapılsa ya da dere yatağı kendi haline bırakılıp doğanın dengesine abuk müdahaleler yapılmasa biriken sular projenin amacına uygun bir şekilde akacak ya da hiç su birikmeyeceği için yolunu bulup gidecekti. Belki ikinci durumda birkaç evi su basacak ama sel beş kişinin hayatına kastetmeyecekti.

Şavşat’taki selden yaklaşık iki ay sonra daha fazla can kaybına neden olan, adeta katliam gibi bir felaket gerçekleşti. 9 Eylül günü aşırı yağış nedeniyle meydana gelen selde -dile kolay- 31 kişi hayatını kaybetti. Ne acıdır ki gerekli ıslah ve altyapı çalışmalarından sorumlu olanlardan hiç kimse sorumluluğunu kabul etmeye yanaşmadı. Herkes topu birilerine atıyor, kimi bir şey yapılmadığından şikayetçi olurken kimileri de çalışmalarına engel olduğu gerekçesiyle rakiplerini suçluyordu. Ölümlerden aşırı şiddetli yağışı sorumlu tutanlar bile oldu inanır mısınız? (Neden inanmayasınız? Yurdum siyasetçisinin yüzsüzlüğüne ilk defa tanık olmuyoruz ya!)

Yaz boyunca meydana gelen sellerde hayatını kaybeden fakat sözünü etmediğim diğer insanların unutulduğu sanılmasın. Yine Artvin’in bir ilçesi olan Borçka’da, Ordu’da, Bartın’da, Gümüşhane’de, Tekirdağ’da meydana gelen sellerde ölen insanlar haber değeri taşımadığından yazılmıyor değil. Sözünü ettiğim bu iki olaydaki kayıplarda devletin çeşitli kurumlarında yöneticilik yapan insanların sorumsuzluğunun payı o kadar büyük ki felaketlerin kendisinden çok bundan bahsetmek gerekiyordu. Hani öyle bir sorumsuzluk ki Diyojen’in İskender’e cevabında olduğu gibi vatandaş yetkililere bu toprakların diliyle”Gölge etme başka ihsan istemem.” dese yeridir. Diyojen de bu toprakların insanı olduğuna göre o da böyle demiştir belki, kim bilir.

***

Gelelim 2009 yazının en hit şarkısına, aman konusuna. Bu yaz top 10, 20, 40, 50, 100 vs. listelerinin zirvesinde en uzun süre kalan konu elbetteki Kürt Açılımı ya da çeşitli kıvırmalarla yeniden adlandırılan Demokratik Açılım paketi oldu. Konu zirvede kalma konusunda o denli başarılıydı ki Avrupa ve Amerika’da bile yankı buldu. Neredeyse her gidilen yerde muhatap olunduğu için ele ayağa düşme korkusu bile yaşadık uzun zaman.

Popüler müzikle aram olmadığından mıdır eski kafalılığımdan mıdır nedir bilmiyorum yaz boyunca kulaklarımdan içeri davetsizce süzülen şarkılara nedense ısınamıyorum. Hiçbir anlamı olmayan sözlerle yıllardır tekrarlana tekrarlana hiçbir özgünlüğü kalmamış melodilerden ibaret geliyor bana bu şarkılar. İşte bu yazın en gözde konusu Kürt Açılımı da böyle geldi bana. Mesele herkesin dilinde ama açılım paketinin içeriği hala belli değil. Ne dendiğini anlamasak da bağıra çağıra söylediğimiz yabancı bir dildeki bir şarkı gibi habire açılım konusunda yorumlarda bulunuyoruz. Açılımın ne olduğu belli olmadığı gibi hakkındaki olumlu ve olumsuz yorumlar da basmakalıp laflardan öteye geçmiyor. Siyasetçisinden şarkıcısına, gazetecisinden sivil toplum kuruluşu yetkilisine kadar herkes hükümet yanlısı veya karşıtı olması durumuna göre değişen nitelikte yorum ve eleştiri yapıyor.

Hükümetle muhalefet partileri arasındaki diyalogun (!) ne yönde geliştiğini tahmin etmekse Türk usulü siyaseti az buçuk bilenler için hiç zor olmasa gerek. Kart Kurt ekolünün temsilcilerinden Milliyetçi Hareket Partisi, hükümeti “Fazla açılma boğulursun!” diye uyarırken Demokratik Toplum Partisi “Boy veriyorum bak, buraya kadar gelebilirsin hatta gelmelisin.” diyerek günaha davetiye çıkarıyordu. Öteden beri kimseye kulak asmaz tavırlarıyla dikkat çeken iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi “Boğulursam boğulurum arkadaş. Açılacağım ben, buralarda duramam.” derken bir yandan, öte yandan da “Açılıyorum ama senin gösterdiğin yere değil, kendi istediğim yere.” diyerek kimsenin etkisinde kalmadığını göstermeye çalışıyordu. “Herkes bunu konuşuyor, böyle suspus oturulmaz.” düsturuyla hareket eden anamuhalefet Cumhuriyet Halk Partisi adeta “Açılım öyle olmaz böyle olur.” dercesine seçim öncesi yaptığı çarşaf açılımının arkasında durmuş ve çarşafa bürünerek (dolanarak da olabilir) kapılarını meseleye kapatıyordu.

Velhasıl bu şarkı daha uzun zaman kulaklarımızı tırmalayacağa benzer.

***

Yazının çok uzadığını ve sıkıcı olmaya başladığını tahmin ediyorum, lakin nedense belli birkaç yayın organı haricinde medyanın sessiz kaldığı bir mesele var ki bahsini etmeden geçmeye vicdanımın el vermiyor. 30 Eylül tarihli Taraf gazetesinde (böyle haberleri de hep bu Sorosçular yapar zaten) yayınlanan bir haberin ardından haberdar olduğumuz Ceylan Önkol’un ölümünden bahsediyorum. Ceylan 14 yaşında bir kız çocuğuydu ve Lice’nin Şenlik köyünün Hambaz mezrasında koyun otlatırken bedenine isabet eden (!) bir havan mermisiyle hayatını kaybetti. Ceylan’a isabet eden havan mermisinin kaynağının bölgeye 3-4 kilometre mesafedeki Tabantepe Taburu olduğu iddia ediliyor. Olayın üzerinden altı gün geçtikten sonra gelen açıklamada Genelkurmay sözcüleri “Üzüntülüyüz fakat o gün çevredeki hiçbir birlikte havan atışı yapılmadı; ilgili cumhuriyet savcısı gerekli soruşturmayı yapmaktadır.” demekle yetiniyorlar. Olay üzerine sıralanan iddiaları buraya teker teker aktarmayı midem kaldırmadığı gibi buna gerek olduğunu da sanmıyorum. Neticede bir asker kurşunuyla öldüğü söylenen bir kız çocuğu var ortada ve bu konuda sessizliğini ısrarla sürdüren bir hükümet, bir ordu ve bir medya. Soruşturma yapılıyormuş, peh! En fazla kurşunu sıkan askere ceza verirsiniz. O silahın o çocuğa ne amaçla doğrultulduğunu soruşturulmadıktan, bu amacı doğduğumuz günden beri kafalarıma kazımaya çalışanlar hesaba çekilmedikten sonra…

*Omurgasız ifadesi hakaret olarak alınmasın lütfen. Kelebek çok güzel bir omurgasız canlıdır mesela. Midye pek leziz, yengeç pek kabadayı, ahtapot pek cesur ve güçlüdür. Bu saydıklarımın hepsi omurgasız canlılardır haddizatında. (Bir yazıda TDK’ya ikinci defa bela okumaya ne benim gücüm yeter ne senin.)

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: