GÜNEŞİ GÖRMEK

Öncelikle şunu söyleyeyim; filmi izledim, izlemeden konuşmaya cesaret edenlerden değilim. Artısıyla eksisiyle iyi gişe yapan bir film oldu. Aslında ülkemizde yerli sinema namına çok ümit verici zamanlar yaşıyoruz. Bir de İstanbul’un hemen dışında yüzlerce dönüm arazi üzerine sinema için bir plato oluşturulduğu gün, -bu memleket tarihinin yüz karası olan- 12 Eylül darbesiyle kapılarına tek tek kepenk vurulan yerli sinemamız için bir hayale kavuşmak mümkün olur belki. İşte o zaman bir skeçler bütünü gibi hazırlanmış ”Recep İvedik”ler yerine yurdum insanı çok daha kaliteli komediler, dramlar izler.

Aslında kağıda dökülecek o kadar çok şey var ki… İlk cümleyi kurmak bile insanın yarım saatini alıyor ama biz çoğu şeyi başka zamana bırakıp asıl konumuza dönelim. Önce ”Güneşi Gördüm” filminin teknik kısımlarını ele alalım. Renk tonlaması çok güzel, filmin ruh halini iyi yansıtmış: kirli-koyu sarı… Sinemada renklendirmenin önemini ve filme kattığı anlamı ilgilenen arkadaşlar bilirler. Mesela Traffic filminde Amerika’nın anlatıldığı kısımlar mat bir gümüş grisi tonlamasında verilirken Meksika’nın anlatıldığı yerler kirli sarı bir tonlamayla verilmişti. Yani iki ülkenin karakterini neredeyse sadece görüntüyle anlatabilmişlerdi. Benzer bir görsellik -Bir şeyi sinemada sadece renklendirmeyle ya da görsellikle veyahut sadece kamera hareketiyle anlatabilmek (ki bence bu tarz şeyler zeka ürünü şeylerdir)- Güneşi Gördüm’de de var. Göçmen ailenin Avrupa’ya vardıktan sonra akrabalarıyla arabada yol aldıkları o sonsuzluğa gidiyormuş hissi veren köprü sahnesi bizi ve Avrupa’yı kıyaslamak açısından ideal bir örnek olmuş. Tabi eğer bu, özellikle düşünülüp kadraja alınmışsa sırf bunun için yönetmeni ve görüntü yönetmenini tebrik etmek lazım. Tabii yüzyıllık bir geçmişi olduğu halde binlerce yıllık birikimleri olan 6 sanatı geride bırakan sinemanın en büyük kozlarından bir tanesi bu: Bazen sayfalarca anlatmaya çalıştığın şeyi sinema birkaç saniyelik bir ses, bir müzik tınısı ya da bir görüntüyle verebiliyor. Ayrıca hikayenin başlarda geçtiği köy ortamında mizansen de çok iyi kurulmuş -ya da gerçek mekanlar kullanılmış olabilir. Özellikle evlerin iç tasarımı çok iyi olmuş. Orada yaşayan veya oraları gören iyi bilir; yokluğu, yoksulluğu resmeden o toprak dam evlerdeki mizansen ideal olmuş, oralardaki yolsulluğu anlatmak için aşırıya kaçılmamış. Ayrıca havadan yapılan çekim dörtte üçü harabeye dönmüş köyü çok iyi yansıtmıştı. Oyunculuklara gelince, sadece kamera karşısındaki duruşuyla konuşturan birinci sınıf bir oyuncu olan Altan Erkekli rolünün tam içine girmiş. Hakkını fazlasıyla vermiş. Yine Şerif Sezer gibi Türk sinemasının duayenlerinden biri bu filme çok şey katmış. Filmin müzikleri de iyi yapılmış. Fakat kurguda çok hata var. Geçişler, konuların paralel anlatımındaki ani sıçramalar, geçişlerde ekran karartma yönteminin tercih edilmesi filmin prestijini çok sarsmış. Tüm bunların yanında o kadar çok konunun iç içe anlatılmaya çalışılması senaryoyu doğal olmaktan çıkarmış (Özellikle cinsel tercihi farklı olan kardeşin hikayesi mesela…).

Mahsun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek’i de güzeldi. Fakat Beyaz Melek’te bazı sahneler ajitasyona girmişti. Bu filmde o kadar da abartmaz umuduyla gittik. En azından bu durumu törpüler, duygusal sahne sayısını 10’dan 3-4’e indirir. Neticede sinema pratiğe dayalı bir alan olduğu için insan yaptığı her işten sonra daha fazla deneyim sahibi olur ve önceki hataları tekrarlamaz. Ne yazık ki hayır, tam tersi olmuş. İçimdeki Deniz’i izleyen bilir; geçirdiği bir kaza sonucu boynundan aşağısı felç olan bir adamın hikayesini o kadar müthiş anlatmışlar ki… Ajitasyon yapmamışlar. Sadece filmin bir sahnesinde felçli adamın kardeşinin eşi, yanında avukatı varken, ”Zamanı geldi.” deyip altını değiştirme imasında bulunur. Fakat bu bile o kadar üstü kapalı bir şekilde verilmiş ki fark etmek neredeyse imkansız. Bununla birlikte filmde hayatta neyin kıymetini bilmemiz gerektiği bütün içtenliğiyle anlatılmış. Ayrıca Güneşi Gördüm’ün en büyük handikaplarında biri de şuydu: Filmde doğu insanı zavallı, acınası, hilkat garibesi gibi anlatılmış ama o doğu insanını o kadar cahil, o kadar zavallı duruma getiren şeyin bu b…ktan sistem olduğu anlatılmamış. Sanki zavallı olmak o insanların genetiğinde varmış gibi…

Gelelim ”Güneşi Gördüm”deki asıl eksikliklere. Her şeyden önce suya sabuna dahi dokunulmamış Doğu sorununda. Sadece sonuçlar üzerinden gidilmiş ve ortaya bir hikaye çıkarılmış. Bütün o yaşananlar, yakılan köyler, göçe zorlanan aileler, bunlardan da öte on binlerce faili meçhuller (sadece 1993-1995 arası 17500 faili meçhul)… O, yüksek rütbeli askerlerin herhangi bir köye gidip ” Ya içinizde PKK’ye yataklık eden ortaya çıkacak ya da köyünüzün en güzel kadınını karakola götürüp sabaha kadar …ikerim!” demeler, bu konuşmaya dayanamayıp ”Sen daha benim çocuğum yaşındasın terbiyesiz, ne biçim laf bu!” diyen köyün emekli imamını saatlerce yerde sürüklemeler, itip kakmalar, aşağılamalar ve bunun gibi yüzbinlerce olay… Ha, yok mudur iyi asker? Kesinlikle var, hem çok namuslu askerler var, Eşref Bitlis’ler gibi. Peki nerede Eşref Bitlis?.. Hâlâ aydınlanmamış bir helikopter kazası… Rahmetli Yazıcıoğlu gibi. Örnek mi istersin? Bir defa cuma namazına gitmeye gör! En fazla albay rütbesine çıkartırlar, sonra emekliye… Ya da “sözde(!)” Kürt sorununda ”Daha nereye kadar?” gibisinden bir laf sarf et, bakalım hangi trafik kazasında şaibeli bir şekilde ölürsün. Yoksa Allah biliyor ya; öyle filmde anlatıldığı gibi, komutan gelip çocuğu dağa çıkmış adama tatlı dille ”Konuş, dağdan insin.” demez, aksine içinden 2-3 kişi dağa çıkmış köyü zindana çevirir, gariban köylünün başına yıkar. İnsanı asıl hasta eden şey, insan kılığındaki bazı ne idüğü belirsiz ucubelerin kalkıp ”Bunca ekonomik kriz varken, işsizlik varken, işsizlere iş bulundu da enflasyon sıfırlandı da bir tek sözde(!) Kürt sorunu kaldı gündeme getirilecek.” tarzı tuhaf sesler çıkarmaları. Kimse de demiyor ki ”Ulan o… çocuğu! Asıl senin ve senin gibilerinin bu ota b…ka darbe, sansür, inkar ve asimilasyon anlayışının bir pisliğidir ki bu, memleket 60’lardan beri silkinemedi, toparlayamadı, adam olamadı.”. Gerçi, desen de kar etmez çünkü Amerika üniversitelerinde dahi bir tabir haline gelmiş ”Türk usülü inkar” sadece bu topraklarda var. Göz göre göre bir gerçeği inkar etmek anlayışı!..

Demem o ki ne zaman ki bu memlekette herkesin hesap verdiği bir düzen oturtulur; önüne geleni potansiyel tehlike diye öldürüp faili meçhul bir şekilde asit kuyularına atıp, ”Biz ne yaptıysak bu vatan için yaptık!” tarzı bir ”kurtlar vadisi anlayışı” saçmalıklarına son verilir; askerin efendi değil hizmetçi-görevli olduğu bir devlet olur; Ota b…ka darbe yapılmaz (”Biz bu 71 darbesini niye yaptık anlayamadım.” diyen denyolar bile var.); Muhsin Yazıcıoğlu gibi gecesi gündüzü bu memleketin iyiliği için çırpınmak olan insanlar 7.5 yıl hapishanelerde işkenceden geçirilmez, şaibeli bir kaza sonucu ölmez; eğitime ayrılan bütçe savunmaya ayrılan bütçenin 5 misli olur işte o zaman bu memlekette hep beraber güneşi görürüz.

Hatta gün doğumunda çay bilem demleriz!..

Ha, gelecekte bu sorunların asıl kaynağına inen, elini sonuna kadar taşın altına sokan, asıl sorun çıkaranları anlatan filmler yapanlar çıkarsa bu memlekette, o zaman şaşırmayın!

Sevgiyle kalın!..

 

 

Bir Cevap Yazın