HAYAT, AKLIN GEÇİRDİĞİ BİR EVREDİR

Hayatında bir kez bile doğduğu evden çıkmamış; dış dünya hakkında, en iyi dostu olan televizyonun öğrettikleri dışında hiçbir şey bilmeyen; saf, algılaması ağır, orta yaşlı bir adam, zorunlu bir sebepten dolayı dış dünyayla tanışmak durumunda kalırsa ve dahası,  türlü tesadüfler sonucu ve zeki geçinen,  toplumun ileri tabakası tarafından ülkece, hatta dünyaca politik görüşlerinden yararlanılan bir isim, haberlerin aranılan ismi, bir politik danışman ve gizemli bir  kahraman haline gelirse ne olur?

Ne olduğunu gelin, çok özel bir yapım olan ve sadece bir kez değil; defalarca,  her sahnesiyle adeta boğuşarak yeniden izlenmesi şart olan, 1979 yapımı muhteşem “Being There” filmini inceleyerek görelim.

İngiliz komedisinin en ünlü, en başarılı isimlerinden biri olan ve Pembe Panter serisiyle hepimizin beynine kazınan harikulade Peter Sellers, Amerikan Sineması’nın en yetenekli, en özgün ve en sempatik bayan oyuncularından Shirley Maclain ve iki Oscarlı başarılı kariyeri ile Amerika’nın bugüne kadar çıkarttığı en iyi oyuncularından biri sayılan Melvyn Douglas gibi usta oyuncuları bünyesine almış, 10 ödüllü (ikisi akademi ödülü olmak üzere) filmimizin öyküsü şöyledir;

Chance (Karakterin adının anlamının,  ”şans” olması düşündürücüdür!), varlıklı yaşlı bir adamın hizmetçilerinden birinin oğlu olarak o evde doğmuş olan ve hayatını yaşlı adamın köşkünden bir kez dahi çıkmadan geçiren, artık orta yaşlarına gelmiş, algısı ve iletişimi yavaş olan saf bir adamdır.

Evin hizmetkârlarından annesi öldükten sonra da yaşlı adamın köşkünde kalmaya, bir nevi himaye edilmeye devam eder. Chance’ın iki büyük zevki vardır. Birincisi evin içindeki bahçedeki çiçeklerle uğraşmak ve onların bakımıyla yakından ilgilenmektir. Kalbindeki tüm sevgiyi kendi elleriyle düzelttiği bahçeye veren Chance, zaten evin bahçıvanı konumuna gelmiştir. Kahramanımızın en çok zevk aldığı diğer şey ise televizyonudur. Hiç dış dünyaya çıkamamış olan, dışarıdaki insanların yaptıklarını ve yaşamlarını yalnızca televizyondaki programlardan, reklam ve haberlerden takip eden Chance için; bu elektronik kutu, yakın bir arkadaşın da ötesinde, adeta bir can yoldaşıdır.

Chance’a Lois adlı evin son kalan hizmetkârı olan yaşlı, zenci bir kadın bakmakta ve ona hiç şaşmayan bir şekilde aynı saatlerde yiyeceklerini getirmektedir. Chance’ın kendine ait hiçbir şeyi yoktur. Ne nüfus cüzdanı, ne doktor ya da dişçi kaydı ne de kendi kıyafetleri… Evde bahçıvanlık görevini üstlenen Chance, bir bahçıvan gibi de giyinmemektedir; zira yaşlı adamın eskimiş fakat hala gıcır gıcır olan kıyafetleri ona verilmektedir. Kayıtlarda ismi geçmeyen, evdeki birkaç hzimetlinin dışında kimsenin görmediği, hiç dışarı çıkmayan bu adam adeta bir hayalet gibi bir hayat sürmektedir. Hayalet… Evin içinde sadece yemeğini yiyip, sevdiği birkaç plağı başa sarıp sarıp dinleyen, TV dışında dışarıyla hiçbir bağ kurmayan, bahçedeki çiçeklere gözü gibi bakan, yüzünde sürekli saf bir gülümse ile gezinen, ağır hareket eden, geç algılayan fakat yaşlı adama ait üzerindeki pahalı kıyafetlerle adeta bir İngiliz beyefendisine benzeyen enteresan bir hayalet adam…

Aslında filmde bu anlattıklarım çok uzun bir şekilde verilmez; zira filmin başladığı ilk anlar zaten yaşlı adamın öldüğü gün olan, Chance’in bugüne kadar köşkte geçen hayatının tamamıyla değişeceği o dönüm noktasında başlar. Yaşlı adam o gün ölür… Evde Chance’dan başka tek kalan artık zenci hizmetkar bayandır ve o da saf ve algısı düşük Chance’a yarın köşkten gideceğini ve köşkü boşaltmaları gerektiğini anlatarak, ona son yemek servisini yapar. Lakin, Chance’in söylenenleri ne anladığı vardır ne de olup bitenden kavradığı herhangi bir şey. Chance yine yüzündeki o saf gülümseme ve ağır hareketleriyle, sanki hayatı olduğu gibi devam edecekmişçesine kahvaltı, televizyon, bahçe uğraşları döngüsünde evdeki son gününü geçirir. Fakat sabah kalktığında her şey farklıdır. Zira ne bu saf adama acıyıp her gün kahvaltısını getiren Louis vardır evde, ne de sofrada kahvaltı… Zaten evdeki tüm eşyalar, televizyon da dahil olmak üzere örtüyle örtülmüştür. Chance yüzündeki saf ifade, üstündeki pahalı kıyafetlerle hala anlamsız anlamsız eve bakmayı sürdürür, üzerinde örtü olan TV’yi açar hiçbir şey olmamışçasına.

3

Bu sırada evin içine biri bayan, biri erkek olmak üzere güzel giyimli iki kişi girer. Boş olduklarını sandıkları evde, üzeri örtülü bir televizyonu izlemeye çalışan, şık giyimli bir bey gördüklerine şaşıran bu ikili aslında avukatlık firmasından gelmekte olan iki avukattır. Yaşlı  adam ölünce mülk hakkındaki hukuki işlemleri yapmak, onlara düşmüştür. Chance’in önce adamın akrabalarından biri olduğunu sanırlar; fakat kahramanımız konuştukça ve hikayesini saf ve yavaş hareketlerle anlattıkça durumun garipliği karşısında çok şaşırırlar. Genç avukat kadın daha ılımlı davransa da, erkek avukat Chance’a garipseyen bakışlar atarak bir gün içinde evi boşaltması gerektiğini söyler kesin bir tavırla.

Olanları, yaşananları hala algılayamayan karakterimiz yüzündeki o saf ifadeyle yaşlı adama ait olan ve kendisine verilmiş olan krokodil bavulu, yine yaşlı adamın eskilerinden oluşan ama hala gıcır gıcır olan giysiler ve takım elbiseler ile doldurup son kez kendi oluşturduğu bahçeye bakarak çıkar. İşte bu andan sonra da birbirinden enteresan ve trajikomik, bir o kadar da ironik olay birbirini takip eder. Ne de olsa elindeki pahalı bavulu, üstündeki klas takım elbisesi, paltosu, şapkası ve deri botları ile tam bir beyefendiye benzese de kahramanımız aslında; ilk defa dış dünyaya çıkan tam bir çaylak, tam bir saflık ve deneyimsizlik abidesidir. (Bu arada, Chance’in amaçsızca gezdiği sokaklarda arka fonda evsiz insan görüntülerinin olmasının da yönetmenin film boyunca yaptığı toplumsal iğnelemelerden ve ince dokunuşlardan biri olduğunu es geçmeyelim.)

Zenci bir çeteyle başlayan macerası ve elinde bavulu nereye gittiğini bilmeden yürüyüp durması, hayatında ilk defa gördüğü sokakları saf fakat heyecanlı gözlerle incelemesi ile geçip giden koca bir günün ardından Chance’ın şansı -adının anlamının getirdiği kozmik güçten kaynaklanmış olsa gerek- ansızın döner. Zira oldukça zengin ve ülke politikasında inanılmaz güçlü bir adamın karısının bindiği özel araba, hafif de olsa kahramanımıza çarpar ve bu güzel giyimli, varlıklı görünümlü adama çarpmanın kabul edilemez niteliğinden ötürü, hem arabanın şoförü hem de arabadaki leydi, yani Eve Rand; Chance’den defalarca özür dilerler. Eve, bu düzgün görünümlü ve giysili adamın önemli bir insan olduğunu düşündüğünden olsa gerek, büyük bir ısrarla doktora gösterilmesi gerektiğini söyler.

4

Şanslı Chance, lumuzin diyebileceğimiz arabanın içinde, sessizlik eşliğinde Eve ile oturur. Soyadı, hatta bir kimliği olmayan Chance’a Eve adını sorduğunda Chance , ”Chance, Chance the Gardener ”(Chance, Gardenyacı-Bahçıvan demek-) diye cevap verir içtiği içkinin boğazına kaçması sonucu öksürerek. Eve hemen bu iyi görünümlü beyin adını kendince yorumlayarak tekrarlar; ”Chauncey Gardiner? Bay Chauncey Gardiner!” Bu sahne cidden düşündürücü olan konuşmalar, ironi diyalogları silsilesinin en önemlilerinden biridir. Zira ”Gardenyacı Chance” şeklinde kendini tanıtan kahramanımızı; zengin, varlıklı bir adam görüntüsünden ötürü hemen ”Chauncey Gardiner” yapmıştır Eve! Ve ” Basil ve Perdita Gardiner’lar akrabalığınız var mı?” diyerek, bu adamın sırf kendisinin olmayan afili giysileri ve bir beyefendiyi andıran görüntüsünden ötürü, sosyetenin ya da politikanın önemli isimleriyle akrabalığı olup olamadığını merak etmeye başlamıştır.

Fakat yanlış anlaşılmasın, Eve Rand karakteri aslında ne kötü ne yapmacık ne de  yüzeysel bir karakterdir. Oldukça iyi bir kadın olan Eve, sadece belli bir kesimin eleştirisinin yapılmasında önemli bir unsur oynayan karakterlerden biridir.

Her neyse, sonra şanslı Chance’imiz bu kadının ölmekte olan  ve çok saygın bir kişi olan eşi Ben Rand’in, sayısız çalışanı ve oldukça ihtişamlı görüntüsüyle kocaman malikanesine gelir. Çünkü Chance’in minik kazadan hasar alıp almadığına emin olmak için kendisine bakacak olan doktorlar zaten bu malikânede mevcuttur. Zira ölmekte olan, saygın, güçlü karakterli, olgun ve oldukça yaşlı Ben Rand’in sağlığı oldukça kritik olduğu için malikâneye resmen ufak çapta bir hastane kurulmuştur.

Chance’in gelmesiyle, görevlilerden hizmetlilere kadar herkes bu iyi görünüşlü adama çok ilgili davranır. Ailenin doktoru ve yakın dostu tarafından muayene edilen ve herhangi bir şeyi çıkmayan Chance; aile doktorunun, Ben ve Eve’in da ısrarlarıyla birkaç gün gözetim altında bulunmak için malikânede kalması karar kılınır.

Chance

Hakkında hiçbir şey bilmedikleri, az konuşan, yavaş hareket eden, fakat giyimi ve kuşamıyla çok saygın bir görüntü oluşturan Chance, Eve’in deyimiyle ”Chauncey Gardiner” herkesin merakını uyandırıp ilgi ve alakasını kazanır. Birbirinden komik, birbirinden ironik diyaloglar ve inanılmaz derecede zeki replikler de bu andan itibaren birbirini kovalar. Dış dünya ile o güne kadar hiç ilgisi olmayan, algısı bir bebeğinki kadar düşük olan ve yaşlı adamın evinde kendine bakan Louis’in ” Bu çocuğa ta küçüklüğünden beri ben baktım. Ne okumayı ne de yazmayı öğrendi. Kafasında beyin yoktu. Beyin yerine muhallebi vardı.” diye nitelendirdiği Chance’in; saçma sapan olan, söyleminden asla daha derin anlamlar içermeyen ya da sadece basit tabiat gerçekleri ve bahçıvanlık terimlerinden oluşan konuşmalarına o kadar büyük ve yüce anlamlar bahşederler ki adamın soylu biri yahut bir çeşit filozof olduğuna kendilerini inandırırlar. Dahası Ben’den politik danışmanlık alan, filmimizdeki Amerikan Başkanı olan Bobby’nin, Ben’in arzusuyla Chance ile karşı karşıya gelmesi ve ekonomik sorunlara çözüm konusunu Chance’a sorduklarında ve saf kahramanımızın olayı mevsimlerle açıkladığında  (çünkü karakterimizin dünya hakkında bildiği tek şey mevsimler ve mevsimlerin çiçekler ve ağaçlar üzerindeki etkisidir.) söylediklerinin altından çok derin anlamlar çıkarmaları üzerine  Chance’i ”politik bir deha” diye addederler.

Chance bu andan itibaren sağlık problemleri büyük boyutlarda olan Ben’in sağ kolu ve ülke habercilerinin ve politikacılarının merakla beklediği, yorumlarını ve fikirlerini duymak için yarıştığı inanılmaz gözde bir isim haline gelir. Katıldığı programlardaki soruları anlamasa da, sadece gardenyacı olarak çalıştığı dönemlerdeki doğa bilgileriyle ilgili alakasız şeyler konuşsa da, konuştuğu her alakasız şeye bir anlam bahşedip Chance’i büyüttükçe büyütürler. Artık başkanın bile kendine rakip gördüğü, Ben’in sağ kolu gibi güvendiği, Eve’in gizemi ve farklı tavırlarıyla duygusal hisler beslediği, medyanın köşe bucak kovaladığı, kendisi için tehlike arz eden bu adam ve geçmişi hakkında bilgi toplamak ve bir eksiğini ortaya çıkarmak için başkanın kendi  adamlarını deli gibi çalıştırdığı bir isim haline, geçmişi ya da herhangi bir kaydı bulunamayan gizemli bir deha, bir kahraman haline döner, bizim beyninde muhallebi olan Chance’imiz.

Filmin tümünü anlatıp merakı öldürmek hatasını işlememek için filmin konusunu burada kesiyor ve Being There’in neden özel bir film olduğu hususuna geçmek istiyorum.

Bu filmin çok başarılı ve bugün dahi hararetle tartışılan ve aynı dozda bir coşkuyla izlenen bir eser, bir başyapıt olması sürpriz değil diye düşünüyorum. Zira bir filmi iyi yapan, en önemli üç unsur olduğunu düşündüğüm ”oyuncu, senaryo ve yönetmen” üçlüsü Being There’de bir kez dahi teklemiyor, bir kez olsun bir hata vermiyor. Filmden bir sene sonra kalp krizinden ölen efsanevi Peter Sellers, şirinlik ve cazibeyi aynı bünyede toplamayı başaran çok az kişiden biri olan yetenek abidesi Shirley Maclaine ve ikinci Oscar’ını bu filmle kucaklayan usta oyuncu Melvyn Douglas üçlüsü, bu filmde resmen döktürüyor, adeta  top cambazı edasıyla birbirlerine inanılmaz paslar atarak filmin oyunculuk kalitesini doruğa çıkarmayı başarıyorlar. Başkan rolünde izlediğimiz bir diğer usta oyuncu Jack Warden’in son derece inandırıcı ve son derece güçlü performasyonunu  da unutmamak gerek tabii ki!

Peter Sellers’a geri dönersek… Filmimizin merkezindeki karakter olan Chance’a hayat veren Sellers, belki de en iyi performasyonunu bu filmde sergiliyor! Sulandırılabilmesi son derece mümkün ve inandırıcılık unsurunu yitirmesi fazlasıyla olası, çok kritik bir karakteri öylesine dozunda, öylesine kıvamında bir çizgide, o kadar ustaca sergiliyor ki herhangi bir sahnede herhangi bir hata bulma şansımızı elimizden çekip alıyor Peter Sellers. Chance’in, dünyaca ünlü Premiere Dergisi’nin seçmiş olduğu ”Tüm Zamanların En İyi Film Karakterleri” listesinde 49. sıraya alması Sellers’ın muhteşem yeteneğini ve sunumunu bir kez daha kanıtlıyor zaten.

Filmi yönetmen bazında incelersek… Hal Asby’nin yönetmen koltuğunda oldukça başarılı bir çalışma yaptığını söylemek için biran bile tereddüt etmeye imkân yok diye düşünüyorum. Zira yönetmen, bütün içinde küçük küçük dokunuşlarla ince eleştirileri oldukça zeki ve ince bir şekilde kamerasına yansıtmasıyla dahi, büyük bir alkışı hak ediyor. Chance’in hayatında ilk defa çıktığı dış dünyada dolaşma sahnelerinde, arka fona gayet zekice yerleştirilmiş evsiz insanlar(özellikle zencidir bu kişiler), ve sokaklardaki Amerika’daki dönemin ırkçılığını ve eşitsizliği beyaz adama dokunduran ve ülkeyi hicveden bir şekilde alaya alan duvar yazıları bunun en iyi örneklerinden biri. Bu noktada hemen şunu da belirtmeliyim; şahsen, Chance’in aptallığını fark eden tek kişinin bir zenci olması da bir tesadüf değil diye düşünüyorum. Herkes, dış dünyadan TV dışında bir haberi olmayan, algısı son derece yavaş Chance’i -kendi adlandırdıkları biçimde Chauncey Gardiner’ı- adeta bir deha, bir filozof haline getirirken, karakterimize resmen yıllarca dadılık yapan siyahi hizmetli Louis’in ”Bu çocuğun beyni muhallebi kadardı!” diyebilmesi bence; ”üstün, zeki beyaz adam” kavramı hakkında son derece ince, son derece akıllıca bir iğneleme(tabii burada da senaryonun muhteşemliği ve senaristin yeteneği devreye giriyor). Ayrıca, Chance her ne kadar eski yapımlar ya da klasik müzikle ilgili programlar da izlese; yönetmenin, Chance kanalları zapinglerken ekrana gelen popüler kültür ürünü programları ekrana getirişinde de ayrı bir dokundurma sezmemiz mümkün. Kanallar değiştirilirken abuk sabuk eğlence programları, reklamlar, ülkenin popüler sporlarından basketbol ile ilgili şarkı ve kliplerin ekrana yansıyışı… Bunların hiçbiri elbette bir tesadüf değil, yönetmenin toplumların içi bomboş eğlence kültürüne, popüler kültüre de bir hicvi bu kareler adeta.

Tüm bunların dışında; çekim yapılan yerlerin seçimindeki başarı hemen dikkat çekiyor ve zengin hayatının görkemli fakat resmi, kasvetli yanlarını çekim yapılan alanlarla ve görüntülerde kullanılan objeler ile son derece iyi vermeyi başarıyor Hal Asby. Filmin temposunun yavaşlığına(Yavaş olmalıdır; zira, Chance de oldukça yavaş hareket eden ve algılayan bir karakterdir. Yavaş olmalıdır; çünkü senaryo son derece güçlü metinleri ile yavaşça sindirilmesi ve yavaşça tadı alınması gereken bir yapıya sahiptir.) rağmen asla izleyici sıkmayışı da yönetmenin ayrı bir marifeti, becerisi olarak kabul edilebilir. Bir oyuncunun randımanın yükselmesinde, filmin yönetmeninin film sırasında göstermiş olduğu tavrı ve olaylara ve oyuncuya olan hâkimiyetinin son derece önemli olduğu gerçeğini düşünürsek; çektiği 15 filmde, toplam 10 oyuncunun Oscar adaylığı alıp üçünün de bu ödülü evine götürmesi dahi Asby’nin yönetmenliğindeki ustalığını zaten ortaya koymaya yeter diye düşünüyorum.

 

Ve senaryo… İşte bu noktada söylenecek o kadar söz var ki… Ama ben, bunun yerine Chance’in diğer karakterler, toplumun yüksek kesimi tarafından dehalaştırıldığı son derece Tirajı komik ve ironik diyaloglardan bazılarını sunup yorumu da size bırakmak istiyorum.

 

Aşağıdaki konuşma; Chance’in Ben, Eve ve aile doktoruyla ilk sohbetinden bir kesittir. Chance’e ne iş yaptığını sorar Ben. Chance evini kapattıklarını söyleyerek, yaşlı adamın evini kastediyorken, Ben hemen bu cümleden Chance’in çok iyi bir iş adamı olup iflas ettiği ve ”evim” diye benimsediği iş yerinin kapatıldığı çıkarımını yapar. Ve aşağıdaki tiraji komik diyaloglar ortaya çıkar:

 

Evimi kapattılar

Yani işinizi mi kapattılar?

Evet. Avukatlar kapattı.

 Ne demiştim? İşte tam da bunu kastediyorum. Bugün işadamları, SEZ’den gelen çocuk avukatların elinde oyuncak oluyor. Herkesin başında aynı dert var. İşler böyle giderse, doktorluk mesleğinin de sonu gelecek. Evet, sonu gelecek! Ne acı bir durum! Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz Bay Gardiner? Yoksa size Chauncey mi diyeyim?

 Chauncey diyebilirsiniz.

 Pekâlâ, ne planların var Chauncey?

 Bahçenizde çalışmak isterim.

 Ne demek istediğini anlıyorum. Ağaçlar ve çiçeklerle falan bir arada olmak ne harikadır, değil mi? Ben bu tür işlere pek meraklı değilim.

 Ben çok iyi bir bahçıvanımdır.

 İnsanın dertlerini unutması için iyi bir uğraştır. Her işadamı bir bahçıvan değil midir? O taşlı toprağı verimli kılmak için kendi elleriyle çalışıp durur. Alnından damlayan terle toprağı sular. Ailesi ve toplum için değerli bir şeyler üretir. Gerçekten de Chauncey, üretken bir işadamı üzüm bağındaki ırgat gibidir.

 – Ne demek istediğini anlıyorum. Arkamda bıraktığım bahçe öyle bir yerdi işte. Ama artık gitti.  Elimde kalan tek şey yukarıdaki odam.

Yapma Chauncey, dur bir dakika. Sağlığın yerinde. (Burada Ben, Chance’in ölümden bahsettiğini sanıyor; ama aslında Chance yukarıdaki odam derken, cidden yukarıda onun için verilen odanın kalabileceği tek yer olduğunu söylemeye çalışıyor.)

 Tanrı aşkına dostum, o hergelelerin canını sıkmasına izin verme. Savaşmak zorundasın. Bir daha da yukarıdan bahsettiğini duymayayım. Ben pek yakında oraya gideceğim.

Orası çok güzel bir yer Ben! (Chauncey hala malikanenin üst katındaki odadan bahsetmektedir.)

 

Bundan eminim. Zaten herkes öyle söylüyor. (Ben, Chauncey’nin cennetten bahsettiğini düşünüp cennet ve ölüm hakkında konuluyor aslında burada.)

Konuşmanın ileri safhalarında konuşulanlara otomatik ve aslında oldukça saçma cevaplar veren ve genelde hep susup dinleyen Chance’in bu suskunluğu altında da yine derin bir şeyler bulur Ben.  Diyalog şu şekildedir:

  Pek konuşmak istemiyorsun, öyle mi? Bunu anlayabiliyorum. Bir erkek her şeyini kaybedince öfke bir süre için mantığın önüne geçer. Ama bu fikir üstünde çalış.Onu sula. Gübresini ver.

Olur Ben. Peki.

– Eminim birkaç gün içinde yeni fikirler çiçek açacaktır.

Olur Ben. Peki

Şimdi gelecek olan diyaloglar Ben’den ekonominin durumu konusunda öneri almaya gelen filmdeki Amerikan başkanı Bobby, Ben ve Chance’in konuşmasını göstermektedir. Chance’a ekonomik açıdan iyileşme hakkındaki önerisi sorulur. Kahramanımız yine gayet alakasız bir şekilde, tek bildiği konuşma olan mevsimler ve bunların bitkiler üzerindeki etkisinden bahseder. Fakat onu dinleyen Ben ve başkan, Chance’in söylediklerine yine felsefi bir anlam yükleyerek onu adeta bir ekonomik defaymışçasına yüceltirler.

 

–  Ben’le aynı fikirde misiniz, yoksa geçici teşviklerle büyümeyi artırabilir miyiz?

 –  Kökler zedelenmedikçe bir şey olmaz. Ve bahçede her şey yolunda gider.

 –  Bahçede mi?

 Evet. Bahçede, büyümenin bir mevsimi vardır. Önce ilkbahar ve yaz gelir…

Ama sonra sonbahar ve kış… Sonra yine ilkbahar ve yaz olur.

İlkbahar ve yaz?

 Evet.

 Sonra da sonbahar ve kış?

 Evet.

 Sanırım genç arkadaşımız şunu söylemek istiyor: Doğanın mevsimlerini ister istemez kabulleniyoruz ama ekonomimizin mevsimleri canımızı sıkıyor.

 Evet. İlkbaharda her şey büyür.

 Bunun uzun süredir duyduğum en ilginç ve iyimser görüş olduğunu söylemek zorundayım. Bu sağlam görüşlerinize hayran kaldım. Senatoda eksikliğini çektiğimiz şey de bu. Gitmeliyim. Bu ziyaret çok aydınlatıcı oldu.

 -Evet, öyle.

Chance, birbirini takip eden komik fakat düşündürücü olaylar sonucu artık ülkede inanılmaz popüler isim haline gelmiştir. Tüm medya, başkanı bile korkutan bu adamın politik, siyasi ve ekonomik fikirlerini almak için adeta yarışmaya başlar. İşte aşağıdaki diyaloglar da Chance’in çok ünlü bir TV programında, sunucuyla konuşmalarını yansıtmaktadır:

 

-Bu kadar kısa zamanda davetimizi kabul ederek başkan yardımcısının yerini aldığınız için teşekkür ederim.

 -Evet.

 -Başkan’a yakın çalışan buna karşın pek tanınmadan kalmayı başaran sizin gibi insanlara rastlamak hep çok şaşırtıcı olmuştur. (Kimse tabii ki Chance’i tanımaz ya da bir kaydına ulaşamaz, zira Chance’in doğum belgesi ya da kimliği bile yoktur!)

 -Evet, çok şaşırtıcı.

 -Evet, tabii.

 -Sanırım bundan böyle tanınmayan biri olarak kalamayacaksınız.

 -Güzel.

 -Sanırım, Başkan’ın söylediğine göre onun ekonomik görüşü ile hemfikirmişsiniz.

 -Hangi görüş? (Burada herkes, Chance’in başkanın politik görüşüyle alay ettiğini sanıp güler. Oysa ki bizim Chance, cidden muhabirin ne demek istediğini anlamamıştır. Zira bırakın dünya görüşünü, dünya hakkında hiçbir şey bilmemektedir.)

 -Başkan bu ülkenin ekonomisini bir bahçeye benzetti ve bir düşüş döneminden sonra

doğal bir büyüme dönemi yaşanacağını söyledi( Başkan, Ben ile görüşmelerinde Chance’in söylediklerini alıp halka konuşma gerçekleştirmiştir daha önce çünkü.) 

 -Evet. Her şeyin büyüyüp güçlenmesi mümkün.Ve bin bir türlü yeni ağaç ve yeni çiçek için yeterince yer var.

 -Yani demek istediğiniz bu, bahçede yaşanan bir mevsimden başka bir şey değil.

 -Evet.Bir bahçenin bakıma ve sevgiye ihtiyacı vardır. Ve bahçenize sevginizi verirseniz her şey büyür. Ama ilk önce bazı şeylerin solması gerekir. Bazı ağaçlar ölür…(Burada sunucu ülkenin ekonomik durumundan bahsederken, Chance aslında gerçekten sadece tabiat hakkında konuşur. Yine Chance’in söyledikleri altında derin anlamlar bulunur, sadece bilinen doğa düzeninden bahseden Chance, ” dehasıyla”herkesi büyüler.)

 

Bu esnada o TV programını Chance’i evden çıkaran erkek avukatın sevgilisi de izlemektedir. Ağzında diş fırçasıyla yatak odasına gelen ve yaşlı adamın evinde gördüğü saf bahçıvanı, yani Chance’i televizyonda bulan avukat çok şaşırır. Kız arkadaşıyla diyalogu oldukça komik ve oldukça ironiktir.

 

-Bu o gardenyacı.

– Evet, Chauncey Gardiner.

– Hayır, gerçek bir bahçıvan.

 -Bahçıvan gibi konuşuyor. Ama bence çok zeki biri.


  Burada TV programı yeniden ekrana gelir.

Sunucu:

-Bu gerçekten çok ilginç. Peki ya kötü mevsimler?Sizce bir ülkenin, kriz dönemlerinin aşılmasını sağlayacak bir lidere ihtiyacı yok mu? Bizi iyi mevsimlerde olduğu kadar,

kötü mevsimlerde de yönlendirecek bir lider…

 -Çok iyi bir bahçıvana ihtiyacımız var. Ve Başkan’a katılıyorum. Bahçenin bakıma ihtiyacı var. Bu güzel bir bahçe.  Ağaçları sağlıklı…

Diyaloglardan da örnekler verdikten sonra, film hakkında daha fazla bir şey anlatma gereği duymuyorum. Zira bu muhteşem film, içindeki diyaloglar ve senaryosunun inanılmaz zeki ironisi ile her şeyi anlatmakta; temelsiz düşünceler, günümüz toplumunun yetiştirdiği boş beyinli bireyler, ambalaj insanları ve sistemleri (Her şey sadece süslü bir ambalajı olunca beğeni görüyor çünkü!), popüler kültür ile beyni sulanmış toplumlar,  doğadan kopmuş ve kendine yabancılaşmış bireyler, özneyken nesne olmuş insanoğlu hakkında en sarsıcı mesajları inanılmaz bir ustalıkla ortaya koyabilmektedir.

Herkesin arşivinde bulundurması şart olan bir baş yapıt olmasının yanında, sadece bir film değil; bir hatırlatıcı, insanı sarsıp uyuduğu uykudan uyandırma çabası olan Being There filmiyle ilgili yazımı bitirmeden önce, son olarak filmdeki önemli karakterlerden birinin cenazesinde okunan ve yine bu karakter tarafından ölmeden önce yazılan yazıyı (Cenazede bu yazıyı Başkan Bobby okumaktadır.) sizinle paylaşmak istiyorum. Hayata dair inanılmaz mesajları olan bu yazı ve özellikle bu yazının son cümlesi; aslında her şeyi, filmin vermek istediği ana fikri en iyi şekilde açıklamaktadır:

”         Zengin olanlara ne ihtiyacım var ne de onlara karşı sabrım. Ama dürüst olmak gerekirse onların da bana ihtiyacı olmadığını kabul etmeliyim.

Saygı duyduğum insanlarla aramda siyasi farklılıklar olmasına üzülmüyorum. Buna karşın, felsefemizdeki farklılığın bizi uzaklaştırmasına üzülüyorum.

Neden bir türlü mutfak personelimi, bazen bir kase kırmızı biberi dört gözle beklediğime inandıramadığımı asla kavrayamadım.

Arkadaşım sözünü duyduğumdan çok, ”efendim” sözünü duydum. Ama sanırım, zenginliğin başka ödülleri  de var.

Krallarla tanıştım. Bu görüşmeler sırasında aklıma garip düşünceler geldi.”Onu koşuda geçebilir miyim acaba?” ” Bir topu ondan uzağa fırlatabilir miyim? ” Görünüşümüz nasıl olursa olsun, hepimiz birer çocuğuz.

Mavzerinizi yükseltmeniz için nişangahınızı alçaltmanız gerekir. Size ne söylenmiş olursa olsun adil alışveriş diye bir şey yoktur.

Maddi açıdan çok zengin bir hayatım oldu. Fakat; son derece fakir olmayı düşünürek uykusuz geceler geçirdim.

Çok yaşadım, çok zorluklar çektim. Küçük adamlarla uğraştım, çıplak doğduğumuzu ve çıplak öleceğimizi ve hiçbir muhasebecinin hayatı lehimize çeviremeyeceğini unutan adamlarla.

Çocukken, Tanrı’nın insanları kendi görüntüsünde yarattığını öğrendim. Bunun üzerine ayna imalatına başladım.

Güvenlik, sükunet, hak edilmiş bir uyku… Amaçladığım her şey yakında gerçek olacak.

Hayat, aklın geçirdiği bir evredir!

 

 (Konuşma sırasında Chance cenazeden uzaklaşır ve yakındaki nehir kıyısında kırılmış dallara ve ağaçlara dokunur. Birden  derin olan nehrin üstünde!!! yürümeye başlar. Nehrin üstünde yürümek… İşte o an cidden sarsılırız. Çünkü  hayat gerçekten de yalnızca aklın geçirdiği bir evreden ibarettir!)

 

———–SON———–

                            

 

Bir Cevap Yazın