Naçizane

HAYATIN YETERSİZLİĞİ

1 Mins read
Naçizane

HAYATIN YETERSİZLİĞİ

1 Mins read

Manisa’da şehir içi minibüsündeyim. Saat 21.30. Üniversiteden eve dönüyorum. Minibüs o kadar dolu ki hareket edecek yer yok. Her zamanki hali…

Minibüs ilerlerken gözlerim yavaşça kararmaya başlıyor. Her yer bulanıklığa bürünüyor. Işıklar karanlığa gidiyor. Tıpkı siyah-beyaz televizyonlardaki görüntüleri andırıyor ortam. Sesler anlamsız bir gürültü sanki. Başımın tamamı uyuşmuş gibi sızlıyor. Ben hala ayaktayım. İçimden tekrar ediyorum; güçlüsün sen, düşmek yok! Bütün gücümü ayakta kalmaya harcıyorum. Minibüs boşalıyor. Boş bir yer bulup oturuyorum. Soğuk ter kaplıyor tenimin bütün yüzeyini. Üşümeye başlıyorum. Yaşam ile ölüm arasındaki çizgiye hayatımda ilk kez bu kadar yaklaşıyorum. Yaşamak için değil mi bu hayat?

Minibüs garaja geldiğinde iniyorum. Polis karakolunun önünden geçip garaja giriyorum. Bir kadın boş bir bavul ve uzun saçlarıyla yalnız bir şekilde bekliyor otobüs vaktini.

Kendimi otobüsün içine atıyorum. Yaşadıklarım, kocaman toprak üzerindeki tek sarı bir ağaç gibi hatırlatıyor bana hayatın yetersizliğini. Ellerim cebimde bekliyorum otobüsün kalkmasını. Herkes ceplerinden çıkardığı saate durmadan bakıyor, sevmek ise diğer ceplerinde taşımak istedikleri başka bir saat.

Otobüs hareket ediyor. Kasvetli gökyüzünü yanımıza alıp çıkıyoruz yola. Otobüste bir uğultu var, herkes biten günün ardından yaşadıklarını paylaşmanın amacında. Radyoda birkaç şarkı sonra Athena grubunun “son defa” parçası çalıyor. Nasıl da rastlantılar üzerine kurulmuş hayat…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: