İDARİ GÜÇ VE KAYNAĞI

 Yüzölçümü 814.578 km2 olan vatan toprağından asla taviz verilemez, çoğu alınır ama bir çakıl taşı dahi verilemez. Sadece Türkiye için geçerli olan bir durum değildir bu. Kara sınırımız olan komşularımız Suriye, İran, Irak, Gürcistan, Ermenistan, Yunanistan, Bulgaristan, Nahçıvan da kendisi için aynı şeyi düşünmektedir. Bu durumda herkes aynı şeyi düşünüyor ve diğer komşularının da aynı şeyi düşündüğünü biliyorsa esas amaç devletin gücünü ve sınırlarını en iyi şekilde koruması, asker temin ettiği halkı kendisine bağlı tutması ve onu her yönden geliştirmesi gerekmektedir.

 Vatan, sadece bir halkın yaşadığı, siyasi sınırları olan kara parçası katiyen değildir. Vatan denen kavram devlet denen gücün, belli bir merkezden yeti ve yetki seviyesinin azalmadan ulaşabileceği en uç noktadır. Devletin yetileri ve yetkilerinin, diğer bir deyişle olanaklarının ve idare gücünün zayıfladığı noktada devlet o alana vatan diyemez. Bu anlayışla gidilmeyen köy sizin değildir. Bu yüzden idari gücün tam karşılığı hiçbir zaman askeri güç olamaz; tanklar, uçaklar, füzeler ya da eğitimli askerler olamaz.

Kurtuluş Savaşı bir idari güç savaşıydı. Ne eğitimli asker ne de karşı tarafın sahip olduğu mühimmata sahip olunan bir savaştı. Askeri güç çelimsiz ama idari güç o anki koşullara rağmen oldukça büyüktü. Herkes bilir ki, o anki dönemin asıl idari güce sahip olması gereken İstanbul Hükümeti iken, halkın idari güç olarak kabul ettiği, Ankara Hükümeti idi.

İdari gücün o anki anlamı halkın kendi toprağını savunması, düşmanı bertaraf etmesinin gerekliliğiydi. Durumlar ne kadar sisli ve karanlık idiyse de hedef berraktı. Ankara Hükümeti ve Büyük Millet Meclisi halkın idaresini mutlak bir şekilde üstlenmişti. İşin içinde vatan aşkı da dense zorlama tabii olarak vardı. Ankara zorlamasa halk birbirini zorluyor, teşvik ediyordu. Ölüm korkusu muhakkak, şehadet hakikat olsa da her şeyin bir manası vardı.

 Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sona ermesi, düşmanın yurttan atılması halka yeterliydi. Savaşta kendisini idare eden kuvvet artık eski düzenine dönebilirdi. Padişahının basiretsizliğinden çok çektiyse de onurlu bir vasi yerini alabilirdi. Hilafetin devamı da ancak bu şekilde gerçekleşebilirdi.

 Çoğunun tarımcılık ve hayvancılıktan başka bir şey anlamasına fırsat verilmeyen halka, daha önce bırakın duymayı aklına fikrine getirmediği bir hak veriliyordu. Artık kendi kendinizi yönetin deniliyordu. Türkiye Cumhuriyeti adı altında milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimine geçilmişti.

 Milletin seçtiği vekillerin oturduğu yerler yumuşadıkça kalp katılaşmaya, halkı için yaptıkları azalmaya başladı. Kendilerini kimin seçtiğini unutur oldular bırakın devletin idaresini kendi idarelerini bile sağlayamaz olduklarını kanıtladılar.

 İdari gücün cumhuriyette özellikle temsili demokrasiyle yönetilen devlet rejimlerinde çıkış noktası meclistir. Türkiye Cumhuriyeti’nde de Türkiye Büyük Millet Meclisi bu görevi üslenmiştir.

 Devletin gücü, kudreti, rejimi hakkında kafalarda soru işareti oluştuğunda bunun sorumlusu başta hükumet olmak üzere meclisteki tüm mebuslardır. “Eğer bir devlet tam ve gerçek bir devletse, onun güç ve kuvvetinde içerden ve dışardan kimse şüphe edemez. Şüphe, kuşku ve endişe başladıysa bu; o devletin erimeye ve zaman içerisinde de çürüyüp yok olmaya sürükleneceğinin açık belirtisidir. Bunu olaylar ve şartlar hızlandıracaktır. Fazla söz gerekmez, sıradan tarih öğrencisi bile bunu bilir.” Osman Pamukoğlu

 İdari gücü Türkiye Cumhuriyeti’nde koruyan iki temel kavram vardır. Biri anayasamızda yer alan değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen devletin yapısı, yönetim biçimi ve sistemini içeren maddeler; diğeri ananelerimizdir.

 “Ülke elden gidiyor ve rejim değişiyor.” endişesini ortaya atanlar, korkaklık ve zayıflıklarından bu sözü sarf ediyorlardır. Devlete inancı kalmasa bile başta kendine ve halkına inancının yok olması “Biz yok olmaya hazırız, hadi bizi bitirin!” söylemiyle eş değerdir. Az önce bahsi geçen Kurtuluş Savaşı öncesinde de mandacı, vatanlarını önce kafalarında işgal ettirenler bir imparatorluğu bitirmişlerdir. Türklerin, on altı devlet kurmuş, kökleşmiş bir milletin, son kurduğu devletin yok olma endişesini taşıması son derece yanlıştır. Atalarımızın dediği gibi “İl gider, töre kalır.” O yüzden bu tür söylemlerde bulunan insanların idari gücü oluşturamayacağı açıkça ortadadır. İdari gücün kaynağı halksa, halka güvenilecek, sahip çıkılacak, eğitim verilecek ve en önemlisi halka adelet getirecek! “Halka güven veren halktan güç alır.”

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütte bulunduğu gibi “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.”

Bir Cevap Yazın