İMZA; YOL ARKADAŞIN

Evvelden ezele, karadan denize

Şarktan Garba, yedi kıtaya

Asırlara uzanan bir yolculuktu bizimkisi.

Başım, yaşım, yol arkadaşım…

Semerkant’taki yaşlı kadının tarihi hapsetmiş gözlerine

Sarı, Boşnak oğlanın yüzündeki hınzır gülüşe

İberya’dan Sibirya’ya,

Orta Çağ’dan, Yeni Çağ’a akan bir yolculuktu bizimkisi.

Sırdaşım, aşım, yol arkadaşım…

Ayaklar çıplak, üstler yırtıktı

Kuşanarak Hakk’a olan inancı, çıkmıştık yola

Sendelesek de düşmedik Kuzey Rüzgârı’nda.

Yollardan geçtik, yoldan çıkanlara aldırmadan

Takip ettik damlayan kanı, çakıl yorgunu ayaklardan damlayan

Önümüze düştü yapraklar; o yapraklar ki gözümüz oldu

Şarkın türküleriydi dalgalar; gözlerimiz doldu

Ağlamadık…

Kıyısından geçtiğimiz Nil’in suları yetiyordu zaten,

Hayatın da başındaydık; dedik, ‘’Daha çok erken!’’

Babamızın gürleyen, boğuk sesiydi Amazon’da yıkandığımız yağmurlar

Anamızın yaslandığımız şefkat dolu göğsüydü aşılan o dağlar.

Himalaya, Alp, Andlar,

Beni senden başka kim anlar; söyle arkadaşım…

Mayalar, Asurlar, İnka, Uygur ve Hunlar,

Tarihi gözlerinin kadehinde içtim ben arkadaşım…

Akşam vakitlerinden biriydi

Girmiştik siyahlarla renkli, mahzun Nijerya’ya

Kapkara tenli, gözleri aydınlık bir kız çocuğu; adı Naya

Tanrıya hayranlık duymakmış isminin kendi dilindeki anlamı

Az daha dikkatle baksalardı koyu gözlerine, okunurdu tüm yaşamın anlamı

Kemikleri sayılan, esmer ellerinde uyuyan sapsarı kediyi okşadık

Naya’nın bin kazaktan daha sıcak gülüşünü bohçamıza sakladık

Yürüdük…

Devam ettik bu çağlara bedel  yolculuğa

Sonunda indik Orta Doğu’ya.

Toplar, tüfekler, anaların ağıtları ve anlatılamaz bir acı

Utançlarından saklanmak için mi bilmem

Dikiyorlardı birileri yüz binlerce Garkad Ağacı.

Oysa limon kokusu geliyordu burnumuza

Düşlerimizdeydi bir hüzünlü Limon Ağacı.

‘’Beni gemi tutar,’’ demiştin,

Biraz yüzdük, biraz içtik okyanusu

Görmek istiyorduk ikizleri ile meşhur Brezilya kasabasını

Paulo Sauthier’e  vardığımızda güneş batıyordu, boyayarak kızıla karayı

Öyle bir kızıldı ki; selam ediyordu bize Barbaros’un sakalı

Kasabada rüzgâr esiyordu delice, tende kalıyordu tortusu

Yeni bir gizemi fethedecektik, arkamızdaydı Fatih’in ordusu

Kısası, uzunu, esmeri, sarısı, kimi toplu kimi sıska

Her yerde ikiz vardı;  evlerin önünde, dükkân ve mağazada

Paulo ve Pedro, Marcelo ve Mauro, Edmina ve Eduarda…

Sorduk neymiş sebebi

Dediler, ‘’Araştırılıyor; ama kasabadaki su olsa gerek nedeni!’’

Güldük…

Bir kuyu suya bağlanıyordu, yüce Allah’ın mucizesi

Selamlayarak çifter çifter hepsini,  çıktık yine yola.

Nereler gitmedik, farklı isimde, farklı renkte kimleri sevmedik ki…

Buzlarla kaplı kıtaya, çekik gözlülerin diyarına, kangru ve koalaların topraklarına…

Tüm bunları gören nasıl inanmazdı Allah’a!

İnanmayanlara acıdık biz arkadaşım!

Az gittik uz gittik ve bir gün sen gittin arkadaşım…

İki kıtanın güzeli, çağları aşan nazlı zarafeti,

Semasındaki cenneti, suları Kevser olan denizi,

Büyülü yedi tepesi ile İstanbul’daydık

Özlediğimiz toprakta;  ağlamaklıydık

Yine çıkacaktık yola, durmak yarışır mıydı bir seyyaha?

Çekmek için şehrin tarihini ciğerlerimize

Kalıyorduk Galata Kulesi karşısında bir misafirhanede

Gitme vaktinin geldiği o hüzünlü gündü

Sanki yüzyıllar bir gün, Fatih’in fethi daha dündü

Sabah uyandım, baktım yattığın yer döşeğine

Yoktun yattığın yerde, abdesthane ve bahçede

Birlikte asırları tattığım, yaşsız yaşlara bastığım…

Sordum seni herkese;  meraklı yaşlı hanıma, konuşkan bakkala

Yoktun…

Hava kararıyordu çıkmalıydık yola

Sensiz gitmek yakışır mıydı yol arkadaşına?

Misafirhaneye girdim dönmüş olma ihtimalinin verdiği umutla

Yoktun…

Kararmaya başlamıştı hava, baktım seni düşünerek Galata’ya

Bir tüy düştü yukardan, birden

Beyaz, bembeyaz, büyük bir tüy haddinden

Galata Kulesi’nden düştü, pencereden sarkan elimin avucuna

İşte o an nerde olduğunu, baktım kararan havaya

Kuş olmuştun İstanbul’un sihirli semalarında

Her yolculuğun başladığı, bittiği ve yeniden başladığı diyarda

Beyaz kanatlarınla uçuyordun,

Her kanat çırpışında can buluyordu  Hezarfen Ahmet Çelebi

Bir yerlerde yazıyordu senin hikayeni, seyyahların seyyahı Evliya Çelebi

Git diyordun bana belli, durmaz bir gezginin ayağı

Ayaklarımı alarak çıktım, kararmıştı dışarısı

Ayaklarım kılıçtı, inancım ise kılıfı

Düşünebilir miydin kılıcı, olmadan yanında kını?

Cebime koyarak senden kalan o beyaz tüyü

Ve dönerek yola senin gözlerinde değerlenen yüzümü

Yürüdüm…

Sensiz ama seninle,  dostluk, inanç ve sevgiyle

Ve hatırladım tüm anıları,

En çok da o bir anı…

Uykuya yüz verilmeyen molalardan biriydi,

Sonunu getiremediğimiz bir film izlemiştik hani seninle

Repliği vardı; hoşuna gitmişti, aynen şöyle:

‘’Biz varız; çünkü birileri bizi düşünüyor!’’

Gülmüştüm ben;  anlamının derinliğini anlamadan

Üzerine belki de düşünmeden

Susmuştun sen; benim adıma özür diliyordun belki de

Düşündüğün için beyninde var ettiğin binlerce kişiden

Şimdi…  Cebimde senden kalan o beyaz tüyle yürüyorum

Ve aynı repliği düşünüyor, yüne gülüyorum

Ama anlamadığımdan değil; anlamının tadına vardığım için bu defa

Beynimden geçiyor her şey ve herkes ; ikizler, sarı oğlan ve Naya

‘’Biz varız; çünkü birileri bizi düşünüyor! ’’

Ve ben en çok seni düşünüyorum…

Geçiyorum geçtiğimiz yollardan, içiyorum içtiğimiz sulardan

Akıyorum Niagara Şelalesi’nden, And Dağları’ndan

Ulan Batur’daki göçebe kadının nasırlaşmış ellerinin damarlarından

Yollardan geçtikçe, kendimden geçiyorum

Yollardan geçtikçe sana yaklaşıyorum

Adını, yaşını, cismini unutsam da arkadaşım

Sesini, sendeki asıl seni unutmadım asla

Kıtaları aşıyorum, denizleri içiyorum

Senle geçilen vadilerden sensiz geçiyorum

Ama seni hep düşüncemde var ediyorum

Aklımda o halin gezinir;  yürürken yukarı bakardı hep başın

Gözlerinle resmini çiziyordun demek

Şimdi kuş olup üstünde uçtuğun semanın

Başın…

Yukarı bakardı hep o mağrur başın…

Birlikte şehirleri geçip kıtaları aştığım

Ah o başın…

Düşen şehirler gördük bir kere düşmedi önüne başın

İmza; sessiz yollarda hala sesini işiten yol arkadaşın!

Bir Cevap Yazın