Naçizane

İNSANLAR İSTATİSTİK OLUNCA PARTİLERDEN KİME NE?

7 Mins read
Naçizane

İNSANLAR İSTATİSTİK OLUNCA PARTİLERDEN KİME NE?

7 Mins read

     Bizler, bu vatanın evlatları pek garip bir topluluğun üyeleriyiz. Uçlarda olmayı hastalık derecesinde çok seviyoruz. Siyasetten ekonomiye, futboldan müziğe ne tür bir konuyla karşılaşırsak karşılaşalım sınırlarımızı belirliyor ve onların dışına çıkmadan köşelerimizi sivriltebildiğimiz kadar sivriltip yorum yapmaya başlıyoruz. Ya kahramanlar ya kepazeler üretiyoruz, ötesine tahammülümüz yok. Bir insanı yahut bir kavramı savunacaksak tüm eksikliklerini görmezden gelmek için elimizden geleni yapıyoruz, karalayacaksak üzerine hiçbir güzellik konduramıyoruz. Bizim yerimize bunu yapmaya kalkan biri olursa, bir şeyi iyi ve kötü yanlarıyla görmeye ve göstermeye çalışan çıkarsa karşımıza onu da yaftalıyoruz; kararsızlıkla, inansızlıkla, hatta döneklikle.

     Kadınları pek çok konuda anlamakta güçlük çeken biriyim. Bunlardan biri de üşüyeceklerini bile bile kış günü ince yahut dekolteli giysiler giymeleridir. Centilmen bir erkek varsa yanlarında sırtlarından ceketini çıkarır verir ama çoğunlukla işe yaramaz bu da. Gerçekten de üşür ve hasta olurlar. Sonra ceremesini hem kendileri çeker hem size çektirirler. İşte biz de aylardır açıla açıla bir hal olduğumuzdan kapanmak için birinin ceketine ihtiyaç duyar hale gelmiştik ki anayasa mahkemesi sağ olsun yardımımıza koştu. Demokratik açılırken anayasal kapandık, huzura erdik.

      11 Aralık Cuma günü Anayasa Mahkemesi uzun zamandır tartışılan bir konuya son noktayı Demokratik Toplum Partisi’ni kapatarak koydu, lakin bu öyle bir nokta oldu ki zamanlamasından biçimine kadar pek çok konuda yorumlara neden oldu. İlk akla gelen yorum hükümetin uygulamaya koyduğu(!) demokratik açılıma engel olduğu, bu kararın büyük bir provokasyon olduğu yönündeydi. Parti kapatmanın çağ dışı oluşundan dem vuranlar oldu. DTP’yi Öcalan’a yakınlığından ötürü eleştirenler ve kapatmayı haklı görenler olduğu gibi Öcalan’ın barıştan yana olduğu ve kapatmanın barışa darbe vurduğunu söyleyerek kararı eleştirenler de oldu. İşin daha ilginç yanı Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç da karar oy birliğiyle verilmiş olmasına rağmen kararı eleştirir gibi bir açıklama yaptı. “Siyasetçiler bizden siyasi tavır almamızı beklemesin, mahkemeler hukukun yükünü çeker siyasetçiler siyasetin.” derken adeta gerekli anayasa değişikliklerini yapmadığı için hükümeti suçladı. Milletvekilliği düşürülen iki kişiden ve siyasi yasak getirilen otuz yedi kişiden biri olan Ahmet Türk’e verilen cezanın Kürt siyaseti için büyük bir kayıp olduğunu söyleyenlerin yanı sıra son zamanlarda yaptığı açıklamaların daha büyük bir cezayı gerektirdiğini iddia edenler de oldu. Partinin kapatılmasının ardından geriye kalan on dokuz milletvekili istifa edeceklerini öne sürdü fakat daha sonra Öcalan’ın da isteği doğrultusunda hareket ederek bu karardan vazgeçti. Bu cephede son gelişme Ufuk Uras’ın da katılımıyla Barış ve Demokrasi Partisi çatısı altında yeni bir grup kurulması kararının verilmesi oldu. Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta girişte sözünü ettiğim sivri köşeler olacak. Kararın doğru yahut yanlış oluşunu tartışırken, DTP’yi eleştirirken yahut DTP’ye sahip çıkarken hep durduğumuz tarafı yüzde yüz doğru kabul ederek karşı tarafa hiçbir haklılık payı bırakmadık. Ahmet Türk’ü demokrasi şehidi gibi gösterenler ve terörist olarak görenlerden başka kimsenin konuşmasına izin vermedik. Karşımıza aldığımız kitlelerin sözlerine onlardan daha fazla kulak verdik, düşmanlarımızı(!) orta yolculardan daha muteber bildik. Kalktık bir de bu iklimde demokratik açılımlardan konuştuk, demokrasinin ilk şartının anlayış olduğunu hatırımıza getirmeden.

      DTP’nin kapatma davası süresince pek çok konu tartışıldı fakat süreci hızlandırdığına şüphe olmayan çok mühim bir olay kapatma kararından yalnızca dört gün önce cereyan etti. 7 Aralık’ta Tokat’ın Reşadiye ilçesi Sazak köyü yakınlarında devriye gezen jandarma aracına yapılan saldırıda yedi asker şehit olurken üç asker yaralandı. On yıldan uzun bir süredir terörist saldırılarla muhatap olmayan bir şehirde yaşanan olay haliyle ülke gündemine bomba gibi düştü. Her ölüm haberinden sonra mutat olduğu üzere yine acının büyük olduğu, faillerin muhakkak hesap vereceği açıklamaları yapıldı. Hükümeti suçlayanlar oldu, DTP’yi suçlayanlar oldu, CHP ve MHP’yi suçlayanlar oldu, provokasyon diyenler oldu. Ağzı olan konuştu, herkes kendince bir sorumlu buldu ama gördük ki kimsenin derdi o yedi canın tek tek kendisiyle ilgili değil. Baronlar kurban istemiş, istekleri yerine gelmişti o kadar. Ocağına ateş düşenler için baronların kimler olduğunun ne önemi var ki? Yedi bir istatistik olarak kayda geçti, ölenlerin isimleri gazetelerde haber değeri taşıdığı için yazıldı ve sonra üzerleri çizildi gitti. Zira bizler insana birey olarak değer vermek nedir bilmeyiz.

     Bilseydik Zonguldak’ta göçük altında kalanlardan, Tuzla’da can verenlerden, kot taşlama atölyelerinde silikozise yakalananlardan dersler çıkarırdık da Bursa’da on dokuz kişi maden ocağında can vermezdi, belki. Kadere inanabilirsiniz –ben de inanıyorum-, Allah’ın takdiri diyebilirsiniz –ben de diyorum-, “Kaza geliyorum demez.” diyebilirsiniz, ama bunu derseniz halt edersiniz; çünkü bu kazalar bangır bangır bağırarak geliyorlar. Kulaklarımızın zarı yırtılmadığını göre duymuyorsak bu çığlıları ar damarımız çatladığından olsa gerektir. 10 Aralık’ta, Bursa’nım Mustafakemalpaşa ilçesinde 220 metre derinlikte bir maden ocağında göçük oluyor ve mahsur kalan on dokuz kişi hayatını kaybediyorsa; ortalıkta ihmal iddiaları dolanıyorsa; basınç ölçümünün doğru yapılmamasının faciaya sebep olduğu söyleniyor ve elektronik ölçüm cihazlarının maliyetleri dolayısıyla yalnızca büyük maden ocaklarında bulunduğu söyleniyorsa; uzun lafın kısası kar zarar hesabı bir maden ocağında çalışan işçilerin hayatlarından daha fazla öneme haizse ben başka bir olasılık düşünemiyorum. Kaza geliyorum der, yeter ki duymak için yüreklerimizi açık tutalım.

     Canların sayılarla ifade edildiği, ölümlerin ancak istatistiksel değer taşıdığı bir ülkede şikayetini ettiğim şey ne komik değil mi? Öyle ya bizler canını kurtarmak için teslim olmuş askerlere ölmediği için ceza veren hukuk sistemine sahip bir memlekette yaşıyoruz. Bundan iki yıl önce, 21 Ekim 2007’de Dağlıca’da on iki askerin şehit olduğu, on yedi askerin yaralandığı çatışmada teslim olan sekiz kişinin yargılanma süreci onuncu duruşmada nihayete erdi. Sanıklardan(!) Ramazan Yüce alenen askeri itaatsizliğe teşvik suçundan iki buçuk yıl hapis cezasına çarptırılırken; uzman çavuş Halis Çağan’a bir yıl sekiz ay, diğer altı sanığa bir yıl üç ay görevi ihmal suçundan hapis cezası verildi. Yanlış okumadınız, bu sekiz asker çatışmada ölmedikleri, teslim oldukları için cezalandırıldılar. Oysa ne olurdu çatışmada ölen asker sayısı on iki değil de yirmi olsaydı? On iki ile yirmi arasındaki sekiz farkın ne önemi var ki? Bulmacalarda yedi fark sorulur, çatışmalarda sekiz fark olmuş, ne ki? Farkındayım, espri yapılmayacak kadar hassas bir konu bu. Gelin görün ki tüm bunların şaka olmadığına inanamıyorum ben. Üstelik bu rezalete kimsenin ses çıkarmamasına, bir iki haber ajansının dışında hiç kimsenin konuya değinmemesine söyleyecek söz bulamıyorum. Söyleyecek söz bulamadığım bir diğer konu da askeri yetkililerin ikiyüzlülüğü. Şu sıralar askere sataşmak kolay olduğu için, fazla cesaret gerektirmediği için yazabiliyorum bu cümleleri belki ama ben bu ikiyüzlülüğe senelerdir tahammül edemiyorum. Senelerdir dini özgürlüklerin yaşanması konusunda bir numaralı engel olmuş bir kurumun yeri geldiğinde dini referansları kullanmaktan geri durmaması, şehitliği tekeline alması ve bir onur olarak gösterebilmek için elinden geleni ardına koymaması, sonra da asker cenazelerinde yüz asmaları kanıma dokunuyor.

      Bu sayıda haberden çok kendi yorumlarımı yazdım, biliyorum. Neyleyeyim ki insanın insan olarak değer görmediği bu kadar olay üst üste gelince kendimi tutamıyorum. Buraya kadar benim yorumlarıma tahammül edebilenler varsa onlara bir üstadın dilinden veda etmek isterim. Daha iyi haberlerle görüşmek dileğiyle…

 

“Bir idamlık Ali vardı, asıldı;

Kaydını düştüler, mühür basıldı.

Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.

 

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;

Bahçeye diktiği üç beş karanfil.”

 

Necip Fazıl Kısakürek, Zindandan Mehmed’e Mektup

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: