58. SayıSinemahsül

JEAN JACQUES İN İSTİKLAL GEZİSİ

30 Mins read
58. SayıSinemahsül

JEAN JACQUES İN İSTİKLAL GEZİSİ

30 Mins read

”Yalnız Gezenin Düşgenleri” eserinde 10 tane gezisini anlatan ünlü Fransız düşünür, filozof ve yazar  Jean- Jacques Rousseau, 230 sene sonra uyanıp günümüz İstiklal Caddesi’nde gezseydi düşünceleri ve izlenimleri neler olurdu?

230, tam 230 sene sonra nerede olduğumu bilmeden, dışarıda nasıl bir yaşamın akıp gittiği konusunda en ufacık fikre dahi sahip olmadan, hangi dilde evirildiğini bilmediğim meçhul bir coğrafyada sonunda uyandım. Terk edilmiş bir laboratuarda, terk edilmiş eşyaların ve deney malzemelerinin yanında uyandım. Uyandığım yerin perdeleri kapalı ama yaşadığım hayatın kırgın geçen son 20 senesi boyunca ruhum ilk defa perdelere inat bir aydınlık içinde. Çiçekleri incelerken, doğayla bütünleşirken ya da yalnız gezen olarak toplumdaki onca kirli yüz ve ruha inat bir temizlikte düşler kurarkenki heyecan var içimde ve uyuduğum 230 seneyi kapsayan 230 adet çuval dolusu umut… Dediklerimi takip edemiyorsunuz sanırım… Suç benim! 11. gezimi, belki de nihai gezimi gerçekleştirmeden önce içinde bulunduğum durumu size kısaca anlatmak istiyorum.

Yanlış anlaşıldığım yahut anlaşılıp da bazı menfaatlere ters düşebilecek noktalara değindiğim için dışlandığım bir çağa olan küskünlük ve çıkarların, asla hedefini şaşırmayan bozuk niyetlerin ortasında kalan ben, yalnız gezen olarak yaptığım onca gezinin ardından aklıma çılgınca bir fikir düşmesine izin verdim. On birinci gezimi, nihai gezimi; başka bir çağda, beni anlamayan çağdaşlarımın aksine, asırlar sonra yazdıklarımı okuyup anlattıklarımı anlayabilmiş ve modern dünyanın çıkmazlarından kopup doğayla ve kendi özüyle bütünleşebilmiş, gerçek anlamda bilen ve öğretmekten ziyade önce kendi anlayabilme ilkesini felsefe edinen insanlarla dolu olduğunu ümit ettiğim 21. yüzyılda gerçekleştirmek hayali ile çılgınca bir girişimde bulundum. Anlaştığım çok nadir çağdaşlarımdan bir bilim adamının sonuçları belirsiz bir deneyine ortak olmayı ve kendisinin geliştirdiği bir aletle 230 sene kadar dondurulup fani ömre inat, çağlar sonra uyanıp 21. yüzyılda gördüklerimi 18. yüzyılın insanı olarak son bir gezi yazısında ifade etmeyi kabul ettim. Nerede uyanacağım konusunda bana bir şey söylenmemesini özellikle istedim. Çağdaşlarıma inat yeni gelen çağlardaki insanların dünyanın neresinde olursa olsun 18. yüzyıldakilere oranla çok daha gelişmiş, çıkarlardan aranmış ve ruhani yönden ilerlemiş olduğunun getirdiği büyük bir umut ile bilim adamı çağdaşımın beni 230 senelik uykumdan uyandığım yer konusunda şaşırtmasını ondan bizzat ben rica ettim.

Evet, işte 11. gezim öncesinde durumum bu… Size on gezim boyunca kendimi ve yaşadığım dönemin insanları ve sistemi hakkındaki serzenişlerimi anlatan ben, 11. gezimde yeni doğmuş bir çocuk yahut derisini yeni değiştirmiş bir yılan tazeliği ve heyecanıyla, yaşadıklarımı aktaracak ve beni bekleyen belirsizlik içinde yürürken on gezime inat dağa bayıra kaçmadan, kalabalıklarda yürüyerek dönüşüm ve değişim gösterdiğini ümit ettiğim gelişmeleri aktarmaya çaba göstereceğim.

Uyandığım laboratuarın içine kısaca göz gezdirdikten sonra kim bilir kaç senelik olan saksılarda artık fosil haline gelmiş çiçekleri görerek içimin sızlamasına yüreğimdeki umuda rağmen engel olamadığımı itiraf etmeliyim.  230 sene kadar uyutulmadan önceki yaşamımın son senelerinde botanikle son derece ilgilenen yalnız gezen biri olarak, bana dost olan çiçeklerin ölüsünü tüm çıplaklığıyla gözlemlemenin ruhumu acıtması sanırım oldukça doğal. Ama yok, bu sefer incinmelerimin beni kalabalıklardan soyutlamasına ve yalnız gezen bir düşçü yapmasına izin vermeyeceğim. Neticede 200 küsür sene sonra dışarıda bir şeyler değişmiş ve çağdaşlarımın aksine bu çağın insanlarının ruhunda ve zihninde bir şeyler gelişmiş olmalı, öyle değil mi?

Uyandığım laboratuarın kapısını aralıyor ve taş merdivenlerden hayatımda ilk defa insanların arasına çıkarken, adeta koşar adımlarla ilerliyorum. Dış kapıya yaklaşırken baş döndürücü bir uğultu ve insan kalabalığının boğuk sesleri kulağımı doldurmaya ve insan tınıları bozuk bir senfoni gibi içeri dolmaya başlıyor. Nelerle karşılaşacağımı, hangi ülkenin hangi insanlarıyla karşılaşacağımı bilmememin ve beni bunca yıl kendinden uzaklaştıran insan kalabalığın ürküten atmosferine çıkacak olmanın tedirginliğinden ötürü; bir an gözlerimi kapatıp caymak ve 230 yıl yarı uyuyup yarı hayal kurduğum laboratuarın içine geri dönme ve beni yıllarca ayakta tutan düşlemlerime saklanma arzusuna kapılacak oluyorum ama hemen eski kararlılığıma geri dönüp derin bir nefes alarak gözlerimi aralıyor ve kendimi dış dünyaya atıyorum.

Ara bir sokakta olduğumu tahmin ederek yürümeye başlıyorum. Hava soğuk, kar serpiştiriyor. Enteresandır, yüzyıllar geçmesine rağmen doğa hep aynı kalıyor anlaşılan. 18. yüzyılda yukarıdan yağan kar yeniçağda aşağıdan yağmıyor. Bu fikrime içimden gülerek dış dünyaya sonunda adım atmanın ve iki asrı aşan bir aradan sonra karşılaşacağım dünyada beni nelerin beklediğini kestirememenin ürküntüsü ile fakat umuda yüzümü dönerek adım atmaya, rüzgara inat yürümeye devam ediyorum. Ara sokakta insanlar karşıma çıkmaya başlıyor. Ne garip, ne komik giysiler kuşanmış insanlar bunlar… Kendi garip giysilerine bakmaksızın bana garipseyen hatta dalga geçercesine süzen bir tavırda gözlerini dikip bakıyorlar. Kırılacak ve vazgeçecek gibi oluyorum ama sonra yeni bir çağda insanların ruhunun ve gelişmişliğinin değişmesini umut ediyorsam, giyinişlerinin de değişmesine ses çıkarmamam ve garipsemem gerektiğini anlayarak kafamdaki peruğuma ve onlara göre çağ dışı kalmış giysilerime şaşkın ve alaycı süzüşlerle bakan insanlara gülümsüyor ve ara sokakta kararlı adımlarla yürümeye devam ediyorum.

Ara sokağı aşarak yukarı doğru yürümeye başlıyorum. Ben yürümeye devam ettikçe sesler ve ayak sesleri de artmaya devam ediyor. Anlaşılan sonunda kalabalıkların bulunduğu ve gelişmiş çağın gelişmiş tüm o kalabalıkları ile karşılaşacağım mevkiye giderek daha yaklaşıyorum. Sonunda sesler dayanılmaz bir hale geliyor ve vücudum bana ardı ardına çarpmaya başlayan gövdelerden sonbaharda çaresizce savrulan yaprak misali bir o yana bir bu yana savrulmaya başlıyor. Sanırım nihayet kalabalıkların bulunduğu, aktığı caddedeyim. 11. gezimi çağları aşan bir düzlemde gerçekleştireceğim caddeye bakmadan önce, bana çarpmaya devam eden gövdelerin arasında gözlerimi kapatıyor ve umudu ciğerlerime çekerek derin bir nefes alıyorum ve gözlerimi açıyorum. Aman tanrım! Ben neredeyim böyle? Tüm bu kalabalık, tüm bu baş döndürücü gürültü, tüm bu yazılar, ışıklı tabelalar, tüm bu üzerime dikilmiş gözler, tüm bu garip tipler… Yoksa 230 sene uyuduğumu sanan ben, gelişmiş bir çağın özlemi ile uyuduğumu sandığım o süreçte ölü müydüm yahut geldiğim bu yer Kalvenist son bulan hayatımın Katolik sürecinde oldukça sert bir şekilde dile getirilen ve sürekli korku salınarak anlatılan cehennemin kendisi mi? Ama hayır, kar hala tenime dokunduğuna ve en önemlisi dokunacak bir ten mevcut olduğuna göre demek ki hala yaşıyorum. O zaman bu kabus dolu yer de neyin nesi? Ben nerde uyandım ve çevremde gördüğüm tüm bu değişimler de ne? Bu caddeden çıkmalıyım, evet adını bile bilmediğim bu caddeden çıkmalı; daha sakin bir yer, mesela bir çayır filan bulmalıyım. Caddenin başını görebiliyorum. Eğer oraya ulaşabilirsem sanırım her şey için bir umut olabilir. Etrafıma bakmaksızın hızlı adımlarla oraya yürüyeceğim ve daha sakin bir yer bulacağım. Evet, bunu yapacağım. Caddenin başı olduğunu düşündüğüm yere doğru yürüyorum. Aman tanrım tüm bu makinelerde ne? Atlar, at arabaları nerede? Süratli metal şeyler, adını bilmediğim hızlı şeyler, anıt gibi bir şeyin ilerisindeki caddelerin her yerinden bir çağlayan gibi akıp geçiyor. Hiç at yok, at arabası yok… Tanrım bu nasıl bir çağ? Anlaşılan o ki caddeden kurtulup anıtın etrafında akıp giden metal taşıma aletlerine doğru gitmemin imkanı olmadığına göre, sanırım burada kalmak ve nihayetinde de boylu boyunca uzanan bu caddeye girmekten başka bir seçeneğim yok.

 

Derin bir soluk alıp her şey son derece normalmiş gibi davranmaya ve o çağın insanları için çok normal olan bu hayatı 60 senedir tanıyan bir insanın sakinliğine bürünmeye çalışıp yürümeye, etrafıma bakınmaya ve ellerimi cebime güven almak istercesine sokarak sakin adımlarla yürümeye başlıyorum. Öncelikle yuvarlak bir alan içerisinde bulunan bir anıt gözüme çarpıyor. Anıt güzel ve göz doldurucu… Çevresinde de bir sürü insan var. Sanırım insanlar tüm korkunçluğuna rağmen bu yeniçağda, sanat eserlerine gereken değeri veriyorlar. Baksanıza çevresindeki kalabalığa… Ama bir süre sonra sanata ve esere değer veren bir çağın yeni üyesi olarak, artık ‘‘çağdaşım’’ sayabileceğim insanlara saygıyla bakacakken ve umutlarımı yeşertecekken bir şeyi fark ediyorum. Ne mi fark ediyorum? Kimsenin çevresinde toplandıkları anıta aslında dikkatlerini yöneltmediğini, hak ettiği ilgiyi göstererek bakmadıklarını… Herkes orada anıt dışında her şeye bakışını gezdirerek ya etrafına bakınıyor, ya birini bekliyor yahut da ellerindeki ne olduğunu anlayamadığım ve minik bir şimşeği andıran anlık bir ışık demeti yayan garip bir makinenin karşısına geçip anıt önünde durup garip pozlar veriyor. Kimileri ellerinde yine adını bilmediğim ve ne olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığı minik bir aleti kulaklarına götürüp kendi kendilerine sohbet eder gibi konuşuyor. Tanrım bu ne garip bir çağ böyle!

 

İnsanlar anıtı çevreleyen yuvarlak alanda ya ayakta duruyor ya da birbirinden güzel çiçekleri çevreleyen demirlerin üstünde, çiçeklerin güzelliğinden habersiz bir şekilde oturup ya beklemekten ötürü homurdanıyor ya da garip pozlar verip adını bilmediğim o aletin önünde şekilden şekle giriyorlar. Garip, çok garip… ‘‘ Bu çağın insanları anıta neden gereken önemi vermiyor? Yoksa çağlar geçmesine rağmen idrak düzeyinde bir değişim olmadı mı?’’ diye düşünecek olurken, bu insanların benim gibi çağlar sonra uyanıp bu anıtı ilk defa görmediklerini hatırlıyor ve anıtı yüzlerce defa gördükleri için artık alışmanın getirdiği bir vurdumduymazlık gösterdiklerine kendimi ikna ederek umutlarımı yeniden yeşertip gülümsüyorum. İnsanlar ben anıtın olduğu yere doğru yürürken kıyafetlerime, saçımı çevreleyen peruğuma bakıp önce şaşırıp sonra kendi aralarında hınzırca gülüşüyorlar. Daha önce düşündüklerimi hatırlayıp aldırmıyor, sadece bu yeniçağın gelişmiş insanlarına gülümseyerek heykele doğru ilerliyorum. Anıt çok güzel fakat anıta bir ben bir de Çinli ya da Japon olduklarını çekik göz yapılarından tahmin ettiğim birkaç kişi inceleyerek ve hayranlık dolu gözlerle süzerek bakıp duruyoruz. Ardından gözüm anıtı çevreleyen yeşilliklere ve yeşillik üzerindeki birbirinden güzel çiçeklere takılıyor. Demirlerle kuşatılmış alanın üstünden atlayarak çiçeklere dokunmaya, uzun zaman boyunca sevdiğe kıza dokunmaktan mahrum kalmış bir genç adamın şefkati ve özlemi ile yapraklarını okşamaya başlıyorum. Bitki bilimiyle ilgili olduğum yıllardan öğrendiğim tüm o bilgiler sayesinde tüm çiçeklerin adlarını, türlerini hemen kavrıyor ve sevinçle gülüyorum. Anıtın çevresindeki insanlar ve anıtın çevresinden hızlı adımlara geçen tüm o yüzler  bana şaşkın ve eleştiren hatta kınayan gözlerle bakmaya başlıyor. Bunun sebebini anlayamıyorum. Çevrelerindeki şu güzelliği nasıl takdir etmez ve binalarla dolmuş bu meydanda, caddede her şeye inat nefes alan bu çiçeklere nasıl sevgi duymazlar? Bir süre sonra formalı bir adam bana kızgın bir şekilde bir şeyler bağırıyor. Konuşulan bu dili bilmiyorum ama vücudun evrensel lugatındaki kızgınlığı hemen anlayıp üniformalı adamın çiçeklerin bulunduğu yerden uzaklaşmamı istediğini hatta emrettiğini tahmin edebiliyorum. Kalbim kırılmıyor değil, ama yine de bu çağı anlamadan, yapılan hareketleri değerlendirmemede kararlı bir şekilde, bana gülen insanlara ve bana kızgın sözler sarf eden adama gülümseyerek anıtın bulunduğu yeri terk etmeye başlıyorum. Güzeller güzeli bir anıtın görkemini ve çiçeklerin büyüsünü görmeyecek kadar gözlerine perde inmiş insan kalabalığını geride bırakarak tüm cesaretimi toplayıp caddeye doğru yürümeye karar veriyorum.

Acaba nerdeyim? Burası hangi ülke? Konuşulan bu dil de nesi? Başımı döndüren bir sıklıkta etrafımı kuşatmış, caddeyi sarmalamış olan dükkanlarda İngilizce bir sürü isim yazdığını fark ediyorum. Burger King, Starbucks… ‘‘Sanırım İngiltere’deyim!’’ diye düşünüyorum ya da İngiltere’ye bağlı bir ülkecikte. Ya da bu çağın insanları kültürel bakımdan o kadar gelişmişler ki artık tüm dilleri evrensel bir dil gibi konuşabiliyorlar diye düşünüyorum ve bunun getirdiği cesaret ile yanımdan geçen genç adama Fransızca yani kendi ana dilimde ‘‘Affedersiniz genç arkadaşım. Burası neresi?’’ diye soruyorum. Çocuk önce kıyafetlerimden ve peruğumdan ötürü afallıyor sonra yavaş yavaş yüzüne yayılan tedbirli bir gülümseme ile  ‘‘No French. Do you speak English? English?Yes?’’ diye cevap veriyor. Evet, şimdi eminim, burası ya İngiltere ya da İngiltere’nin egemenliğine aldığı bir ülkecik. Bu sefer genç adamı onaylayarak İngilizce olarak burası neresi diye soruyorum. Genç adam önce şaşırarak bana bakıyor sonra gülümseyerek ‘’İstiklal Caddesi’’ cevabını veriyor. ‘‘Peki, hangi ülkedeyim?’’ diyen ikinci sorumu sorduğumda çocuk önce dalga geçtiğimi düşünerek kahkaha atıyor, ciddi tavrımı fark eder fark etmez gülümsemesi donuyor ve beni tedirgin bakışlarla süzerek ‘’Tabii ki Türkiye’’ cevabını veriyor. Türkiye… Türkiye’de neresi? Çocuğa soru yöneltmeye devam ediyor ve ‘‘Burası İngiltere’nin yeni adımı yoksa İngiltere’ye bağlı yeni bir devletçik mi?’’ diye soruyorum. Çocuk şahsına bir hakaret etmişçesine bana sertçe ‘’Hayır, tabii ki de değil. Kamera şakası mı bu?’’ diye etrafına bakınıyor. Kamera? Şaka? Bu genç adam neden bahsediyor? Bahsettiği şeyin, kamera şakası dediği şeyin  gerçekleşmediğini anladıktan sonra aynı tedirgin tavırda ‘’Bakın bunu ilk ve son kez söylüyorum. Burası İngiltere değil ya da İngiltere’nin yeni uzantısı hiç değil. Burası bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’dir. Eğer eski bir tarih arıyorsunuz Türkiye’nin tarihini İngiltere’de aramayın, illa arayacaksanız önceki devletimiz olan Osmanlı İmparatorluğu’nda arayınız ‘’ diyerek kızgın tavırlarla ve adımlarla yanımdan uzaklaşıyor. Aman Tanrım Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı mı? Uyuduğum süre boyunca neler olmuş böyle, inanması güç.

Çevreme bakınmaya başlıyorum ve hep yabancı dilde yazılmış dükkan adlarına, kafelere rast gelmeye devam ediyor gözlerim. Evet, İngilizce isimlerle dolu her yer; gerçi bazı Fransızca ya da İspanyolca isimler de var sanki… Belki Fransızca bilen birileri vardır düşünceme yeniden sarılıp yanımdan geçen kişilere deli gibi bir şeyler mırıldanıp Fransızca sualler yöneltiyorum. Bilmediklerini belli eden mimiklerle yanımdan seri adımlarla geçip gidiyorlar, benden uzaklaşıyorlar. Bir süre sonra suallerim iyice mırıldanmaya dönüyor ve çevremden nehir edasında akan kalabalığın arasında komik ve çağ dışı giysilerim ve peruğumla adeta deli gibi bir oyana bir bu yana dönüp durduğumdan habersiz devinip duruyorum. Bir süre sonra insanlarım yanıma metal ve kâğıttan bir şeyler, görünen o ki bu çağın parasını bıraktıklarını ve farkında olmadan komediye dönen tavırlarımı bir tiyatro gösterisi sanarak kahkahalar atarak bana bahşiş bıraktıklarını görüyorum. Durmaları için elimle işaretler yapıyor ve bahşişlerini istemediğimi, sadece kendi dilimde anlaşılmak istediğimi söyleme çabasına giriyorum ama anlaşılan tüm çabalarım sözde tiyatromu daha da gülünç bir hale sokuyor ki kahkahalar ve çevreme atılan paralar da artmaya başlıyor. Sonunda çabamdan vazgeçiyorum. Hatta durumu kabulleniyorum, çünkü her ne kadar tüm bu yaşananlar, tüm bu sadakayı andıran kaba para atışlar kalbimi ve ruhumu incitse de çağın parasının işime yarayabileceğini, en azından son gezimde beni güvenle ayakta tutabileceğini düşünüp kırgın bir halde parayı cebime sokuyorum. Tam caddenin yanındaki bir ara sokağa girme düşüncesi içindeyken üstümdekileri süzerek fakat gülümseyerek yanıma birinin yaklaştığını görüyorum.  ‘’Fransız mısınız?’’ diye soruyor Fransızca. ‘’Evet’’ diyorum umut ve neşeyle. ‘‘Size yardımcı olabilirim. Ben Fransızca eğitim yapan bir lise olan Galatasaray’da öğretmenlik yapıyorum.’’ diye konuşmasını sürdürüyor otuzlu yaşlarının başında olduğunu anladığım, yuvarlak gözlükleri ile bilgin görüntüsü çizen ve düzgün sakalları ile hoş sayılabilecek bu adam. Aslında İngilizceyi de iyi bildiğimi fakat birden kendi dilimi konuşmanın getirdiği güven duygusunu tatmak için Fransızca konuşabilen, ama en önemlisi benimle aynı dili konuşabilen birilerine ihtiyaç duyduğumu söylüyorum genç adama. Adının Tayfun olduğunu söyleyen adam gülümseyerek beni anladığını söylüyor. ‘’Üzerinizdeki kıyafetler’’…diyor, ‘’Sanırım tiyatro oyuncusunuz!’’ ‘’Hayır diyorum, bunlar benim normal kıyafetlerim’’ Önce şaşırıyor sonra ise gülmeye başlayıp ‘‘Siz ya bu çağın dışında kalmış bir insansınız ya da benimle dalga geçiyorsunuz.’’ diyor Tayfun. Bana olan bakışlardan bunalmış bir halde gülümseyip genç adama dönerek ‘’Evet, bu ikisinden biri’’ diyorum. Üzerimize üzerimize yürüyen kalabalıkları yararak İstiklal Caddesinde yürümeye ve sohbet etmeye devam ediyoruz. Tayfun gülümsüyor ve adımı soruyor’’ Jean Jacques’’ diyorum. ‘’Roussaeu mu yoksa?’’ diyerek kahkahayı basıyor. Aman tanrım diyorum içimden sevinçle, beni tanıyorlar. Bu çağın insanları beni tanıyorlar ve anlaşılan o ki çağdaşlarıma inat benim düşüncelerimi kavrayabiliyorlar. Tam onu onaylamaya yeltenirken Tayfun sözümü keserek ‘’ Ahh ne bayık bir adam. Yıllarca Fransız Dil ve Edebiyatı okurken o adamı okutup durdular. Entelektüellikse ben de entelektüelim ama adam cidden tam bir sosyal hayat ve toplumsal yaşam düşmanı. Ezilmiş bir adamın biri sadece. Kalemi güçlü tamam ama niye bu adamın yazdıkları bu tarihe kadar gelebilmiş kavrayabilmiş ve bu adam bazı kişilerce niye bu kadar tutuluyor anlamış değilim’’ diyor ve bu sözleri ile kalbimi çıplak elleriyle açıp içine hançer darbeleri sokuyor.

Tam yanından yardımı ve sohbeti için teşekkür edip uzaklaşacakken ‘’Hayır dur bakalım’’ diyorum kendime. ‘’Eğer bu adam seni anlamadıysa onun seni anlamasına engel olan bu çağda bizzat bu adamla yürüyüşünü gerçekleştirecek ve 11. gezini yalnız değil, bu adamı çevreleyen ve düşüncelerine çevreleyen atmosferi bizzat onunla geçirip onu anlamaya çabalayacaksın. Hem baksana bu çağ konusunda bu kadar karamsar olmayı da bırak! Demek ki yazılarım bu çağa kadar gelebilmiş ve anlaşılan yazdıklarımı sıkı bir şekilde takip edebilmiş ve algılayabilmiş kuşaklar var karşımda. Umutsuzluğa kapılma ve ne olursa olsun sana yardım etmeye çabalayan ve belki de yazdıklarını zoraki bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığı için ön yargı ile okuyan bu genç adama küsüp gitme ve onu anlamaya çabalayarak bu nihai yürüyüşünü, gezini yine onunla tamamla.’’ diye geçiriyorum.

Tüm bu düşüncelerden sonra Tayfun’a gülümsüyor ve onun anlattıklarını dinlemeye koyuluyorum. Korkutucu kalabalıkta ilerledikçe gözüme yol kenarında mendil satan yüzleri kirli çocuklar takılıyor. Cebimde utanç verici tiyatro oyunumda atılan paralar olduğunu hatırlayarak çocuklardan ikisine metal para uzatarak mendil alıyorum. İki çocuktan alınca beş çocuk daha bana bir şeyler söyleyerek mendillerinden almam için ellerimden tutup beni çekiştirmeye, beni zorlamaya başlıyorlar. Tayfun’a beni kurtarmasını isteyen gözlerle bakıyorum ve çocuklara bir şeyler bağıran Tayfun, beni onların ablukasından kurtarmaya çalışıp bir yandan da ‘’Bunlar böyledir işte. Siz tabii alışık değilsiniz böyle medeniyet dışı hareketlere. Bunlara elinizi verseniz kolunuzu gitti bilin.’’ diye bana dert yanarak beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyor. Onlardan kurtuldukça benim para verdiğimi gören diğer bir çocuk grubu yanıma yaklaşıyorlar. Onların arasından Tayfun’un manevralarını izleyerek uzaklaşmayı başarıyorum. ‘‘İşte bunu sevmiyorum.’’ diyorum Tayfun’a. ‘’Evet, sefaletin iğrenç yüzünü öyle değil mi?’’ diyor Tayfun. ‘’Hayır diyorum sefalette utanılacak hiç bir şey yok ama sefil davranışları sevmiyorum. En önemlisi de görev haline getirilen iyilikleri sevmiyorum. Bir iyiliği ben istediğim zaman yapmalıyım genç adam. Ama bu iyilik artık karşı taraf cephesinden adeta doğal bir hak gibi alınmaya başlarsa, işte o zaman bu zoraki iyilik yapma zorunluluğundan hiç sevinç duymuyorum. Bu da beni insanlardan kaçmaya, yalnız gezen bir düşçü olmaya itiyor.’’ diyorum. Tayfun bana edalı bir biçimde gülümsüyor ve ‘’İşte şimdi adaşınız, Rousseau gibi konuştunuz’’ diyor. ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri’nden alıntı mıydı bu?’’ diyor gülerek. Yazdıklarımı az da olsa hatırlayabilmesi hoşuma gidiyor ve ‘’ Öyle de diyebilirsin genç adam. ‘’ diyorum gülerek ve durumu çaktırmamaya çabalayarak. Sonra ona dönerek, ‘’Aslında bu anlattıklarımı size de yorumlayabiliriz.’’ diyorum. ‘’Nasıl yani?’’ diyor anlayamayarak. ‘‘Siz de benim gibi zoraki olan şeylerden hoşlanmıyorsunuz. Jean Jacques Rouesseau’yu zorunlu olarak, bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığınız için sevmiyorsunuz belki de o yazar ve düşünürü.’’ diyorum. Bir süre düşündükten sonra ‘’Belki de haklısınız…’’ diyor.  ‘‘Bu gerçekten doğruluk payı olan bir tespit sanırım. Ama yine de bu kadar küskün ve bu kadar yanlış anlaşıldığını söyleyen biriyle özdeşleşirsem bu çağda ayakta kalamam, 21. yüzyıl bu biliyorsunuz, rekabet, atak ve etkiye tepkiyle karşılık verme çağı. Boşa duracak, yalnız gezecek yahut düş kuracak hiç zaman yok. Çünkü zaman para, para ise iyi bir hayat demek.’’  diyor bana. İçim sızlıyor bu söylediklerine ama yine de bana bu kadar açık bir şekilde savunduklarını söylemesi hoşuma gidiyor. ‘‘Öyle diyorsanız öyledir genç arkadaşım.’’ diyorum.

Kar yağmaya, rüzgar yüzümüzü jilet gibi kesmeye devam ediyor. Hava kararmaya başlıyor. Kalabalıklar ise vücuduma çarpmayı sürdürüyor. Sanırım kolum morarmaya başladı. Hava çok soğuk, insanların sürekli üstümdeki çağ dışı giysilere ve  peruğuma bakması daha da soğuk bir havanın tüm vücudumda esmesine sebep oluyor. Titremeye başlıyorum. Tayfun bunu fark ederek ‘’Bay Jean’’ diyor ‘’Üstünüzdekiler mevsime göre son derece ince ve peruğunuzun da kafanızı ısıttığından emin değilim, kıyafetlerinizle çağ dışı gözükmeniz ve herkesin size bakması da cabası. Madem bir tiyatrocu değilsiniz ve madem bu üstünüze zimmetli bir tiyatro kostümü de değil ve madem ki soğuktan titremeye başladınız, gelin sizi cadde üzerindeki mağazalardan birine sokayım ve size bütçeniz yettiği kadar yeni ve kalın bir şeyler alalım.’’ Önce itiraz edecek oluyor ve çağımı gizlemenin-çağımla gurur duyduğumdan değil- üşümemi gizlememden belki de daha büyük bir onursuzluk olduğuna inanarak mırın kırın ediyorum ama sonra içimden ‘’ Eğer 21. yüzyılın içinde nihai gezini gerçekleştirmek ve bu çağın insanlarını dikkat çekmeden ve daha sağlıklı bir biçimde gözlemlemek istiyorsan Jean, bu genç adamı dinlemeli ve üstüne bu çağın kıyafetlerinden ortalama bir kaçını geçirmelisin’’diye düşünüyorum. İstiklal Caddesinde yürürken, gözüme sürekli renkli tabelalar ve afiş benzeri bir sürü görüntü kirliliği, bir sürü şekil ve simge takılıyor.  ‘‘Tüm bunlar da ne?’’ diye sorduğum zaman, bana üzerlerinde yazan şeylerin ismini okuyor Tayfun.  ‘‘Hayır, tüm bunlara ne deniyor ve bunların amacı nedir?’’ diye sualimi daha net bir biçimde yöneltiyorum Tayfun’a. Tayfun bana inanmaz gözlerle bakarak ‘’Sizin bu çağdan olmadığınıza inanmaya başlamak üzereyim Bay Jean’’ diyip kendi esprisine gülüyor. Kendi esprisine gülmenin 18. yüzyıla ait bir hastalık olmadığını anlayarak içimi geçiriyorum. Tayfun şaka yapmadığımı anlayarak ‘’Siz cidden izole bir kasabada ya da ne biliyim Afrika kabilesinde yaşamıyorsunuz di mi? ‘’ diye soruyor. Ben gülümseyince Tayfun içini çekerek ‘’Hala ciddi olarak bana bunu sorduğunuza inanmıyorum ama madem bu esprinizde ısrarcısınız o zaman söyleyeyim. Tüm bu mesaj ve görüntü karmaşasına reklam deniyor. Yani çağımızın efendisi olan sermaye sahiplerinin en sadık hizmetçisi sektörün yani reklamcılığın ürünü… Bir malı marka yapmak -ki mal değersiz, marka olan değerlidir- için ve bu markanın satışını arttırmak ya da daha fazla hatırlanmasını sağlamak için firmaların reklamlarını yaratmaları için bizzat çalıştıkları reklam ajansları aracılığıyla yapılan tüm  bu reklamlar günün modasının belirlediği trendleri yayan markaları yaymak ve sermaye sahiplerinin işine yarayacak şekide tüketimi gıdıklamak için işte böyle tüm etrafımızı yıllardır kuşatıyor.’’ diyor. ‘’Hepsi doğru mu bu reklam dediğin şeylerin? Yani reklamlarda tüm söylenenler doğru mu?’’ diye sorunca ‘’Tabii ki değil!’’ diyor kahkaha ile. ‘‘Doğru olması değil, çok sattırması yetmekte zaten. Denildiği üzere; reklamın iyisi kötüsü yoktur, reklam olması yeterlidir.’’ diye ekliyor Tayfun. Ben şaşırarak itiraz ediyorum. ‘‘Ama bu çok yanlış bir düşünce değil mi Tayfun? Yani o zaman düşünceler de bu tehlikeli sulara girmez mi?’’ ‘‘Aynen öyle Bay Jean. Zaten artık bir filmde de denildiği gibi ‘Doğru ya da yanlış diye bir şey yok, sadece popüler fikirler var!’ Reklamı bol olsun, sana olan talebi çoğaltsın ve seni marka haline getirsin yeter. ‘’ Bu söylenenler ruhumu boğuyor ve kalbimi acıtıyor. Tanrım diyorum içimden, cidden nasıl bir çağa geldim ben böyle. Ama yok, her şey bu kadar kötü olmamalı. Baksana, hala gülen insanlar da var. Evet, evet çevremde gülen neşeli yüzler var. Bir süre sonra bu gülenlerin kıyafetimle dalga geçmek için güldüklerini yahut bana gülmeyenlerin çoğunun da yanındakini dinlemeden yanlarından geçtikleri dükkanların camından izledikleri kendi yansımalarından hoşnut olmaktan ötürü kibirli bir biçimde sırıttıklarını görüyorum.  ‘‘Yok yok, ben yanılıyorum. Her şey bu kadar sahte, her şey bu kadar kötü olamaz öyle değil mi? Ben sadece kötü bir talih sonucu olumsuzlukları deneyimledim ama bir süre sonra çağın gelişmişliğini gözlerimin önünen serecek bir sürü olumlu değişimde göreceğim.’’ düşüncesine sarılarak umudumu canlandırıp Tayfunla yürümeye devam ediyorum.

Artık hava iyice karardı. Kararan havaya rağmen kalabalık hiç azalmadı, hatta artıyor. Bana ve kıyafetlerime gülerek geçen kalabalıklara bakıyorum… Kendi üstlerindeki kıyafetlere, kalçalarından düşecek gibi bol gibi duran pantolonlarına, Rusya’da geziyorlarmış gibi sahte kürkten yapılmış kar botlarına, yüzlerinin her tarafına metal araçlar takılmış-ki Tayfundan öğrendiğime göre bu metal delgeçlerin adı piercingmiş ve bu çağın bir aksesuarıymış. Tanrım bu nasıl bir yüzyıl…- çehrelerine, garip şekillerde kesilmiş ve adeta bir kirpiyi andıran dik saçlarına yahut kızlardan uzun olan saçlarına, birbirinin aynı olan ayakkabılarına ve kıyafetlerine bakmadan benimle dalga geçiyorlar… Bu kadar birbirinin aynı giyinen insanlarla karşılaşmak ilgimi çekiyor ve Tayfun’a dönerek ‘’Tayfun bugün Christmas mı yoksa? Bu insanlar bir kıyafet balosuna katılacakları için mi böylesine gülünç ve böylesine aynı giyinmişler?’’ diye soruyorum. Tayfun ‘’Ömürsüzünüz Jean’’ diyor ve ekliyor ‘’Hayır bugün yeni yıl değil ya da bu insanlar bir kıyafet balosu içinde giyinmiş değil. Bu birbirinin aynı akımlar yaratan ve insanları işte tüm bu reklamlar vesaire ile ağına düşüren modanın standartlaştırıcı etkisinin kıyafete yansıyışı.’’ diyor. ‘‘Peki’’, diyorum ‘’aynı giyinmek insanları kızdırmıyor mu?’’ Tayfun gülüyor ve ‘’Şakasına ve benimle dalga geçişine devam eden dostum, her ne kadar dalga geçildiğimin farkında olduğumu bilsem de sorularına cevap vermeyi sürdüreceğim. Sualinin yanıtı hayır. İnsanlar aynı giyinmekten genel anlamda şikayetçi filan değiller, çünkü moda dışında kalırlarsa ve farklı olurlarsa dışlanmaktan korktukları ve modanın dışında giyinmenin tedavülden kalkan bir kişiliğin de yansıması olmasından korkarak, aynı zamanda da düşündüklerini yahut sosyal statülerini sözcük dahi söylemeden herkese göstermek için; tercih ettikleri, kabul ettikleri bir şey bu standartlaşma.’’ diyor. Şaşırıyorum. Zaten 230 senelik uykumdan uyandığımdan beri şaşırmak dışında ne yaptım ki?

Tayfun’un beni giysi almak için götüreceği yere hem yanımdaki genç adamın beni şaşkınlığa sokan laflarını takip ederek hem de çevreme bakınmaya devam ederek ilerlemeye devam ediyorum. Kafelerin, mağazaların ışıklı levhaları gözümü almaya ve başımı döndürüp midemi bulandırmaya başlıyor. Yağan karın yüzüme vuran tanelerinin yüzümü ıslatması da cabası. Bedenim yorgunluk ve üşümekten infilak edecek gibi hale geliyor. Hemen beşinci gezimde kendimin dile getirdiği ‘’Yürek, bedenden daha çok gözetilirse, ufak mahrumiyetlere daha kolay katlanılır.’’ sözünü kendime hatırlatarak hala umut kırıntıları kalan yüreğime yaslanıyorum. Tam bu durumdayken karşı istikametten bize doğru yaklaşan iki hoş, uzun boylu genç bayan gözüme çarpıyor. Hoş ve bakımlı bu genç baylara tebessüm ederek bakarken bir şeyi fark ediyorum. Bayanların vücutlarının duruşundaki tedirginliği ve omuzlarındaki çantalara sıkı sıkı tuturak adeta sessiz bir savunma pozisyonu aldıklarını fark ediyorum. Bu gergin duruşun sebebini  algılamaya çalışırken, çevrelerinden geçen kalabalığın gözünü dikip bu genç ve hoş bayana kendi aralarında dalga geçercesine güldüklerini, lafla saldırıda bulunduklarını görüyorum. Bakışları ve lafları ile rahatsız edenlerin çoğunluğunu erkekler oluşturmaktayken, bayanların bile zor durumda olan ve tacize uğrayan hem cinsilerine dalga geçercesine süzmeyi ihmal etmediklerini anlayarak üzüntüyle Tayfun’a dönüyor ve deneyimlediğim bu kötü manzaranın sebebini ve bu iki uzun, güzel bayana yöneltilen kaba tavırların nedenini soruyorum. Tayfun iç çekerek ‘’ İki güzel bayan değdiniz aslında önceden erkek olan şimdi ise kadın gibi giyinen yahut ameliyatla bayan olan travesti yahut transseksüellerdir. ‘’diyor. Ağzım açık kalıyor bu açıklamalara. Önce bana söylenenleri düşündükten sonra ‘‘Peki diyorum neden bu kadar kötü davranılıyor ve neden bu kadar aşağılanmaya maruz kalıyor bu insanlar? Tamam, bahsettikleriniz yani erkeğin kadın olması garip bir şey ama bu kadar kötü bir muameleyi kim hak eder söyler misiniz? Kendi komik ve standart giysi ve davranışlarına bakmayarak masum iki insana bu kadar kötü davranmanın gerekçesi ne olabilir?’’ diye soruyorum kızgınlık ve kırgınlıkla. ‘‘Yaşlı dostum, beni çağ dışı olduğun konusunda şu konuşmayı yapmasaydın inandırabilirdiniz ama bu söylediklerinizden sonra çağın dışında olanların sizin değil tüm o modern giysileri altındaki o kalabalıklar olduğu çok açık.’’ diyor bana iç çekerek. Ben de hüzünle iç çekiyorum. Tayfun konuşmasına devam ediyor ‘‘Bay Jean, bu ne yazık ki ahlak denen mefhumun ikiyüzlü, yanardöner tabiatından başka bir şey değil. Kendileri her türlü ahlaksızlığı yapan tüm bu kalabalıklar kendi ahlaklarını yüceltecek ve başkalarınınkini eleştirecek her türlü durumda saldırma fırsatını kaçırmazlar. O olmazsa, mahalle baskısıyla sustururlar. Alsana 21. yüzyıl ve 21. yüzyılda Türkiye.’’  Tayfun’un bu söyledikleri içimin daha da acımasına neden oluyor. Cidden hiçbir şey geçen onca asra rağmen değişmemiş ve gelişmesini beklediğim insanlar benden çok daha çağın dışında kalmış diye iç geçiriyorum ve Tayfun’a gülümseyerek ‘‘Jean Jacques Rousseau’ya benzemediğin konusunda emin misin genç adam? Kimsenin kalbine ve ruhuna girmese de romanlarda ve tiyatrolarda boy boy sergilenen köksüz ahlakı ve maske görevi üstlenen, sadece saldırmak amacıyla gerçekleştirilen ve  savunmaya yaramayan ahlakı eleştirir Rousseau da. Ve bence sandığınızdan daha çok benzer yanlarınız var yazarla.’’ diyorum Tayfun’a gülümseyerek. Tayfun gülerek ‘’Her neyse… Size yeni şeyler alacağımız mağaza hemen üç bina yanda.’’ diyerek beni geçiştiriyor. Gülümsüyorum. Üç bina yanda dediği mağazaya gidene kadar karşıma beni şaşkınlığa uğratan neler çıkmıyor ki; konuşan kantarlar, sinema olduğunu öğrendiğim bir eğlence şeklinin-ki fazlasıyla önemli bir iletişim ve eğlence aracıymış bu sinema dedikleri- afişleri, her adım başı karşına çıkan biletçi adamlar-demek ki bu çağın insanının mutluluğu da şansa kalmıştı- , yayadan başka bir şey olmayan caddede bir ara sokaktan-Tayfun’un öğretmenlik yaptığını söylediği heybetli lisenin yanındaki ara sokakmış bu- karşımıza aniden çıkan yine o aynı korkunç görünüşlü, metalden yapılma sürat araçları, …

Sonunda sadece yol değil aynı zamanda da çağ rehberim olan genç dostumla bahsettiği mağazaya geliyoruz. Dükkan önünde beni durdurup ‘‘Bay Jean ne kadar paranız var? Nasıl bir şey bakalım?’’ diye soruyor bana. Zoraki tiyatro güldürümden kazandığım tüm paraları cebimden çıkarıp eline veriyorum. Bana inanmayan gözlerle bakıyor, ‘‘Ciddi olamazsınız? Sadece bu kadarınız m var? Fena bir para değil ama kıyafet almaya yetmeyeceği de kesin. Siz cidden bir hayalet ya da geçmişten gelen bir ruh musunuz yoksa?’’ diyor bana iç çekerek. ‘‘Neyse’’ diyor ‘’benim de yanımda yetecek param yok ama bir fikrim var.’’ diyip beni mağazanın içine doğru çekiyor. Mağazaya o şekilde girince insanların bazıları dalga geçerek gülmeye bazısı da beni aşağılarcasına baştan aşağı süzmeye başlıyor hemen. İlk önce mağazanın sahibini olduğum sandığım bir bayan, ukala ve kibirli tavırlarla sanki her an bizi defetmeye hazırmışçasına yanımıza yaklaşıyor. Tayfun hemen kendinden emin ve kararlı bir tavırda kadınla Türkçe dedikleri dilde konuşmaya başlıyor. Snop kadın beni süzerek sözleri dinlemeye devam ederken bir süre sonra kafasını onaylarcasına sallıyor. Tam Tayfun bana konuşmaları açıklayacakken, hemen genç adama dönüp ‘’Bu bayan’’ diyorum ‘’Bu zengin görünüşlü bayan, mağazanın sahibi mi?’’Tayfun gülerek ‘‘ Hayır, yalnızca mağaza müdürü.’’ diyor.  ‘‘Peki’’ diyorum ‘‘Türkiye’nin bir krallık değil de cumhuriyet olduğuna emin misiniz?’’  Bana şaşkın ve anlamayan gözlerle bakınca gülümseyerek açıklıyorum, ‘’ Kraldan çok kralcı olmak… Mağaza müdürü dediğin bayanın sadece görevli olduğu bir mağazanın sahibiymişçesine mağaza müşterisi profilinden farklı görünüşe sahip insanları aşağılaması…İşte bu ancak kraldan çok kralcı olmakla açıklanır.’’ diyorum. Tayfun bana bakıp önce bir kalakalıyor sonra ise kahkahayı basıp ‘’Sizi cidden sevdim Bay Jean’’ diyerek bana kadınla olan konuşmalarının içeriğini aktarıyor. ‘’ Bay Jean, sizin Fransa’da profesyonel bir gösteri sanatçısı olduğunuzu Necla Hanım’a söyleyip,  son moda kıyafetlerden oluşturulmuş bir iki kombinasyonunda iki adet-size ve bana- parasız vermeyi kabul ederlerse sizin, mağazanın önüne daha çok müşteri çekmek için gösteri yapacağınızı söyledim’’ diyor. Ben tam itiraz edecekken, Tayfun ‘’ Reklamı sormuştunuz yaşlı dostum, işte artık siz de reklam dünyasına giriyorsun. Hemen itiraz etmeyin, bunu insanları ve çağı daha iyi anlamak için bir oyun gibi düşünün Bay Jean. Tek yapmanız gereken mağazadaki tezgahtarlardan biri sizi ve giydiğiniz çağdışı kıyafetleri gösterip ‘’Çağdışı giyinmek istemiyorsanız bizim markamızla çağın ötesini yakalayın!’’ diye bağırarak mağazaya müşteri toplarken gülümseyip kendi etrafınızda dönmek.Hem itiraf etmek gerekirse, benim için de bu önemli Bay Jean. Ben de ne zamandır bu markanın son moda kazaklarından ve paltosundan satın almayı arzu ediyordum. Hem bakın, iki adet vermeyi kabul ettiklerine göre hem siz bu dikkatleri üzerinize çeken demode kıyafetlerden kurtulacak hem de şu genç arkadaşınızı mutlu edeceksiniz. Bir taşla iki kuş diyoruz biz buna Bay Jean.’’ diye konuşmasını sonlandırıyor Tayfun. İçimden, ‘’Yine zoraki bir iyilik’’ diye geçirip iç çekerken, bu dikkat çeken kıyafetlerden kurtulmak ve yine de bu genç arkadaşımı mutlu edebilmek için bu aşağılayacağı teklifi  kabul ediyorum.

Bir saat kadar süren aşağılayıcı, ayaklı reklam panosu halinde oradan oraya dönerek gerçekleştirdiğim gösterimden sonra, tüm insanlık onurumu kaybettiğimi hisseden mutsuz ve bitkin bir halde, çağa uyumlu yeni giysilerimle-Tayfun da hemen üstüne yeni kazağını geçiriyor- mağazadan çıkarak genç adamı takip etmeyi sürdürüyorum. Birden Tayfun duruyor ve ‘’ Bakın sizi nereye götüreceğim…’’ diyerek beni çekiştirmeye ve lisesinin olduğu ara sokağa doğru beni itelemeye balıyor.  Telefon kulübesi olduğunu öğrendiğim-ki telefon benden sonra olan yeni bir icatmış. Telefon önce kordonlu sonra ise cep telefonu olarak iletişime ve haberleşmeye büyük bir hizmet vermekteymiş. Üstelik artık görüntülü konuşma ile uzaktaki bir yerdeki insanla anında telefonla yüzyüze görüşme mümkün olmuş. Hatta bu durum eşlerini aldatan pek çok kişi için de yarardan çok zarar getirmiş. Tanrım ne çağ!- metal kulübe, mukavvadan evlerinde kardan titreyerek öylece duran sokakta yaşayan insanların yürek dağlayan hali, adının uyuşturucu olduğunu öğrendiğim insana anlık zevk fakat ardından binlerce acı veren bağımlılık yaratan bir madde kullanan pek çok genç…  ‘’Bu nasıl bir çağ? Ben nerdeyim? ‘’ düşünceleri ile zihnim meşgul olurken Tayfun beni bir yerde durduruyor. Bana dönüp gülümsüyor ve ‘’Bakınız Fransız dostum, burası Fransız sokağı, daha doğrusu yeni adıyla Cezayir Sokağı ama hala Fransız Sokağı olarak da adı geçmektedir.Ha Fransa, ha Cezayir, keyfimize bakalım yaşlı dostum!’ diyor. Dediklerinden bir şey anlamıyorum ama  merdivenlerle kaplı, dar bir sokağın içine giren genç adamı takip ediyorum. Fransızca şarkılar kulağımı doldurmaya başlıyor. Herkesin huşu içinde dinlediği açık olduğuna göre demek ki hoş sayılan müzikler bunlar. Oysa ki bana o kadar anlamsız ve garip geliyor ki bu ezgiler… Az önce girdiğimiz mağazanın içinde kulağı delercesine çınlayan ve Tayfundan öğrendiğime göre adları pop müzik, rock müzik ve r&b olan müziklerden daha hoş bu sokaktaki ezgiler ama yine de çok garip ve çok tek düzeler.

Bir süre dar ve merdivenle örülü sokakta ilerledikten sonra, Tayfun’un tanıdığı simalara rast gelmemiz sonucu, bu üç adamdan oluşan grubun yanına doğru gidiyoruz ve Tayfun’un coşkuyla bu adamlarla tokalaşıp sarıldığını görerek ben de tanımadığım fakat davranışlarındaki kibir ve gözlüklerinin duruşundan bu çağın entelektüelleri olduklarını farz ettiğim bu adamların masalarına oturuyorum. Tayfun hemen beni adamlara tanıtıyor ve Jean Jacques adını duyan üç adam da gülüp kibirlice ‘’Yoksa ‘Roussoe mu?’’ esprisini tekrarlıyor.  Keçi sakalları, yuvarlak gözlük camları, ellerindeki şarap bardağı ile entelektüelliklerini tescillemek istediklerini hemen algılıyorum . Bu tekrarlanan espriden sonra birisi çok güzel olduğunu sandığı fakat sürekli gramer hatası işleyen Fransızcasıyla bana dönerek, ukalaca ‘’Jean Jacques Rousseau’yu bilirsiniz üstad, öyle değil mi? ‘’diye küçümsercesine bir laf atıyor. Gülümseyerek ve Tayfun’un gözüne bakarak ‘’Elbette, biraz bilirim tabii’’ diyorum. ‘’Biraz’’ sözcüğünü de duyunca bu sözde entel, üç adam başlıyorlar aslında bana ait olan düşünceleri anlatmaya, bahsettiklerinin ben olduğumu bilmeden beni övmeye ve beni pohpohlamaya. Ve benim felsefelerimi bana anlatmaya çalışırken öylesine komik ve öylesine yapmacık ve temelsiz bir hal içine giriyorlar ki, içimden bu çağın insanına en az 18. yüzyıl insana güldüğüm gibi gülüyorum. Bilmem hatırlar mısınız önceki gezilerimden birinde kendilerine ait olamayan felsefeleri kendilerinin gibi aktarma çabasında olan ve sırf üzerinde bilgiççe konuşabilmek için bir şeyleri inceleyen insanları  ve kendilerini aydınlatmak için değil de başkalarına öğretmek için çalışan insanları eleştirmiştim… İşte 230 sene sonra, nihai gezimi gerçekleştirirken karşıma çıkan bu yapma entel grubunun durumu da aynen bu oluyor. Artık bu konuşmalara ve  bu çağın yapmacık, hoyrat, temelsiz ve aydınlanmadan bir haber haline daha fazla tahammül edemeyeceğimi kavrayarak  müsaade istiyorum. Tayfun ‘’Dostum, hey Bay Jean nereye gidiyorsunuz? Sohbet ve gece daha yeni başlıyordu oysa ki…’’ diyip beni vazgeçirmeye çalışsa da genç adama gülümseyip elini sıkıyor ve yaptığı her şey için teşekkürlerimi sunuyorum. Tam dönüp gidecekken Tayfun yanıma yaklaşıyor ve ‘’Şey Bay Jean, acaba bana biraz borç verir misiniz? Sanırım cebimdekiler beni idare etmeye bu gecelik yetmeyecek. Hem bunu bu minik gezimizde size yaptığım dostane rehberliğe sayarız; değil mi?’’ diyor. İçime bir kez daha büyük bir hançer darbesi iniyor ve cebimde zoraki tiyatro güldürümde kazandığım paraları çıkarıp Tayfun’un eline tutuşturuyorum ve genç adamın gözlerinin içine bakarak, ‘’Darbe bazen ıskalayabilir, ama niyet asla hedefini şaşırmaz.’’ diyip buruk bir gülümsemeyle genç adamın yüzüne bakıyor ve ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri-Dördüncü Gezi!’’ diye ekleyerek,  şaşkın halde bana bakan Tayfun’u geride bırakıp oradan uzaklaşıyorum.

Bu gezi artık bitmeli… ‘‘Yalanlar, çıkarlar, sahtelikle 18. yüzyılı çoktan geçmiş olan bu çağdaki ilk ve son gezim, hayatımdaki nihai gezim sona ermeli!’’ diye içimden sayıklayarak, sabah oldukça sakin olan ama şimdi ışıklı levhalı ve üzerlerinde ‘‘pavyon’’ yazan mekanların yanından geçerek, 230 sene sonra uyandığım laboratuarın bulunduğu sokak boyunca yürüyorum. Şansıma açık olan dış kapıdan hemen giriyor ve koşar adımlarla laboratuarın bulunduğu 2. kata doğru yürüyorum. Tüm o şanssızlıklarıma rağmen laboratuarın olduğu evin kapısının da açık olduğunu fark ederek-iyi ki açık bırakmışım- adeta karabasandan kaçan bir rüyazede gibi içeri dalıyorum. Derin nefes alıyor, laboratuarın perdelerini daha sıkı kapatıyor ve 230 sene uyuduğum aletin içine girerek aletin zaman ayarını ‘sonsuz’ a getiriyorum. Böylelikle sonsuza kadar yalnız bir adam olarak düş kurabileceğim düşselim içine adım atıyorum. Uyutulanın 230 sene uyuyan ben değil, yüzyıllar boyunca ayakta uyuyan çağlar, nesiller olduğunu düşünerek son bir kez iç geçiriyor ve sonsuz düş âlemime yol alıyorum. Hepsi bu… Ötesi yok…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: