Naçizane

KADINDAN KIZINA MEKTUPLAR-I

7 Mins read
Naçizane

KADINDAN KIZINA MEKTUPLAR-I

7 Mins read

   Sancıları o gece daha da artmıştı. Dokuzuncu aydan henüz gün almıştı ki artık dünyaya gelmeye hazır olduğunu söylüyordu kadının rahmindeki. Gerçek bir nefes alma vaktinin geldiğini tekmelerle kıpırdanmalarla geçici sahibesine anlatmaya çalışıyordu.

   Gece iki sularında hastaneye yetiştirilen kadın, bir kız çocuğu annesi oluvermişti. Hayatına anlam katacak ve kendisine benzemesi için uğraşacağı minik kızını kucağına aldığında göz yaşlarını tutamadı. Bir kadına çok yakışan ancak hiç bir canlının mukavemet gösteremeyeceği  bir hadiseydi kadının ağlaması. O gözyaşları uğrunu nice imparatorlar,ne çılgınlıklar, ne aşıklar ne badireler yaşamıştı. Ve yine  kadının bir gülüşü canım orduların nice toprakları zaptına engel olmuştu, nice aşıkların kalpleri yerlerinden fırlamış ve her erkek içten gülen bir kadının karşısında  hayran bakışlarıyla hayallere dalmıştı kimbilir. Doktorda bu mutluluğu kadının gözlerinde görmüş olmalı ki onları biraz yalnız bırakabilmek için muayenesini daha hızlı yapıyordu. Kadın elindeki iki kilo üç yüz gramlık parçasına bakarken tuhaf hisler içindeydi.

   Aklındaki kötü duygulardan kurtulmaya ve çocuğuyla neler yapacağını düşünmeye çalışıyordu. Hamileliği süresincede hep bunları düşünmüş mahallelinin dediklerine, ailesinin aldır onu baskılarına karşı tek başına göğüs germişti. Hayat  kadın için zordu ve şimdi bir küçücük kız çocuğuyla beraber daha da zor olacaktı.

   Hikayesi pek ilginç sayılmaz,  aslında hepimizin  gazetelerin belirli sayfalarında ya da tv dizilerinde bolca işlediği bir konunun canlı kahramanıydı bu kadın. Sevmekti tek suçu! Ve bu suçunun cezasını ellerinde gururla tutuyordu mahallesine dönerken. Pencerelerden bakanların, fısıltılarla söyleşenlerin arasından hızlıca ilerliyor ve dedesininden kalma bir apartman dairesine doğru ilerliyordu kadın. Dedesi vasiyetinde  tüm aileye çalım atmış ve  çocuklarına değil de torunlarına bırakmıştı tüm taşınmazlarını. Payına bir daire düşmüştü mahallesinde ve şimdi o daire sayesinde ellerinde çocuğunu daha da sıkı tutabiliyordu hayata karşı.  Siyah saçları dalgalanırken  mart rüzgarının altında o seri adımlarla merdivenleri çıktı evine girdi. Mutluydu  dokuz ayı aşkın süren nöbeti bitmiş ancak yepyeni bir macera başlamıştı. Bu çocuk nasıl büyüyecekti. Annesi yanında olsaydı belki daha kolay olurdu.

   Bilgisayarını açtı, hamileliğinde bolca yaptığı gibi sitelerde dolanmaya çocuğu için neler yapabileceğini aramaya başladı. Teorik olarak öğrendiklerini şimdi pratiğe dökecekti. Altı  gün once ilk emzirme sınavından başarıyla geçmişti. Artık hastanede olmadığı için çocuğun gözetimiyle de o ilgilenecekti. Düşüncelere daldı. Dokuz aydır içmediği sigarasına kavuşmayı çok istiyordu ancak içinde yerinde olmayan birşeyler  vardı. İçmesem dedi en azından bir kaç hafta daha. Sonra nasıl olsa başlarım tekrar eski alışkanlıklarıma. İçmedi ne o akşam ne de ondan sonraki akşamlarda.

   Geceleri ağlama sesine uyanmak artık çalar saatle uyanmaktan farksızdı. Küçük yavrucak sanki otomatiğe bağlanmışcasına üç otuz ve beş yirmi beşte zırlamaya başlıyor,bu saatler haricinde küçük homurdanmalarla geçiyordu. Annelik o kadar da zor değilmiş diye düşünmeye başladı kadın. ‘’Niye abartırlar anlamam ki ? Bunda büyütülecek ne varmış yahu?’’ diye düşünmekteydi.

   Derken günlerden birgün  o güzel günler tersine dönmeye başladı. Hayata karşı direnişinin simgesinin ateşi yükseliyor, terlemesi ve öksürmesiyle kadının yüreği hüzünlere boğuluyordu. Monoton günleri sona ermiş, can sıkıcı ve endişeli  geceler çıkagelmişti. Doktorlar  birşey bulamıyor     her defasında evine bir şurupla geri dönüyordu. Çocuk her geçen gün daha da kötüleşiyor, ağlayacak dermanı dahi kalmamış olsa ki ne ses ediyor ne kıpırdayabiliyordu. Sevgi çocuğun iyileşmesine yetmiyor, yetemiyordu.

   O gün yine doktordan evine dönüyordu çocuk üçüncü ay dönümündeydi. Hala geceleri ateşi çıkıyor, sırılsıklam ter havuzları içerisinde uyanıyordu. Ne  eczacının ilaçları ne de kocakarı ilaçları bu illeti def etmeye yetmiyordu. Kadın her geçen gün daha da zayıflıyordu.  Modellik yaptığı o günlerdeki kilosunun dahi altına düşmüş,  güzelliği de kilosuyla aynı şekilde değer kaybetmişti. Çocuğuyla beraber ölen bir anne izlenimi veriyordu mahalleliye.

   Mahallede dedikoduların bir numarası olma geleneğini her daim sürdürmüş  ve çocuğunun hastalığıyla tavan yapan dedikodu malzemesi liderliğini bir deri bir kemik kalmasıyla guiness rekorlar kitabına sokacak derecede yukarılara taşımıştı. Mahalleli artık onu manken değil de hasta kadın diye anıyor,  orospu değilde bir zamanların ünlü kaşarı diye anıyordu. Geceleri evine gelen giden olduğundan ya da mahallenin delikanlılarının uğrak mekanı olduğundan bahsediyorlar  bazen de  mahalleye gelen son model arabaların içinden çıkanların illa onun katına çıktığından bahsediyorlardı. İşin aslı mahalleli bu değirmenin suyu nerden dönüyor diye düşünüyor bir mantıklı yol göremeyince kestirmeden sonuca gidiyordu.

   Kadın o gün biraz daha hüzünlü çıktı bankadan, annesi daha az gönderebilmişti bu ay. Düşünceye daldı acaba dedi babam mı anladı annemin bana para yolladığını. Düşünceleri hüzün denizlerinde kaybolurken gözyaşlarından küçük bir göl oluşmuştu. O aydan itibaren diğer aylarda kendi boğazından kısarak çocuğunun boğazına koydu. Kızı güçlenmeli iyi yerlere gelmeliydi. Kendisi gibi tertemiz, alnı açık yaşamalı, kimseye boyun eğmemeliydi günü geldiğinde annesine bile, karnındaki bebeğine rağmen sevdiğine bile boyun eğmemeliydi. Bu yüzden güçlü olmalıydı küçük Parla. Adını parla koymuştu ve bunu da kendisinden başka bilen yoktu. Annesi  küçük Parla daha annesinin karnında altı aydır parlamaktayken aramış ve hesap numarasını bildirip, ordan paranı al, babanın haberi yok, deyip kapatmıştı. Tüm aramalarına cevap vermemişti. 

   Aylar sonra küçük parla birinci yaşını kutlarken kötü süpriz kapıyı bir kez daha çalmış kadın güç bela telefona sarılıp ambulansı çağırabilmişti. Mahallelinin şaşkın bakışları arasında  ambulans ışıklarıyla aydınlanan sokaktan kadın sedye üzerinde baygın bir halde  hastaneye ulaştırılabildi. Küçük Parla ise  alt komşuya mecburi olarak bırakıldı. Alt komşu  mırın kırın etse de kalbi buna razı olmadı ve küçük çocuğun kalmasına  karşı çıkamadı.

   Kötü sonu o hastanenede öğrendi  kadın. Kanserdi  ve iyi beslenememesi buna tuz biber ekmişti. Sonuç olarak ameliyat masasına kesinlikle uzanacak ve belki kalkacak belki son uykusuna o Masada başlayacaktı.  Üç ay sonrasına gün aldı, ilaçlarını düzenli olarak kullandı. Küçük Parlasıyla çok güzel günler geçirdi. Anne sesini duydu. O günü ömrünün sonuna dek unutmayacaktı.

   Üç ay su gibiden daha hızlı geçti. Kadın tüm planlarını  en kötüye gore hazırlamıştı. Ameliyat masasından kalkamazsa , zorunlu bakıcı alt komşu  Parlayı büyükannesine teslim edecekti. Kızına bir de uzunca mektup hazırlamış. Farklı farklı yaşlarında açılmak üzere, mektupların üzerine tarihler yazmış ve mektupları kızına şimdiden postalamıştı. İletim tarihleri kızı  yedi yaşına geldiğinde başlıyor ve kızı 28 yaşına geldiğinde sonra eriyordu.Bir de sürpriz mektubu hazırlamıştı,o mektup öyle bir güne denk geliyordu ki…

   Her mektubu yazmak için çok düşünmüş. Kızının yanında olabilseydim neler söylerdim  düşüncesinden hareketle, faydalı bilgilerin yanısıra onu ne kadar sevdiğini de her mektubuna özenle iliştirmişti. Her mektup  Parla’nın yaşına uygun olarak hazırlanmış ve kızının ona sorabileceği sorulara yönelik olması  yanısıra ailesinin Parla’nın aklını çelme oyunlarını ortaya koyar şekilde  hazırlanmıştı. 

    Günlerden bir Çarşamba günü, Opr.Dr.Fikri Sağlam  tarafından Çapa Tıp Fakültesinde  gerçekleştirilen ameliyat sonrasında ebedi uykusuna uğurlandı o gerçek kadın. Sırları mektuplarıyla kızının 18 yaşına kadar satamayacağı ve muhtemelen ömrünün sonuna kadar yaşayacağı o apartman dairesinin posta kutusuna  5 yıl 9 ay sonra bir bir gelmeye başlayacak ve kızı annesinden gelen her mektupla gerçeklerin anlatandan anlatana gore nasıl değiştiğini öğrenecekti.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: