Naçizane

KADININ ADI OLMALI!

27 Mins read
Naçizane

KADININ ADI OLMALI!

27 Mins read

‘‘Kadının Adı Yok!’’ der Duygu Asena sevdiğim ve daha sonra da filme uyarlanan bir kitabında. Ama olmalı… Kadının bir adı olmalı! Sadece adı değil; diploması, ekonomik özgürlüğü,  cinsel özgürlüğü, Virginia Woolf’un da belirttiği gibi ‘kendine ait bir odası’ olmalı! Ve kadının kadınlığını yaşayabileceği; ‘‘bayan’’ kelimesi altında cinselliğinin ötülmediği; sadece bacı, anne, kız kadının adı yokarkadaş, eş ya da erkeklerin göz zevkine hitap etmesi için dizayn edilen standart bir fetiş objesi olarak konumlanmayacağı, kadına ait bir özgürlük ortamı var olmalı. Kendini kadın olarak konumlayan ya da hisseden herkes(kadın ya da erkek) bu özgür ortamda, her türlü korku ve ürküntüden arınmış bir şekilde kendini ve kadınlığını özgürce ve göğsü dik, gururlu bir şekilde ifade edebilmeli! İşinde çabuk yükselen bir erkekten bahsedilirken ‘’Helal olsun çocuğa, hakkıyla yükseldi!’’ denilirken kariyer basamaklarını son derece süratli tırmanan bir kadından bahsederken hem karşı cins hem de hem cinslerinden ‘’Bu kadar çabuk yükseldiğine göre kesin bir şeyler yapmıştır. Bir şeylerden ödün vermiştir de öyle yükselmiştir. Diğer türlü, imkanı yok…’’ denmeyeceği; kadının muhafazakar rol kalıplarına sokulmayacağı; ‘‘evlenmelik ve eğlenmelik’’ gibi son derece aşağılayacağı kategorilerle değerlendirilmeyeceği; kadının asli görevinin evinde eşini ve çocuklarını beklemek olduğunun savunulmayacağı; ‘‘kadın’’ ve ‘‘kız’’ kavramlarının yaş aralığı belirtmek yerine kasti ve imalı bir bakire olma ya da olmama statü sözcüğü olarak kullanılmayacağı; erkek çocuklar gece yarısı eve ıslık çalarak gelirken kız çocukların akşam ezanı öncesi eve girmelerinin zorunlu olmayacağı;  erkek yapınca sırtı sıvazlanıp ‘’Koçum benim, erkektir yapar!’’ denen eylemleri kadın yapınca ‘‘Basit, düşmüş, ucuz kadın’’ şeklinde damgalanmayacağı; kadının güzelliğinden ötürü utanmayacağı; ne erkeğin kadından, ne de kadının erkekten üstün ya da ayrıcalıklı olacağı özgür, eşit, adil bir ortamda kadın kadınlığını doyasıya yaşamalı! Ve kadının adı olmalı; kör göze parmak sokmak için dahi bile olsa, kadının bir adı muhakkak olmalı!

  8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Anne olsun, kız kardeş olsun, kız arkadaş ya da birinin eşi olsun tüm kadınların bu vasıflarından arınarak, anne ya da eş değil; sadece ‘kadın’ oldukları için kutlamaları,  kutlanmaları gereken o özel gün… Bu sayıda düşünceli editörümüz ve diğer değerli beyin ekibi üyelerimiz tarafından kadın olma ve kadına dair her şeyi yazmamız istendi. Kadın olmanın ne demek olduğu, erkek egemen bir toplumda ve dünya düzeninde kadınlığı yaşamanın zorlukları, çileleri, baskıları ve tüm bunlara rağmen tarif edilemeyecek kadar büyük olan güzellikleri… Kısacası kadın olmaya dair her şeyden bahsetmemiz istendi. İyi ki de istendi, iyi ki de bu sayı yalnızca kadınlara ve kadın olmaya ayrıldı diyorum. Çünkü ne yazık ki 21. yüzyılda, ‘gelişmekte olduğu söylenen’ bir ülkede hala kadına bakışta ve kadına karşı geliştirilen ön yargılarda bir gelişme yahut da değişme söz konusu değil! Hala kadınlar belli görevlerin dışında düşünülemiyor ya da anne, eş, bacı görevlerinde düşünülmeyen kadınlar bacak, göğüs, kalça döngüsünde değerlendirilerek ne yazık ki erkek fantezilerinin bir objesi, bir fetiş nesnesi olarak değerlendirilmekten vazgeçilemiyor ve en kötüsü de bu gidişe kimse dur demiyor yahut da kabullenmekten başka bir şey yapmıyor. İşte tüm bu kabulleniş ya da yok sayışa inat, bu sayımızda sadece kadınları ve kadın olmayı işleyecek olmamız bana ayrı bir mutluluk ve gurur veriyor. Bu sebepten ötürü herkesi en azından bir gün kadın gibi düşünmeye çalışmaya ve kadınları anlamaya çağırıyor ve yazıma başlıyorum…

   Türk E-Dergi çatısında çıkmış olan yazılarımı göz ucuyla incelemiş olanlar geçen sayı dışındaki sayılarda hep sinemayla ilgili konulara değindiğimi ve film incelemelerinde bulunduğumu görmüştürler. Bu yazımda, sinema konusuna bir ay ve bir sayı kadar ara verdikten sonra geri dönecek ve ‘‘kadın’’ konusunu, kısaca inceleyip konularına değineceğim dört farklı film; yani Todo Sobre Mi Madre(Annem Hakkında Her Şey), Jennifer’s Body(Kana Susadım), Searching For Debra Winger(Kayıp Aranıyor: Debra Winger) ve Magdelene’s Sisters(Günahkâr Rahibeler) filmleri aracılığıyla ele alıp irdeleyeceğim.

 

Annem Hakkında Her Şey(1999): 

annem hakkında herşey En sevdiğim yönetmenlerin zirvesinde bulunan ve ‘kadınların yönetmeni’ olarak nitelendirilip filmlerinde genellikle hep kadın karakterlere ağırlık veren son derece şahsına münhasır, özgün İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın 1999 yılında çektiği ve başrollerinde Cecilia Roth, Marisa Prades, Antonia San Juan ve  Penelope Cruz gibi son derece yetenekli İspanyol yıldızların bulunduğu Annem Hakkında Her Şey’in İngilizce fragmanında şöyle der: ‘‘Her kadının bir parçası annedir, aktristir, azizedir ve günahkardır. Ve her erkeğin bir parçası da kadındır!’’ Aslında fragmandaki bu iki cümle filmimizi tamamen özetlemeye yetiyor. Fakat bu özeti doğrulamak için filmin konusuna kısaca değinmemiz şart. Kadını siyah ya da beyaz, günahkar ya da azize değil; her birinin karşımı olarak anlatan ve kadın olmayı sadece doğuştan kadın olmakla sınırlandırmayıp kendini kadın gibi hisseden erkekleri de gayet adil ve doğru bir şekilde bu kategoriye sokan filmimizin konusu kısaca şöyle; Manuela, 17 yaşındaki oğlu Esteban ile birlikte yaşayan bekâr bir annedir. Esteban’ın annesiyle arası çok iyi olmasına rağmen bir türlü babasının kim olduğu gerçeğini annesinden işitemez fakat bu konuda annesinin üstüne de gitmez, bunun yerine ‘‘Annem Hakkında Her Şey’’ başlığını verdiği bir deftere annesini yazmaya ve annesinin geçmişi ve babasının kim olduğu ile ilgili gizeme dair yazıları kaleme almaya, defterine aktarmaya başlar. Bir gün Manuela hayranı olduğu tiyatro sanatçısını görmek için ısrar eden Esteban ile birlikte Huma Rojo adlı sanatçının oyununa gider. Esteban yağan yağmura rağmen annesine hayranı olduğu sanatçıdan imza almak tiyatronun kapısında beklemelerini rica eder. Huma Rojo imza almak için onu bekleyen Esteban’ı görmeden hızlı bir şekilde diğer rol arkadaşları ile arabaya biner ve araba imza almak için yağmur altında annesi ile birlikte bekleyen çocuğu ve  tiyatro salonunu geride bırakmaya ve uzaklaşmaya başlar. Ama Esteban kararlıdır; sevdiği ve ilahlaştırdığı sanatçıdan arzu ettiği o imzayı alacaktır. Genç çocuk arabayı yakalamak için koşturmaya başlar ve arabanın peşinden ani bir şekilde yola çıkarak son derece talihsiz bir şekilde başka bir araba tarafından çarpılır ve ölür. İşte filmimizde olaylar buradan itibaren başlar. Oğlunun acısı ile mücadele etmekte son derece zorluk çeken ve  büyük bir depresyona giren Manuela, bir gün oğlunun ölmeden önce yazmaya başladığı ‘‘Annem Hakkında Her Şey’’ defterciğini bulur ve Esteban’ın onun hakkında yazdıklarını okumaya başlar. Annesinin gizemli geçmişi ve meçhul babası hakkında yazan Esteban’a, biricik oğluna duyduğu gönül borcundan olsa gerek; Manuela geçmişe, geçmişten yüzlere ve yeni simalara uzanacak olan ve bir anne olarak son derece başarılı olsa da bir kadın olarak bir azize olmadığını gösteren bir yolculuğaAnnem Hakkında Herşey çıkacaktır. Bu yolculukta kimlerle karşılaşılmayacaktır ki… Kendini kadın gibi hisseden ve kendini kadına dönüştüren erkeklere, kendini kadın gibi hisseden bu erkeklerden çocuk yapan kadınlara, AIDS hastası rahibelere, tüm şöhretin içinde kendi bunalımları içinde boğulan aktrislere, aralarındaki bağlar kopmuş anne-kızlara, kısacası siyah ya da beyaz olmayı reddeden; hem anne, hem günahkar, hem azize hem de aktris olmayı isteyerek ya da istem dışı başaran tüm kadınlara ve doğuştan olmasa da kendini kadın hisseden nice çehreye gebe olacaktır bu yolculuk… Siyahın ve beyazın iç içe girip griyi değil; cart kırmızı gibi canlı, cafcaflı bir renk oluşturduğu son derece çarpıcı, son derece cüretkar ve aynı zamanda son derece insancıl bir film bizi bekleyecek ve Annem Hakkında Her Şey, Hayata ve Kadın Olmaya Dair Her Şey şeklinde son bulacaktır filmin sonunda.

 

Annem Annem Hakkında Her Şey ve Kadına Dair:

Onca film arasında ‘kadın’ı işleyişi bakımından neden Annem Hakkında Her Şey’i seçtim biliyor musunuz? Çünkü bu enteresan, fazlasıyla cüretkar ve şaşırtıcı film bize kadın konusunda siyah ya da beyazı vermeyi reddederek, kadını kalıplara sokan pek çok film ve esere adeta dil çıkarırcasına kadını  kadın olarak ve en önemlisi kadını doğruları ve yanlışları ile sadece insan olarak inceleme cüretkarlığını gösterebiliyor. Demek istediğimi daha iyi açmam gerekirse… Annem Hakkında Her Şey’de kadın hem anne oluyor, hem baba oluyor(çünkü filmimiz en adil ve en hümanist şekliyle kendini kadın gibi hisseden erkekleri de kadın olarak ele alıyor.), hem azize hem günahkar oluyor; siyah ya da beyaz değil ve kendine toplum tarafından biçilen  ve kendinden beklenen şekilde mükemmel ya da kusursuz değil ama ne olursa olsun olsun günün sonunda kendini kadın gibi hisseden herkesi kadın olarak ele alıyor. Mükemmel bir anne olmak için mükemmel ve tertemiz bir geçmişin gerekmediğini, kaldı ki mükemmellik kavramının fazla abartıldığını, anne de olsa oyuncu da olsa rahibe de olsa hayat kadını da olsa kadının siyah ya da beyaz olmadığını ve olması gerekmediğini ve kadının birilerinin annesi, kardeşi olarak değil; insan olarak, kadın olarak saygı duyulup değerlendirilmesi gerektiği anlatılıyor bu özel filmde. Annem Hakkında Her Şey; en marjinal, en ahlak dışı ya da toplumsal normlara en zıt düşen eylemlere kadınları yerleştirerek, kadını ahlak abidesi ya da azize olarak değerlendirmek isteyen; onu sadece birinin lekesiz, günahsız, mükemmel annesi, kız kardeşi ya da eşi olarak görmeyi arzu eden tüm o iki yüzlü norm ve ahlak sistemlerine adeta nanik yapıyor Pedro Almadovar’ın eşsiz yönetmenliğinde. Kadına sadece anne, eş, azize olarak yaklaşmayarak; adeta kadına bir ad veriyor, kadına ve kendini kadın hisseden herkese ‘‘kadın’’ deme cüretkârlığını gösteriyor.

 

debraKayıp Aranıyor: Debra Winger (2002):

Aranızda Debra Winger’ı tanıyan ya da hatırlayanınız var mı? Hani 3 Oscar Adaylığı almış olan, Subay ve Centilmen(An Officer and a Gentleman), Çölde Çay(The Sheltering Sky), Shadowlands gibi son derece meşhur ve kült statüsüne ulaşmış filmlerin kadın başrol oyuncusu olan, 80’ler ve 90’ların en başarılı Amerikan aktrislerinin başında gelen, yetenek abidesi Debra Winger’dan bahsediyorum… Hımmm, sanırım ses gelmediğine göre çok fazla tanıyan ya da hatırlayan yok… Ama bu çok doğal, çünkü Debra Winger henüz 30’larında iken sinemaya bırakmış olan bir isim(2000’lerde irili ufaklı çok az sayıda filmde yeniden görev almaya başladı). İşte bir belgesel niteliğinde çekilmiş olan filmimiz ‘‘Kayıp Aranıyor: Debra Winger’’, hem bu kayboluşun nedenini arayıp Winger’ın peşine düşüyor, hem de kendisi de bir zamanların seksi yıldızlarından olup ve şimdi ise orta yaşlarına merdiven dayamış bir aktris olan  Rosanne Arquette’in senaristlik, yazarlık ve sunuculuğu eşliğinde;  orta yaşlarına gelmiş olan kadın yıldızların neden mesleği ya terk ettiğini, ya da rol bulmakta çok zorlandığını ya da neden belli bir yaşa gelmiş olan aktrislerin akranları erkek yıldızlar geniş bir rol aralığında görev almayı sürdürürken  kendilerine sürekli birilerinin annesi ya da başrol erkek oyuncunun eşi yahut kız arkadaşı rollerinin layık görüldüğünü birbirinden son derece ünlü aktrislerle samimi, sıcak bir söyleyiş tadında gerçekleştirmeyi başarıp Hollywood’da kadın olmanın ne kadar zor ve sorunlu bir iş olduğunun altını en etkin biçimde gözler önüne seriyor. Jane Fonda, Melanie Griffith, Darly Hannah, Salma Hayek, Meg Ryan, Holly Hunter, Sharon Stone, Emanuelle Beart, Gwyneth Paltrow, Patricia Arquette gibi nice döneminin yahut da günümüzün popüler sinema yıldızı film boyunca gerçekleştirdikleri samimi söyleşilerde, Hollywood’da kadın olmanın hiç de öyle magazin dergilerinden yansıyan şeklinde kolay ve parıltılı olmadığını verdikleri örnekler ve anekdotlar ile açıklayıp gördüğümüz ve hayal ettiğimizden çok daha farklı bir  Hollywood tablosu çizmeyi başarıyorlar.

 

Kayıp Aranıyor

Debra Winger ve Kadına Dair:  Kadın konusuna değinmek için seçtiğim ikinci film olan Kayıp Aranıyor: Debra Winger; seçtiğim diğer filmlerden biraz daha farklı olarak, oyunculuk mesleğini seçen ve Hollywood’da oyunculuk yapıp yıldız mertebesine ulaşmış kadınların sorunlarını ele alıp erkek akranlarından ayrı muamele görmeleri konusundaki sıkıntılarını mercek altına alıyor. Bu filmi seçmemi saçma ve ülkemdeki kadınların değil de Hollywood’daki kadınların sorunlarını aktaran bir filme değinmemi gereksiz ve yüzeysel bulabilecek olanların çıkabileceğini düşünüyorum. Fakat, olayın Hollywood’daki kadınlar ya da meşhur kadınlar olarak değil de belli bir meslek grubundaki kadınların uğradıkları adaletsiz muameleler ve kalıplara, sınırlara takılan değerlendirilişleri olarak görülmesinin çok daha doğru olacağını düşünmekteyim. Kaldı ki sinema, özellikle de Hollywood sineması gibi popüler kültürle fazlasıyla iç içe girmiş bir camianın ve endüstrinin dünyanın hangi yerinde olursa olsun insanları etkileyip trendleri belirleyişi ve insanları belli standart alışkanlıkdebra 2lar, zevkler, hayaller ya da rol kalıplarına yönlendirdiğini göz ardı etmezsek, kadınların Hollywood sinemasında portrelenişinin pek çok farklı coğrafyadaki kadının davranışına nasıl yön verdiğini ve pek çok erkek izleyicinin kadından beklediklerini, kadında arzuladıklarını belirlediğini düşünecek olursak, bu filme kadın-erkek hepimizin kadınlara daha adil yaklaşmak için göz atmamız gerektiğine inanmaktayım.

            Öncelikle Hollywood’un son derece meşhur ve gözde yıldızları(30 yaş üstü yıldızlar) ile bir söyleşi tarzında gerçekleştirilen bu belgesel niteliğindeki filmi çok beğendiğimi söylemeliyim. Kayıp Aranıyor: Debra Winger, aslında sadece bir zamanların çok başarılı oyuncusu olup daha sonra ortadan kaybolan Debra Winger’ı değil; oyunculuk mesleği yapan kadınların eşit muamele görmelerini engelleyen o kayıp noktaları arıyor, Winger’ın peşine düşerken eşitsizliğin nereden kaynaklandığının peşine de düşmeyi ihmal etmiyor.Filmde en çok sevdiğim nokta o magazin sayfalarını, posterleri, reklamları süsleyen; çok parıltılı ve muhteşem bir hayatın simgesi olan güzel yıldızların aslında ne kadar kırılgan, ne kadar öfkeli, ne kadar çaresiz olduğunun en insancıl, en objektif şekilde sunulması ve sade restoran, cafe ya da oturma odaları, bahçelerde gerçekleştirilen samimi söyleşilerle o gözümüzde büyüttüğümüz yıldızların yıldız olarak değil bir kadın, bir insan olarak verilmesindeki başarısıdır. Hayatlarında her şeyin mükemmel gittiğine inandığımız ve objektiflerden son derece şuh, kendilerine güvenli, kusursuz ve mutlu bir şekilde yansıyan yıldızların aslında ne kadar da bizim gibi olduğunu, meslek grubu ne olursa olsun tüm kadınların yaşadığı zorlukları o mükemmel ve sorunsuz görünen yaşamları altında ne denli deneyimlediklerini görmemiz açısından ve dünyanın en medeni yerlerinden biri olarak görünen Amerika’nın  muhteşem Hollywood’unda dahi kadın-erkek eşitliğinde büyük sorunların olduğu ve kadın aktrislerin üzerinde kendi akranları erkeklere nazaran ne denli daha fazla baskının olduğunu fark etmemiz açısından göz ardı edilmemesi gereken bir yapımdır Kayıp Aranıyor: Debra Winger. Filmde 25-30 kadın oyuncu ile teker teker konuşulduğu için, bu kadın oyuncuların her birinin söylediklerini vermemin imkanı yok. Fakat filmde genel olarak geçen konuşmalara bakacak olursak bütün yıldızlar; kadın oyuncuların belli bir yaşa geldikten ve seksi, poster kızı dönemini geçtikten sonra nasıl rol bulmakta zorlandıklarını, tam kendilerine göre bir rol ortaya çıktığını düşündükleri sırada bu rol için sırada bekleyen 50 farklı değerli kadın oyuncu ile mücadele etmek zorunda kaldıklarını, genelde hep erkek başrol oyuncunun eşi ya da sevgilisi rollerine mahkum edildiklerini, belli bir yaşı geçirdikten sonra ise akranları erkek oyuncular hala romantik filmlerde oynayabiliyor ya da başrollerde kendilerine yer bulabiliyorken kendilerinin ancak birilerinin annesi ya da ablası rolünde oynayabildiklerini, kadının çoğu filmde sadece bakmaya ya da erkek göz zevkine hitap etmeye yarayan güzel bir aksesuar gibi kullanıldığını(kadının bir fetiş nesnesi olarak kullanıldığını ve zayıflık, güzellik gibi mesajların sürekli sunulduğunu ve bu filmleri izleyen 13 yaşındaki kız çocuklarının anoreksik olmalarının şaşırtıcı olmadığına da değiniyorlar), bacak-göğüs ve dudakların oyunculuktan çok daha fazla aranan öğeler olduğunu, sadece saygı ve eşitlik aradıklarını belirtiyorlar. Kısacası Kayıp Aranıyor: Debra Winger filminde görüyoruz ki; muhteşem, toz pembe, ihtişamlı ve  kusursuz bir hayat sürdüklerine inandığımız tüm o spotların altındaki kadın yıldızlar da kadın olmanın zorluğunu bizler gibi yaşıyorlar ve Debra Winger’ı ararken onlar da ‘‘Kadının Adı Olmalı’’ dercesine, kadına ait o özel, o güçlü adı aramayı ihmal etmiyorlar.

 

sistersGünahkâr Rahibeler(2002):

  İzleyebileceğiniz en etkileyeceği, en sinir bozucu, en yürek sızlatıcı, en öfkelendirici, ‘‘Bu kadarı da olmaz!’’ dedirtici filmlerin en başında gelecek olan bir yapımdır Günahkar Rahibeler. Peter Mullan’ın yönetmenliğini ve senaristliğini gerçekleştirdiği; Anne-Marie Duff, Eileen Walsh, Nora-Jane Noone ve Dorothy Duff gibi yetenekli ve gelecek vaat eden İngiliz ve İrlandalı oyuncuları bünyesinde barındıran ve en önemlisi de gerçek olaylara dayanan filmimiz; 1964 İrlanda’sında, Teokratik Katolik düzen içerisinde 4 genç kızın ‘‘düşmüş kadınlar’’ın gönderildiği Magdalene Manastırı’nda yaşadığı birbirinden trajik ve etkileyici olayı ele alır. Filmimizin dört ana karakterinden Crispina ve Rose evlilik dışı çocuk sahibi oldukları için –ki Crispina aynı zamanda zihinsel engellidir-, Bernadette fazla güzel ve cazibeli olup sürekli erkeklerle flört ederken yakalandığı için, Margaret ise kuzeni tarafından tecavüz edilme ‘‘suç’’una nail olduğu için düşmüş kadın olarak damgalanıp ıslah olmaları için Magdalene’e gönderilir. Sürekli eziyet görüp aşağılanacakları, ağır işler yaptırılıp işkenceye dayanan muamelelere maruz kalacakları, din ve yola getirme vasfı altında her türlü sapkınlık ve sadistlik örneğini gösteren rahibe ve pederlerin oyuncakları haline gelecekleri Magdalene’de gün geçtikçe birbirine kenetlenen dört kız için artık tek kurtuluş Magdelene’den kaçmak olacak ve çarpık, sapkın ahlak anlayışları içinde haksızca yargılanıp cezalandırılan 4 genç kadın bu kaçışı gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapacaktır.  

 

Günahkâr Rahibeler ve Kadına Dair:

 Aslında Günahkar Rahibeler’e ve bu filmden yansıyan iki yüzlü ahlak sistemine, kadınlara uygulanan eşitsiz tutuma dair söylenecek çok şey var ama bazen cidden şairin söylediği gibi kelimeler kifayetsiz kalıyor sanırım ve ciltler dolusu kitap yazılabilecek duygular ya da gerçekler klavyenin, dilin, kalemin ucuna takılıp kalıveriyor ve geriye kelimelerden ziyade hüzünlü, kızgın, suskun fakat suskunluk altında binlerce kelimeyi saklayan bakışlar kalıyor. Aynı o meşhur ‘Afgan Kız’ fotoğrafından bize yansıyan gibi; susarak binlerce kelime söyleyen bakışlar kalıyor. Ama susmamak lazım; beyinde biriken ve öfke, özlem, duyulma ve eşit muamele arzusu içeren sekiz milyar düşünce, duygu ve sözcükten ancak sekiz ya da seksenini de olsa dile getirmek lazım çünkü binlerce sözcüğü barındıran sessiz bakışların etkisinin büyük olması gibi, dile getirilmeye cesaret edilen birkaç kelimenin ve cümlenin etkisi de yadsınamayacak derecede büyüktür.  Günahkar Rahibeler ve Kadın… Evet, cidden 2002 yapımı ve gerçek olaylara dayanan bu filmi izleyip de kadın ya da erkek olmamız hiç fark etmez, etkilenmemeniz mümkün değil diye düşünüyorum. Olayın Katoliklik Klisesi ya da din konularına girmeyeceğim, kaldı ki girecek kadar bu konularda bilgi sahibi olmadığım için haddimi bilmeyi uygun görüyorum. Fakat olayın nerde ve nasıl bir atmosferde, hangi din, dil, coğrafya, tarih ekseninde geçtiğinin önemi yok; durum bugün ülkemizde ve az gelişmiş, gelişmekte olan tüm ülkelerde görünenden hiç farklı değil. Öncelikle Magdelene Manastır’ının ‘‘düşmüş kadınlar’’ için, onları islah etmek için kurulan ve işleyen bir yer olmasına değinmek lazım. Düşmüş kadın yani filmde de ‘‘fallen women’’ olarak nitelendirilen kadınlar kimdir? Düşmüş ne demektir? Nereden düşülmüştür? Balkondan mı, merdivenden mi yoksa ‘‘ahlak, ahlak, ahlak’’ diye gezinen fakat erkek yapınca ‘‘Koçum benim!’’, kadın yapınca ‘‘Vurun kahpeye!’’ dendiği ikiyüzlü toplumların o çok bilenlerinin gözünden düşüldüğü için mi ‘düşmüş kadın’ denilmektedir?  Kendisine tecavüz edilen kadının düşmüş kadın olarak nitelendirilmesi, filmde olduğu gibi tecavüz edilenin ıslah olmak için Manastıra gönderilip ‘lekeli’ ilan edilmesi fakat tecavüz edenin elini kolunu sallayarak sırf erkek olduğu için rahatça gezinebilmesi hangi yüksek toplumun göstergesidir? Yoksa düşmüş olan kadın değil de toplumun kendisi midir? İşte bunlar ve bu gibi pek çok serzenişi içinde barındırıp yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor Günahkar Rahibeler filmi ve kendi toplumumuzda üçüncü sayfa haberlerinde okuduğumuz o benzer, o aynı derecede tüyler ürpertici haberleri aklımıza getiriyor. Töre cinayetlerini, nehre atılan genç kızları, tecavüzcüsüyle evlendirilmek durumunda kalanları, cep telefonuna bir erkekten mesaj geldiği için öldürülenleri, kadının düşmüş olma statüsü hayatının sonuna kadar korunurken ona tecavüz eden ya da onu toplumunun gözünde düşmüş mertebesine getiren erkeklerin çok az bir ceza aldıktan sonra afla çıkıp gevrek gevrek sırıtarak ve ellerini yıkayıp temizlenerek rahatlıkla hayatlarını devam ettirmesi gerçekleri, namusun hala kadın söz konusu olunca kafatasının içinde yani beyinde değil amiyane tabirle iki bacak arasında aranması sonucu yaşanan nice vahşeti hatırlıyoruz. Yani bu filmi izleyince hüzünlü ve tüm ıslaklığına rağmen kurulaşmış  bir yağmurun üstümüze yağdığını ve bu üzerimize yağanın yağmurdan ziyade, tüm  bu ikiyüzlü ahlak kuralı ve normun kurbanı olmuş, olmakta olan kadınların gözyaşları  olduğunu hissediyoruz. Tüm o Ayşelerin, Fatoşların, Güldünyaların gözyaşlarının üzerimize bir daha yağmaması ve bunun ağırlığı ve acısı altında ezilmemek için dilek tutuyoruz. Kadının biran önce bir adının olması gerektiğini bir kez daha anlıyoruz!


Jennifer’s Body(2009):

   jennifers's bodyEveettttt, gelelim geçen senenin sonlarının en çok konuşulan filmlerinden birine; günümüzün gereğinden fazla seksilik ve şuhluğu ile ön plana çıkan, popülaritesinin zirvesinde olan genç yıldızlarından Megan Fox ile güzel ve masum görünümü ile dikkat çeken Amanda Seyfried’in başrollerini paylaştığı Jennifer’s Body yani Türkçe’ye çevrilişiyle Kana Susadım’a… Filmin, Türkçe’ye Kana Susadım yerine İngilizce adının tam karşılığı olan Jennifer’ın Vücudu olarak çevrilmesi çok daha uygun düşerdi aslında. Zira  filmin kendisi zaten Jennifer’ın, daha doğrusu Jennifer’ı canlandıran ve haddinden fazla Angelina Jolie kopyası olma uğraşına girmiş olan seks sembollerinden Megan Fox’un vücuduna ve güzelliğine dayanıyor ve korku mu komedi mi olduğunu anlayamayacağınız bir senaryo ve film yönetimi eşliğinde bol bol erkek göz zevkine dayandırılacak bir şekilde seyrini devam ettiriyor. Kısaca filmin konusuna gelirsek… Film, birbirine taban tabana zıt olan iki arkadaşın yani Jennifer(Fox) ve Needy(Seyfried)-buarada karakterin adının Needy yani ilgi, sevgi ve duygusal desteğe ihtiyaç olan anlamına gelmesi de ilgi çekicidir- adlı iki lise öğrencisi kızın ekseninde dönmektedir. Needy son derece sessiz, sakin, mütevazı, güzel fakat silik ve gösterişten yoksun bir kız iken en yakın arkadaşı ponpon kızlar takımının en popüler ismi ve okulun en gözde ve erkekler tarafından en çok arzu duyulan, seksi kızı Jennifer’dır. Needy adının bir etkisi olsa gerek Jennifer’dan gelecek olan sevgi ve ilgiye ihtiyaç duyar ve çok belirgin bir şekilde verilmese de öykünün verilişinden anlaşıldığı üzere arkadaşını ilahlaştırıp Jennifer’a hayranlık duyar. Birbirinin tamamen zıttı olan bu biri silik biri ise fazla parlak iki kızın dostluğu ve hayatları son derece sorunsuz bir şekilde gitmektedir(Jennifer okulun en popüleridir, herkes ona hayrandır. Needy ise Jennifer’ın dostluğuna sahiptir ve oldukça sevdiği, düzgün bir erkek arkadaş eşliğinde sakin ve huzurlu bir hayat sürmektedir.); ta ki o geceye kadar. Needy ve Jennifer’ın hayatları bir gecede değişecektir. İkili yeni bir Indie Grubunun konserini dinlemek için bir bara gider. Jennifer, grubun yakışıklı solistine hayran olduğu için ve çocuğun dikkatini çekmek için bakire olduğunu dile getirir ve  bu da grup üyeleri tarafından duyulur. Gizemli bir şekilde barda konser sırasında başlayan bir yangın sonrasında ve bu yangında pek çok lise öğrencisinin ölmesi sonucunda iki genç kız şok içinde yanmakta olan barın dışında dururken Jennifer şokun ve hayranlığın etkisiyle, Needy’nin tüm uyarı ve itirazlarına rağmen gizemli Indie Grubu’nun solistinin teklifini kabul ederek, grubun karavanına binerek onlarla uzaklaşır. Jennifer olacaklardan haberdar değildir tabii ki. Jennifer’ın sırf ilgi çekmek için bakire olduğunu ifade etmesidir grubun genç kızın peşine düşmelerinin nedeni. Zira bu Indie grubu pek çok yeni grup arasından sıyrılıp meşhur olmak için şeytanla iş birliği yapmaya ve kara büyü yaparak bir bakireyi şeytana kurban etmeye karar vermiştir. Kısacası Jennifer’ın bakire olduğu yalanını söylemesi genç kıza pahalıya patlayacak ve onu bir kara büyü ayininin kurbanı haline getirecektir. Fakat öldü diye içleri rahat bir şekilde olay yerini terk eden Indie grubunun bilmediği şey Jennifer’ın bakire olmadığı ve bakire olmadığı için de bu büyünün farklı bir etkiye yol açıp Jennifer’ı öldürmek yerine çevresindeki tüm erkekleri yemeye başlayan, yemeyince cildi ve güzelliği bozulmaya başlayan bir canavara döndüreceğidir. İşte bu olay sonrasında okuldaki erkeklerin bir bir cesetlerinin bulunması, arkadaşındaki değişimleri fark etmeye başlayan Needy’nin ne yapacağını bilememesi, Jennifer’ın her geçen gün daha fazla kana susaması, iki kızın dostluğunda büyük çatlaklar meydana gelmesi gibi olaylar vuku bulacak ve güzellik uğruna yapılacak şeylerin boyutu ifade edilirken (Jennifer ne zaman bir erkek yese ve karnı doysa güzelliğinin doruğuna çıkar ve ne zaman kana susasa, aç olsa cildi soluklaşmaya ve tüm havası ve cazibesi sönmeye, azalmaya başlar), güzellik uğruna yapılan şeylerle güvensizliğin örhell yestülüp örtülemeyeceği konusu ekranlara yansıyacaktır.

 

Kana Susadım ve Kadına Dair

 Çoğu insanın korku filmi mi yoksa komedi mi olduğuna anlam veremeyip dalga geçtiği ve fazlasıyla eleştirdiği Kana Susadım’ı seçme nedenimi merak edenler olabilir. Kana Susadım’ı tahmin edilebileceği üzere, sanatsal başarısı yahut da ‘kadın’ı portrelemedeki üstün meziyetleri hususunda övmeyeceğim şüphesiz ama bu film üzerinden, sırf orijinal adı ile bile-Jennifer’s Body yani Jennifer’ın Vücudu- gözümüze parmağını sokan bu film üzerinden, bayanın sinemada nasıl bir fetiş nesnesi olarak sunulduğu konusuna kısaca değineceğim. Öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki filmden nefret filan etmedim. Ne bekleyeceğimi gayet iyi bilerek izlediğim için filmin kendi içindeki absürtlüğünden keyif almayı bile başardım. Yani öyle ‘‘Aaa nefret ettim! O nasıl film öyle! Sinemanın yüz karası!’’ gibi nidalar atacak değilim. Zira Oscarlık bir film izleyeceğim güdüsüyle yahut da içi çok dolu, mesajlarıyla beni etkileyecek bir sanat eseri beklentisiyle yaklaşmadım Kana Susadım’a. Klasik, saçma Amerikan gençlik filmlerinden, korku ve komedi karışımı absürd filmlerinden birini izleyeceğimi gayet bilerek filmi izlemeye başladığım için film süresince sıkıldığımı yahut film endüstrisinin geleceği konusunda karalara büründüğümü söyleyemeyeceğim ama bu söylediklerim de  filmi eleştirmeyeceğim ve kadının filmde konumlandırılmasına, portrelenmesine serzenişte  bulunmayacağım anlamına da asla gelmiyor. Zira hem senaristi(Diablo Cody)  hem de yönetmeni(Karyn Kusama) kadın olan bir film olan Kana Susadım; daha doğrusu benim Megan’ın ay pardon Jennifer’ın Vücudu olarak söylemeyi tercih ettiğim film, ne yazık ki kadını bir seks objesi, bir fetiş nesnesi olarak sergilemekten vazgeçmeyen filmlerin arasına kendini katmaktan geri kalmıyor. Filmde her ne kadar güzel olma zorunluluğunun nelere mal olabileceği ve bunun için yapılacakların boyutunun ne olabileceği yahut da güzellik ve şuhlukla ruhtaki zayıflık ve kırılganlığın örtülmeye çabalandığı gerçeği zaman zaman verilse yahut da verilmeye çalışılsa da film kadını erkeklerin göz zevkine sunulan bir fantezi objesi, bir fetiş nesnesi olarak sunmaktan da vazgeçmiyor. Öyle ki film adeta Angelina Jolie kopyası haline gelebilmek için tüm servetini dökmeye hazır gibi görünen günümüz seks sembollerinden Megan Fox üstüne kuruluyor. Bol bol Fox’un dudaklarını, bacaklarını ve şuh tavırlarını izlediğimiz gibi bir de erkek izleyiciyi sinemalara çekmek için gerçekleştirilen en yaygın taktiklerden biri filme ekleniyor ve filmin iki güzel oyuncusu(Fox ve Seyfried) anlamsız bir şekilde ve arkası doldurulmamış bir biçimde birbirleriyle öpüştürülüyor ve bir nevi TATU fantezisi yaratarak olayı jenniferiyice fetiş noktasına götürüyor. Kadının edilgen, erkek izleyicinin ise etken olduğu geleneksel sinema sürdürülüyor ve film güzel olmak arzusu ve baskısı altında ezilen Jennifer’ın dramını da vermeye çalışırken bunun tam zıttını uygulayan bir sinemacılık anlayışı sergileyip sınıfta kalıyor. Kadının sadece bacak, göğüs, dudaktan oluşan bir arzu nesnesi olarak tasvir edildiği filmi filmin tek etkileyici sahnesi dahi kurtaramıyor(Needy’nin artık durdurulamaz bir canavara dönüşmeye başlayan Jennifer’ı bıçakladığı sahnede Jennifer acı içinde ‘‘Göğsüm…’’ derken, Needy ise acıyan gözlerle ‘‘Hayır, kalbin’’ der. Burada Jennifer’ın sadece kendini sadece erkeklerin onu gördüğü gibi göğüsten ibaret bir obje olarak gördüğünü anlıyoruz. Jennifer kendisinin acı çeken yerinin ve bıçağı yediği yerinin göğsü olduğunu düşünürken; onu en yakın arkadaşı düzeltiyor ve asıl acı çeken yerinin kalbi olduğunu ve onun sadece bacak ya da göğüsten ibaret bir obje değil; kalbi olan, nefes alan ve acı çeken bir insan olduğunu fakat bundan kendisinin haberi olmadığı gerçeğini yüzüne çarpıyor.) ve Laura Mulvey’in ‘‘Görsel Haz ve Anlatı Sineması’’ başlığı altında eleştirdiği ne varsa uygulanarak ve  bile bile lades yapılarak; adeta kadınlar tarafından yazılıp yönetilen bu filmin kadını özgürleştirici yahut da destekleyici bir film değil de erkeğin fantezilerine seslenen, kadını edilgen olarak sunan  bir çalışmanın ortaya çıkmasına neden oluyor. Olmuyor, kadınların elinden çıkan bu filmde dahi kadına hak ettiği, o adil ad konulamıyor!

 

            Evet dört filmi baz alarak kadın konusunu ele aldıktan sonra, söylemek istediğim milyonlarca şeyden bir kaçını dahi olsa söylemenin mutluluğunu yaşıyorum ve söyleyecek daha çok şey olsa bile yazımı burada bitirerek, o özel günü yani 8 Mart’ı kutlamak istiyorum. Kadın olan, kendini kadın gibi hisseden, kendini biran olsun kadın yerine koyabilen herkesin Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun! Ve artık biz kadınların bir adı olsun ve o da, ‘kız ve kız olmayanı örtmek için kullanılan ve kadının cinselliğini örtmeyi amaçlayan ‘Bayan’ sözcüğü yahut da kadını basma kalıp kalıplara mahkûm eden ‘anne’, ‘eş’, ‘bacı’ değil; herkese ve her şeye inat büyük harflerle yazılmış olan ‘‘KADIN’’ olsun! 

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: