KENDİ MASALINI YAZ!..

Bir sayılık kadın olmak kolay olsa gerek… Peki, hep kadın olmak? Bazı kadınlar için çok güzel, bazıları içinse değeri olmayan bir duygu. Neden bazı kadınlar el üstünde tutulurken bazıları kötü muameleye maruz kalıyor? Nedir bunun ölçütü, bir kadının diğerinden daha güzel, daha akıllı olması, daha güzel yemek yapıp kariyeriyle özel hayatını birlikte yürütebilmesi mi? Ne yazık ki ölçütler bu kadar basit değil; toplumun kadınlara yüklediği sorumlulukların yeterince yerine getirilmesi (iyi bir eş, iyi bir anne olmak gibi) her zaman belirleyici olmuyor. Hatta ve hatta bu sorumlulukları yerine getirmeyen bir kadın, hakkıyla yerine getiren bir hemcinsinden daha fazla saygı görebiliyor. Diğer bir deyişle, saçını evi için, kocası ve çocukları için süpürge eden kadınla kariyerinde zirve yapmış, ev işlerinden zerre kadar anlamayan bir kadın aynı cinsiyeti paylaşırken bambaşka hayatlar yaşıyor. Burada hangi hayat daha iyi tartışmasına girecek değilim, çünkü bunun kararını ne ben verebilirim, ne de siz sevgili okuyucular verebilirsiniz. Kariyer yapan, üreten kadının gerçekten daha değerli olduğunu savunuyor da değilim, çünkü biliyorum ki bir kadının evi için çalışması en az iş hayatındaki kadar emek isteyen bir uğraş. Benim esas anlamaya çalıştığım, yazımın başında bahsettiğim gibi, dergimizin bu sayısına konu olan kadınların neden her yerde ve her zaman aynı değeri görmediği, göremediği.

Uçlarda yaşayan bir millet olduğumuzu düşünüyorum. Bir şeyin ortasını bulmakta sanırım zorlanıyoruz; ya çok safız ya çok akıllı, ya çok sosyaliz ya da çok asosyal. Hâlbuki her şeyin ortası güzel bence, Türk kahvesinin bile. Belki de hayatın ortasından yürümeyi seçen kişilerin toplumda nasıl algılandığından kaynaklanıyordur bu. Kadınsan eğer, ya çok iyi bir annesindir ya da çok iyi bir genel müdür. Çünkü genel müdür olup da çocuk bakmak zordur, ne de olsa çocuk bakma görevi tamamıyla kadına aittir. Akşam işten dönünce ya yemek yapmak için çok yorgunsundur bütün gün iş yerinde harikalar yarattığın için, ya da hiç evden çıkmayan bir kadınınki kadar çok vaktin vardır zeytinyağlısından etlisine kadar her türlü döktürmeye… Peki ya ortası yok mudur bunun? Bir kadın her yaptığında iyi olmak zorunda mıdır? Neden en iyi reçeli yapıp iş yerinde en şık kadın olma konusunda yarışmaya zorlanmaktadır? Ortalama lezzete sahip bir yemek yapıp işe saçlarına fön çektirmeden gidemez midir? Her şeye ortalama zaman ayırıp, en çoğunu KENDİSİNE ayıramaz mıdır?

Her ne kadar hayatlarımız tercih meselesi olsa da, tercihlerine değil en önemli ihtiyaçlarına bile sahip olamayan nice kadın var ülkemizde. Ama sonuç olarak, hepimiz aynı kadınız aslında; bize sunulan olanaklar farklı olsa da, aynı duyguları paylaşıyoruz, her şeyi başarmış da olsak hepimiz bazı noktalarda tıkanıp kalıyoruz. Hayatlarımızda eksik olan şeylerin niteliği ve niceliği değişse de, bizi yöneten duygular aynı. Hepimiz sevilmek isteriz, peki ya sevmek? Hepimiz mis gibi kokan lezzetli kurabiyeler yapmak isteriz, peki ya koca bir gün boyunca tembellik etmek? Acaba kaçımız hayatımıza bir mola verip gerçekten ne hissettiğimize dikkat ediyoruz? Kadını kadın yapan hisleridir aslında; hayatımızda eksik olanı, ne isteyip ne istemediğimizi bize söyleyen hislerimizdir. Her şeyde olduğu gibi bunun da ortası güzeldir, ne hislere fazlasıyla kulak asıp duygularımıza yenik düşmek, ne de yalnızca mantığımızı ön planda tutup hislerimizi bastırmak yarar işimize. Öncelik kendimizdir, her şey önce kadının kendisinden geçer. Başarılı olup olmamak, güzel olup olmamak kendimizde başlar. Kendimize vakit ayırmazsak, içimizde neler olup bittiğinin farkına varamazsak ne biz mutlu oluruz, ne de sevdiklerimizi mutlu edebiliriz. Eğer bizim ne hissettiğimiz önemli olmasaydı, bütün gün ev işiyle, mutfakla uğraşan bir kadın eşini kolayca mutlu edebilirdi. Eğer hangi işte başarılı olup olamayacağımız konusunda hissettiklerimiz önemli olmasaydı, yeryüzünde işini gerçekten iyi yapan kimse olmazdı. İşte tam da bu yüzden önce kendimiz diyorum, çünkü kadın kendisiyle ilgilenmezse eğer, ne istediğine dönüp bakmazsa, yalnızca başkalarını mutlu etmek için çalışırsa, çabaladıklarının aslında koca bir hiç uğruna olduğunu fark eder bir gün. Kendi ihtiyaçlarına, iç sesine değer vermeyen bir kadın yalnızca çevresindekiler için çalışıp çabaladığını, fedakârlık ettiğini düşünse de, emeklerinin hak ettiği değeri görmesi ne yazık ki çok zordur. Sanıldığının aksine kadının kendisiyle ilgilenmesi, hobilerine vakit ayırması bencillik değildir, tam tersine, kadın kendini iyi hissettiğinde çevresine ışık saçabilir, çevresindekilere gerçek faydayı ancak kendisi mutlu olursa sağlayabilir. Bunu anlamanın yolu da çok basittir aslında; hayatın koşturmacasına yalnızca kısa bir mola vermek. Mutfakta yemeklerin en güzelini yapmaya çalışırken misafirlere saklanan koltukta bir kahve içebilecek zamanı kendimize ayırabilmek, işimizde en iyisi olmak için hırpalanırken hep hayalini kurduğumuz o tatile gidebilmek, tatile gidemesek de o tatili kendi ruhumuza getirebilmek… Üstelik daha da güzel olan şudur ki, kahve için, tatil için vakit ayırabilmek ne en güzel yemeği yapmamıza engeldir, ne de işimizde iyi olmamıza. Bize nasıl davranıldığı, aslında önemli olmasa da başkalarının gözündeki değerimiz bizim kendimize verdiğimiz değerle ilgilidir. Yoğun hayatımıza mola vermek, yorgun gözlerimizi birazcık huzurla dinlendirmek ve çevremizde olup biten her şeyden biraz olsun uzaklaşmak bize hiçbir şey kaybettirmez, ama çok şey kazandırır. Çünkü kadının kendisi mutluysa eğer, herkes mutludur. Önce kendi iç sesini dinleyen, önce ruhunu dinlendiren, mutlu ve kendine güvenen bir kadının dokunduğu her şey güzelleşir ve bu güzellik kaçınılmaz olarak yayılır etrafa. Bu güzelliği yaratıp yaratmamak elimizde, çünkü her kadın kendi masalını yazar…

Bir Cevap Yazın