Naçizane

KIRMIZI RUJLU ÇOCUKLAR

4 Mins read
Naçizane

KIRMIZI RUJLU ÇOCUKLAR

4 Mins read

Erotik melankolik hallerde cebime sığdırabileceğim kadar küçük yüzler. Sesleri, giyimleri, ferdilikleri kadın olmuş bebek ruhlarında. Dünyaya yeni yeni açılan, uykudan uyanmış gibi mahmur gözleri, feleğin çemberinden geçmişçesine kırmızı ve şehvetli… İncecik bacakları minicik eteklerinin altında kırılacak kadar cılız; çok geçirgen, pek de saydam.

Bir bebeğin doğumu gibi sancılı ve kanlı hayatın içinde balığını bekleyen oltaya yem olmaya mecbur bırakılmış küçük bedenler mi hazzın ve “iktidar”ın belgesi? Anne sütü içen dudaklarının kırmızılığı mı “kadınlığın” simgesi? Bir ayağı çukurda ama aklı hala uçkurunda olan beyefendi müsveddelerine mi sunuluyor daha kendileri mama yiyecekken “mama”larca mama edilmeye onların tabaklarına? Bu ıslaklık üşütüyor mudur apak tenlerini; bir köşe başında, sokak arasında; cadde boyunca beklerken hiç mi siyahtan korkmaz oldu yürekleri? Yoksa bu yüce kalp onlara Allah tarafından doğuştan mı verilmişti?

“Taş, kağıt, makas” oyunu vardı biz çocukken; çocuk olan, çocukluğunu yaşayan ve yaşatılan herkesin bildiği bir oyun. Sizin de bildiğinize eminim minik elli kadınlar. Üzerinize her gece kimbilir kaç imza atılmış bir kâğıt gibi kesilip durursunuz taştan bedenler tarafından. Geceleri kadın gündüzleri çocuk ruhlarınız başka ne oyunlar biliyor kim bilir. Kim bilir neler oynuyorsunuz bizler masumca uyurken uykularımızda. Ne “arabesk-fantazi”lere boğuluyorsunuz ya da. Oyun arkadaşlarınız babalar, dayılar, amcalar, abiler hatta dedeler değil mi? Her gece oynadığınız en güzel oyun da “elim sen”de mi? Keşke “saklambaç” oynasak küçük birlikte.  Siz saklansanız ve ortaya bir daha hiç çıkmasanız. Bulurlarsa sizi, canınızı ne kadar yakacaklarını tahmin ediyorum. Cadıların oyunu “can yakmak”tır biliyorum.

Hayat romanların sayfaları gibi gitmiyor her zaman. Sizin hayatınızı kaç yazar yazıyor, kaç karaktere bürünüyorsunuz? Sayfayı her çevirdiğimde başka yüzler görmek yanınızda, benim hayalimi acıtırken sizin naciz bedenlerinize ne delikler açıyor bunu anlayamam. Sizin kaleminiz her sayfada kırılıp yeniden kararlarla yazılıp çizilmenizi emrediyor. Büyük bir sahne kurulmuş “E5”e, “Taksim”e ve binlerce elinin körüne! Küçük bedenler sahnesine büyük kadın oyuncular olarak çıkarttılıyorsunuz zorla ve elinize verilmiş metninizi oynuyorsunuz istemeye isteyeme de olsa.  Bazınız ustalaşmış bu oyunda bazılarınız ise yaşlanmış ve yan rollere atılmış durumda. Bazılarınız ise başroldesiniz yeni ve taze yüzlerinizle. Oyununuz belli… Rollerinize çalışmanız o kadar da değil gerekli. Burada önemli olan duyguyu verecek olan makyajınız. Üzerinize fazla gelen rollere uygun kıyafetler giymişsiniz. Ayağınıza büyük gelen, boyunuza ise hiç denk gelmeyen koca topuklarla birleşen jartiyerler uzanıyor minicik eteklerinize. Küçük bir göbek deliği görünüyor büstiyerin başladığı yerde ve bitişinde daha çıkmaya yeni başlamış iki ufak göğüs beliriyor sıcağa aldırmadan omzunuza attığınız kürkün altından. Kiminizin saçları uzun, sarı… Kiminizin ki ise siyahlığın arasına davet etmiş kızıllığı. Kim boyuyor şu saçlarınızı? Bir insan bu kadar mı soğutulur bir renkten, bu kadar mı yeteneksiz ellere düşüp canlılığını yitirir kırmızı, sarı. Yıpranan saçlarınızın altındaki duru teniniz şimdi bilemessiniz ne kadar da yaşlı. Pudra allıkla işbirliği yapmış da pürüzsüz yüzünüze mayın döşemiş gibi elbirliğiyle. Bembeyaz teniniz renkten renge bürünmüş ressam elindeki palet misali. Karıştırmışlar da karıştırmışlar renkleri. Dudaklar kırmızı, gözler mavili yeşilli, simli simli. Sallanan koca koca küpeler, kulaklarınıza yer çekiminin varlığını ispat edercesine ağır gelmekte. Hazırsınız böylece oyununuza hayat sahnesinde. Alkışlar, çığlıklar, feryat figanlar geçiyor sağınızdan, solunuzdan ve üstünüzden. Başarınızı tebrik edenler oluyor, bir daha oyunu izlemeye gelenler de. Birileri yaşınıza göre ne kadar güzel olduğunuzdan bahsediyor. Mevzu oyun elbette. Birileri yarın gene geleceğini söylüyor sırf sizi izleyebilmek niyetinde. Birileri de hiç beğenmiyor sergilenen performansınızı. Nereden bulduğu belli olmayan cüretiyle yolabiliyor saçını başınızı. Akıtabiliyor da gözyaşlarınızı. Ve beğenen de beğenmeyen de üzerinize bırakıyor imzasını. Eğri büğrü, soğuk ve acı…

Ve siz küçük kadınlar, sabah olduğunda bizim “taş, kağıt, makas”ımızı oynamaya devam ediyorsunuz tüm masumluğunuzla. Can acıtmadan oynuyorsunuz  değil mi “elim sende”yi? Var mısınız hep beraber saklambaç oynamaya, bizi kimsenin bulamayacağı yerlere kaçmaya? Ne diyorsunuz, herkesin çocuk olduğu bir yere gidelim mi?

Saklambaç oynayan kaleye mum diksin mi?

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: