Naçizane

KISA BİR AYIN ARDINDAN

6 Mins read
Naçizane

KISA BİR AYIN ARDINDAN

6 Mins read

Şubat kısa bir ay. Kısa olduğu yetmezmiş gibi ilk günleri de sakin geçince bu yıl, bu sayıda Gündem Takibi köşesinde ne yazacağıma dair endişelenmeye başlamıştım. Her gece uyumadan önce mecliste kavga çıksın, birileri Ergenekon operasyonunun artık sayısını şaşırdığım dalgalarından birinde gözaltına alınsın, Genelkurmay’dan darbe planlarına dair bir açıklama gelsin diye dualar ediyordum. Doğruyu söylemek gerekirse sonuncusunu biraz da eğlenmek için istiyordum. 1960 ve 1980 darbelerinin, 1971 muhtırasının metinlerini, 28 Şubat kararlarını Genelkurmay’dan bugünlerde yapılan açıklamalarla kıyasladığımızda şanlı ordumuzun bu yüce yönetim organının ne hallere düştüğünü görmek benim gibi dış mihraklarca zehirlenmiş kişilere komik geliyor. Elbette geçen sayıda söz vermiş gibi olduğum iyi haberin de meydana gelmesini bekliyordum sabırsızlıkla. Neyse ki ben böyle endişeler içinde beklerken o hiç de alışkın olmadığımız durgunluk gündeme bomba gibi düşen bir haberle dağıldı ve sonrası çorap söküğü gibi geldi.

 

***

 

Güzel bir haberle başlayalım isterim turumuza. Zaten bir tanecik olduğuna göre ona öncelik tanımamda bir sakınca yoktur sanırım. Dünyanın en prestijli sinema festivallerinden Berlin Film Festivali’nde bu yıl en iyi film dalında Altın Ayı ödülünü Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” isimli filmi aldı. Daha önce, 2004’te, Fatih Akın’ın “Duvara Karşı” filminin bu ödüle layık görülmesi gururumuzun okşanmasına neden olmuş, filmin Alman yapımı olması bu gururu gölgelememişti. Şimdi ise Türk yapımı bir filmin Altın Ayı’ya layık görülmesi sanırım pek çok kişinin koltuklarını kabartacak gelişmelerdendir. Ne yazık ki bu tür başarılarla övünmeyi seven vatandaşlarımızın pek çoğunun durumdan haberi dahi olmadı. Türk sineması denince aklımıza pek de iyi örnekler gelmediğinden ve iyi örneklerin sayısı da iki elin parmaklarını geçemediğinden şaşırmamak lazım. Şu satırları kaleme alan ve topluma –sözde- eleştirel bir gözle bakan bendeniz dahi daha önce Kaplanoğlu’nun adını duyduğundan dahi emin değilse fazla söze gerek yok demektir.  

 

***

 

Ulusal darbe planı dedektörümüzün (darbe planlarını sürekli Taraf gazetesinden duymamız nedeniyle ben dedektörün doğrudan Altan kardeşlere ait olduğunu düşünmeye başladım fakat elimde yeterli kanıtlar oluncaya dek ulusal demeyi tercih ediyorum) son bulgusu Balyoz Darbe Planı hakkındaki soruşturmalar kapsamında aynı gün içerisinde 17 emekli general, 4 muvazzaf amiral ve 27 subay gözaltına alınınca bu sayı için yazacaklarımı artık dert etmemem gerektiğini fark edip rahatladım. Kişisel çıkarlarımı ülkedeki huzur ve refahın üzerinde tuttuğumu yahut sosu suya bulanmış bu savaştan keyif aldığımı sanmanızı istemem. Bu sayıda ve bu denli üst rütbeden (emekli yahut muvazzaf) askerin bir soruşturma kapsamında gözaltına alındığına daha evvelden şahit olmadığım ve başkalarının da şahit olduğunu sanmadığım için sizlere aktaracak ilginç bir haberim olduğu için sevindim yalnızca. Az biraz omzu kabarık bir üniformalı görünce selam duran siyasetçilere alışkın olduğumuz bir memlekette üst rütbeden askerlerin hem de sivil mahkemelerce yargılanmasının dikkate değer bir husus olduğunu kimse yadırgayamaz herhalde. Tarafımı belli etmek adına laf kalabalığını bırakırsam –ki bu köşede bunu açıkça yaptığım pek söylenemez- operasyonları gerçekleştirenlerin arkalarına aldıkları gücün kaynağını onaylamasam da (bu kaynağın hukukun üstünlüğü dışında herhangi bir şey olmamasını dilerdim) bu türden gelişmeleri gayet memnuniyet verici bulduğumu fakat taburenin siyasi ayağına dokunulmadan şahsım adına tatmin edici bir gelişme kat edilmeyeceğine inandığımı söyleyebilirim. Konuya dair gelişmeleri gün be gün takip eden birisi olmadığım için son durumda kaç kişinin serbest bırakıldığını kaç kişinin mahkemeye çıkarılacağını bilmediğimi itiraf etmek durumundayım.

 

***

 

Gösterip elletmediğimiz bu haberden sonra ilişkili olduğu düşünülen* ne yazık ki acı bir habere geçiyorum. 23 Şubat Salı günü Balıkesir’in Dursunbey ilçesine bağlı Odaköy yakınlarındaki bir maden ocağında akşam saatlerinde meydana gelen grizu patlamasında 13 kişi hayatını kaybederken 18 işçi yaralandı. Daha önce Bursa’da meydana gelen patlamayla ilgili yazarken insan hayatına önem vermediğimizden bahsetmiştim ve haklı olduğumu gördüğüm için üzüntü duyuyorum. Daha üç buçuk yıl evvel yine aynı madende meydana gelen patlamada 17 işçinin canından olmasından zerrece ders çıkarılmaması karşısında söyleyecek söz bulmak muhayyilemin sınırlarını aşıyor.

 

***

 

Bir felaket haberinden diğerine geçmek muhakkak ki hoşuma giden bir şey değil lakin hem haberlerimizin kronolojik sırası hem de yazı içi bağlantılar bunu gerektiriyor. 27 Şubat Cumartesi günü Şili’nin Conception şehri yakınlarında yerel saatle 03:34’te 8.8 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Depremin ne kadar sürdüğünü dair 10 saniye ile 3 dakika arasında değişen haberlerden hangisinin doğru olduğunu bilemediğimden bu konuda net bir şey söyleyemiyorum. Bu denli şiddetli bir depremde meydana gelen ölümlerin sayısının resmi rakamlara göre 795 olması bizler için şok edici bir nitelik taşıyor. Can kaybının düşük olması kesinlikle çok güzel bir durum ve gönül isterdi ki kimsenin burnu dahi kanamasaydı. Ne var ki bundan daha bir buçuk ay önce Haiti’de meydana gelen 7.0 şiddetindeki depremde 212.000 kişinin hayatını kaybettiğini hatırlayınca doğal afetlerin şiddeti kadar hatta belki ondan daha da fazla önemli olanın hazırlıklı olmak olduğu anlaşılıyor. Deprem hazırlığı dendiğinde aklına yalnızca ceset torbası depolamak yahut en iyi ihtimalle tonton deprem dedemiz Ahmet Mete Işıkara’nın animasyonlarını izletmek gelen yöneticilerin olduğu memleketimizde bir şeylerin yeniden düşünülmesi gerektiği apaçık ortaya çıkıyor.

 

***

 

“Yılmaz Özdil”leşme emareleri göstermeye başlamışken son bir haberle veda etmenin uygun olduğunu düşünüyorum. Aslında bu bir haberden daha ziyade gelecek bir haberin habercisi niteliğinde. Ben bu yazıyı kaleme alırken (4 Mart Perşembe günü) Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’nde Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili tasarının oylamasının yapılacağı toplantı yapılıyor. Tasarının meclisten geçme ihtimali yüksek olsa da Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na sunulması hususunda tavsiye niteliği taşıdığı yani bağlayıcılığı bulunmadığı için Türkiye açısından Obama’nın fikri şu an için daha fazla önem arz etmekte. 2007 yılında benzer bir tasarı komiteden geçmiş fakat genel kurul gündemine alınmamıştı. Bugün yapılacak olan oylamadan önce Obama’nın tasarının onaylanmamasına dair çağrıda bulunması Türkiye açısından olumlu bir gelişme olarak görünmekle birlikte oylama sonuçlarının nelere gebe olduğu belirsizliğini korumakta. Önümüzdeki günlerde konuya ilişkin tartışmalar gündemimizi hayli meşgul edeceğe benzer. Belki bu tartışmalara dair bilgilerin de yer aldığı bir Gündem Takibi köşesinde görüşmek üzere tüm okuyucularımıza güzel bir ay diliyor ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla tüm kadınlarımıza günlerinin değil gönüllerinin olduğu bir dünya diliyorum.

 

* Gözaltılarla maden ocağı patlaması arasındaki alakayı öğrenmek için Asım Yıldırım’a danışabilirsiniz. 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: