KORKU

(O bet sesiyle, kendine pek güvenmeden, yine de içinden gelen dürtüye karşı koyamayıp pes tonlardan mırıldanmaya başlar kahramanımız.)

– Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum

Bilmem bakışların neler söylüyor, cesaretim yok ki soramıyorum

– Niye soramıyormuş?

– Cesareti yokmuş işte.

– Neden?

– Cevabı bilmediği için herhalde. Cevaptan korktuğu için belki.

– Niye ki?

– Ne niye ki?

– Niye korkuyormuş cevaptan?

– Bu böyle gidecek mi?

– Nasıl?

– Sen böyle niye diye sora sora. Onun bir sonu yok, biliyorsun.

– Vereceğin cevaba bağlı bu. Tatmin olursam sormam belki.

– Nasıl bir cevap beklediğine bağlı bu. Seni nasıl tatmin edebilirim ki?

– Bunu sen mi soruyorsun? Dünyanın en tatminsiz insanı mı soruyor bunu?

– O kadar değildir yahu!

– O kadar, o kadar.

– Tatminsizim değil mi? Huysuzum. Meymenetsiz hatta.

– Fazla yüklenme canım kendine.

– Haksızlık mı ediyorum?

– Yok, haksızlık sayılmaz ya yine de kendine fazla yüklenme.

– Belki de bundandır.

– Ne bundandır?

– Cevaptan korkması. Belki o da huysuzdur, meymenetsizdir. Gözlerinin içi gülen de canlıysa, hayat doluysa -ki gözlerinin içi güldüğüne göre gülünce kesin öyledir… Üff, ne bileyim ben. Git kendisine sor arkadaşım, beni ne uğraştırıyorsun!

– Belki de sormuşumdur. İma etmişimdir en azından.

– Kime? Güftekara mı?

– Yok yahu, kendisine.

– Kendisine?

– Evet. Sormadım ama ima ettim. İma ederek sordum ya da. Nasıl dersen işte.

– Eee?

– Ne eee?

– Ne cevap verdi? Anlamadı mı imayı?

– Bilmem. Geveledi bir şeyler. Belki anladı, belki anlamadı. Bazen o denli anlayışı kıt oluyor ki kestiremiyorum.

– Olur öyle arada. İnsanoğlu tuhaftır biraz. Ufukta olan biteni görür de burnunun ucunda cereyan edeni anlamaz. Anlamak istemez belki de.

– Korktuğu için mi?

– Olabilir.

– Sanmıyorum.

– Neden?

– Anlamak istemez demek anlar ama anlamazlıktan gelir demek. Anlasaydı korkacak bir şey kalmazdı zira cevap sorunun içinde gizliydi. Ben ona sorarken aslında sormaya korktuğu şeyin cevabını vermiş oluyordum.

– Tabii bunların hepsi ima ile oluyordu.

– Eh, öyle tabii. Yine de şarkı söylemekten pek farklı olduğu söylenemez bunun.

(Bir sessizlik anı olur. Kim bilir ne kadar sürer. Birkaç saniye mi? Bir dakika mı? Daha fazla sürmez herhalde. Sürse herkes kalkar ve yoluna gider. Hiç olmadı muhabbetin ekseni kayar. O kadar sürmez belli. Seyri ve sırayı bozmadan devam eder çünkü.)

– Belki de korkusu cevaptan değildir. Cevabın sonrasında olacaklardan korkmuş olamaz mı?

– Ne olur cevabın sonrasında?

– Aşk olur, meşk olur, ayrılık olur.

– Ayrılık olmaz. Sorunun –imalı sorunun- içinde cevabı verilmişti zaten sorulmayan sorunun.

– Meşk de olmaz o zaman. Bunlar fazla ürkek insanlar belli. Ürkek insanlar arasında meşk olmaz.

– Emin misin?

– Yok canım, öyle laf olsun diye söylüyorum.

– Belli. İkisi de ürkek mi bunların? Hani biri canlıydı, hayat doluydu?

– Öyle mi demiştik? Öyle demiştik hakikaten. Öyle de. Yine de hayat dolu olmak ürkek olmaya engel değil. Aaa, saçmalıyorum!

– Bence de.

– Sağol.

– Estağfurullah.

– Ne diyorduk?

– Aşk olur diyordun.

– Doğru. Meşk olmaz demiştim. Sen de ayrılık olmaz demiştin. Aşk olur öyleyse.

– Açar koynuna kuş dolur o zaman.

– Dolur mu?

– Hı hı, dolur.

– Sen öyle diyorsan…

– Cıvıtmayalım diyorsun yani?

– Yok, öyle de değil de…

– Muhabbet dağılmasın…

– Yani…

– Emredersiniz komutanım. Üçüncü tugay, beşinci bölük, yedinci manga emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım. Böyle mi denir?

– Ne bileyim ben, askerlik mi yaptım!

– Yapmadın değil mi?

– Yok, henüz değil. Kaçıyoruz bakalım, kaçabildiğimiz yere kadar.

– Hadi bakalım… Aşk olur diyordun en son.

– Evet, aşk olabilir. Sorulmayan sorunun cevabını imalı sorunun içinde bulduysa aşk olabilir. Ondan korkmuştur belki.

– Aşk korkulacak bir şey mi?

– Ona sormak lazım. Korkutmuşlardır belki vaktiyle.

– Öcüler mi?

– Olabilir. Masallar ninniler söylemişlerdir belki sevda üstüne, ama aldatılmıştır, ondan korkmuştur belki de.

– Öyle mi peki?

– Galiba. Aldatılmış olan çok fazla insan var, o masalların ninnilerin doğru olmadığını gören.

– Kıvırıyorsun bence.

– Öyle mi diyorsun.

– Öyle. Bir şarkıdan başka bir şarkıya atlıyorsun cevaptan kaçmak için.

– Bunu sen başlattın, dikkatini çekerim. Hem de olmadık biçimde. Ne demiştin? Dur bulacağım.

– Dolur.

– Hah, dolur.

– Ya neyse. Sen ne diyorsun şimdi açık konuş.

– Ben şunu diyorum, özetle. Aşk pek de istediği bir şey değildir, korkusu ondandır belki de.

– Aşktan niye korkar peki?

– Çok yorucu olduğu için olabilir mi? Çok fazla heyecan, çok fazla korku, çok fazla mutluluk, çok fazla mutsuzluk, çok fazla kırgınlık, çok fazla sevinç, çok fazla emek, çok fazla kıskançlık, çok fazla… Her şeyden çok fazla fakat çok az huzur. Bu kadar çok fazlanın arasında çok az huzuru değmez buluyordur herhalde.

– Öyle mi gerçekten?

– Öyle galiba.

(Bir sessizlik anı olur yine. Öncekinden biraz uzun sürer galiba. Kahramanımız meyanı okumaya başlar.)

İçi…

(O kadar tizden girer ki ikinci heceden sonrasını getiremez. Sesi incelir, çatallaşır ve kesilir. Gülüşür ve yeniden susarlar.)

– Karşılıksız aşk karşılıklı olandan daha mı iyi peki?

– Bilmem. Nereden çıktı bu?

– Belli ki aşık bizimki. Şiirler, şarkılar… Yine de aşkını karşılıksız yaşamayı tercih ediyor da karşılık almaktan korkuyor.

– Sahi ya, bunu söylemiş oldum değil mi?

– Biraz.

– O kadar değildir herhalde. Bilmiyorum. Hiç düşünmedim üzerine. Zaten niye durup dururken şarkıyı bu biçimde okuduk onu da anlamış değilim.

– Herkes her şeyi böyle okur da ondan.

– Nasıl?

– Kendine göre. Kendi penceresinden. Nasıl bakıyorsa öyle görür. Ne düşünüyorsa ona göre okur.

(Bu sözler biraz ağır gelir galiba, ikisi de susar. Daha uzun, çok daha uzun bir sessizliğin ardından kahramanımız son sözü söyler.)

Beni öylesine aldın ki benden, kendimi arayıp bulamıyorum.

Bir Cevap Yazın