Naçizane

KÜLKEDİSİ

5 Mins read
Naçizane

KÜLKEDİSİ

5 Mins read

 

Bir varmış, bir yokmuş…

 

Külkedisi adında bir kız, kötü kalpli üvey kız kardeşleriyle birlikte uzak bir krallıkta yaşarmış. Üvey annesi ve kız kardeşleri çok zalimlermiş ve tüm ev işlerini ona yaptırırlarmış.

Bir gün prensin kendine bir eş aradığı ve bunun için çevredeki herkesin davet edildiği bir balo düzenlediği duyurulur. Bunu duyan Külkedisi’nin üvey anne ve kız kardeşleri heyecanlanırlar ve balo için hazırlanmaya başlarlar. Üvey anne kızlarına, prensin onlara aşık olması ümidiyle yeni, pahalı elbiseler giydirir. Külkedisi gelmek isteyince üvey kız kardeşleri ve annesi gülerek: “Aptal olma! Kıyafetlerin eski püskü ve kirli. Hepimizi utandırırsın. Sen evde kalıp ev işlerini bitireceksin!” deyip çıkıp giderler.

Onlar gittikten sonra onca işin içinde yalnız bırakılan Külkedisi oturur, ağlar. Baloya gitmeyi o kadar çok istemiştir ki… Aniden arkadan gelen bir ses duyar…

 

-Kalkın lütfen! Der ses.

 -Geç kalacaksınız, haydi kalkın!

 

Külkedisi, yüzünü, sesin geldiği tarafa çevirdiğinde, elinde sihirli bir değnek tutan şişman bir periyle burun buruna gelir.

 

-Lütfen kalkın ve hazırlanın, geç kalacaksınız.

Sefil Külkedisi, kendisine bir soyluymuşçasına yapılan bu hitaptan dolayı ömründe ilk kez gururlu bir sevinç yaşar.

 

-Uyanın artık efendim, haydi, geç kalacaksınız, uyanın!

Pia, büyük imparatorluğun bu saygıdeğer prensesi, hep rüyalarında yaşattığı aşk masallarından birini daha kovalayıp uyanır. Elindeki küçük süpürgeyle bir periye pek de benzemeyen şişman hizmetçisini burnunun dibinde bulunca yine, hayalleri yıkılmıştır.


Var olmak acıdır, keşke hep âmâk-ı hayallerimizde yaşasak… Gerçeklik hep soğuk, hep resmî, toplantıların sıkıcılığı, baloların yapmacıklığı…

Bir insan, sahip oldukları değildir! Giydikleri, yedikleri, takıları değildir!” diye düşünürdü bu genç prenses. “Huzur, tükettiklerimizle gelmez, öyle olsa huzur da çarçabuk tüketilir.” derdi ki nitekim içinde bulunduğu hayatta huzur bu demekti. Oysa huzur, bu hayalperest prensese göre, ya Aynalı Baba’nın üflediği neyde gizliydi, ya Konfüçyüs’ün bir tabak pirincinde ya da Diyojen’in dikenli fıçısında…

Masallarla büyüyen, masallarda yaşayan bu deli kızın kocasının kabalığına diyecek yoktu. Evet, prensti ama hayalindeki kibar prenslerden değildi. Onun sevgisizliği, hayatı hepten çekilmez bir hâle getiriyordu. Romantik bir prens bulabilmek umuduyla öpülmedik otlu bağa bırakmamış, zehirlenmek için sepet sepet elma yemişti! “Keşke o masalları, o Şark efsanelerini, aşk hikayelerini okumamış olsaydım.” diye çok hayıflanırdı. Yine de terk etmezdi masal dünyasını, oralarda sevgili bile bulduğu vâki idi, modern psikolojinin şizofren dediği bir ruh hali vardı.

Yine bir gece, şatosundan yıldızları seyrederken bir kaval sesine kulak verir, hayallere dalar. Orkestraların boğucu harala güreleleri, operaların kasıntılığı öylesine bıktırmış olacak ki kaval sesine ruhunu teslim eder, kırlarda yolculuğa çıkar. Sanırsınız ki Tolgunay olmuş, Toprak Ana’yla sohbete başlamış…

Karanlık ormanın içini aydınlatan kavala gözlerini dikince, ışığın giderek kendisine yaklaşmakta olduğunu fark eder. Kavalın aydınlattığı yüz ifadesiyle çok samimi görünen çoban, giderek şatoya yaklaşmaktadır. Koyunları avutan melodi, artık serenada dönüşmüştür. O an Rapunzel’i kıskanır Pia. Çoban, şatonun altında, anlamını dahi bilmediği bir dilde şiirler okur Pia’ya:

 

Açma pencereni, perdeleri çek
Monna Rosa seni görmemeliyim,
Bir bakışın ölmem için yetecek.
Anla Monna Rosa, ben bir deliyim!
Açma pencereni, perdeleri çek…

 

Monna Rosa”: “Gül Hanım”… Pia, ilk gençliğinden beri duyduğu çeşitli soylu sıfatların hepsini kifayetsiz birer yalakalık ifadesine dönüştüren bu sözü çok beğenir. Bu ilahi müziğin, bu değerli sözlerin tesiriyle o kadar heyecanlanır ki “Bir şiir daha söyle lütfen.” diye bağırıverir! Çoban, sarayın muhafızlarının ayak seslerini duyar fakat kaçmaz çünkü onun için de aşk, sevgilinin teninde değil, bakışında, hayalinde gizlidir. “Ten bizi her çeşit istekler, tutkular, korkular, kuruntularla, bin türlü saçmalıklarla doldurur” diye bir söz duymuştu bir filozoftan, hiç unutmazdı.


Cânı kim cananı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever,

 

Deyip durmuştu bir ömür, işte dem bu demdi. Fildişi kulede felsefe yapmanın keyfini unutup, savaşın zorluğu ile sınanmak vaktiydi. Kavgasız aşk meczuplarını barındıran miskinler tekkesinden inmek vaktiydi…

ne olur kim olduğunu bilsem pia’nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese…


ellerini tutsam pia’nın
ölsem eksizsiz ölürdüm…

 

Bir muhafızın attığı ok, bu genç aşığın canını alır. Pia, hiçbir rüyasında bulamadığı sıcak aşkı bu fakir çobanda bulur. Bu en güzel rüyasının bitmesine izin vermek istemez, elinden de bir şey gelmez, çaresiz, telaşlı, heyecanlı, mahzun… Bırakır kendisini şatonun altında akıp giden nehre.

 

O nehir, Ferhat’ın dağın göğsünden çıkardığı azgın suyun nehridir. Dünyanın herhangi bir yerinde aşığına kavuşamayanların kendini attığı nehir, sularını bu nehirden alır!

 

Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: