Naçizane

MUSTAFA ÜZERİNE

5 Mins read

9 Kasım sabahı evimde gazete okuyordum. O aralar “Mustafa” filmi üzerine çok yazılıp çizilmişti. Hatta birçokları filmden bihaber olup filmi derinlemesine eleştiri bombardımanına tutmuş ve üstüne “Ben beğenmedim.” diyebilmişti.

Her ne kadar kulağımızı bu eleştirilere tıkasak da duymamak elde değil. Öyle ki bunlara dayanarak yapılan yorumlar da gün geçtikçe artıyordu. İşte bu eleştirilerin tüm yoğunluğuyla yaşandığı bir dönemde evimde gazetemi elime almış, bu eleştirilerin odağındaki isim Can Dündar’ la Ayşe Arman’ ın röportajını okuyordum.

Filmi izlememiştim ve açıkçası izlemeyi de düşünmüyordum. Onca “Gerçeği yansıtmıyor.” eleştirisinin ardından filme karşı ister istemez bir önyargım oluşmasına karşın kesinlikle izlemeden bir yorum yapmamam gerektiği konusunda kendimi ikna ettikten sonra okumaya başladım.

Mustafa” film mi, yoksa belgesel mi?

Filmin konusu üzerine gelen soruya Can Dündar’ ın verdiği cevabı okuyunca hayretler içerisinde kaldım. Bir belgesel yaptığını ve kendi Atatürk’ ünü anlattığını ifade ediyordu. Halbuki bir insan kendine göre anlatılamaz; onu o yapan taşıdığı özelliklerin tamamıdır. Örneğin Fidel Castro üzerinden “Benim Castro’ m diktatördür, sizinkisi nasıl?” gibi bir soru ne kadar mantıklıysa başka bir insanın size göre olması da o kadar mantıklıdır çünkü Atatürk’ ü Atatürk yapan yaşadıkları, sözleri ve bize bıraktığı her şeyiyle bir bütün olmasıdır; onu belli bir tanım altında “benim” diyerek sıkıştırmak anlamsız ve imkânsızdır.

Bunu da açıklarken bana çok ilginç gelen bir yönteme başvuruyordu Can Dündar: “Mustafa, belgelere dayalı bir film, dolayısıyla bir belgesel ama hemen eklemek gerekiyor ki hayattaki her şey gibi, belgeseller de sübjektif. Önünde 500 belge vardır, sen sana yakın olan 5’ini seçersin, ben bana yakın olan 5’ini.”

Bir belgesel çekiyorsanız ya da bir konu hakkında bilginizi paylaşıyorsanız, bu konu hakkında bilgi vermeniz gerekir. Siz size göre olan bilgileri göstererek ya da size mantıklı geldiğini iddia ettiğiniz bilgileri paylaşarak ancak ve ancak o konu hakkında taraflı görüşünüzü gösterirsiniz. Bu da gerçeklerin bir kısmını örtmek anlamına gelir. Eğer siz bu konu hakkında 500 belgenin varlığını biliyorsanız ve size yakın olan 5’ini kullanıyorsanız, bu sizin konunun tamamı hakkında bilgi vermediğinizi gösterir. Yanlı tutum sergilememek ya da sergilemiş gibi görünmemek için bunların hepsinin kullanılıp gösterilmesinin daha yerinde olduğu düşüncesindeyim.

Bütün bunların dışında bilginin sübjektifliğinden bahsetmek mümkün müdür? Yani bir gerçeğin varlığı ya da bir bilginin doğruluğu size göre var bana göre yok olabilir mi?

Can Dündar’ ın yaklaşımıyla Atatürk

Röportajın devamını okudukça Can Dündar’ ın faydalandığı kaynakların izleri rahatlıkla görülebiliyordu. Asıl amacının Atatürk’ ün verdiği ve esas mücadele olarak gördüğü “İktidarı, gökyüzünden yeryüzüne indirme meselesi” mücadelesini vermek olduğunu söylüyor ve bu mesajın ağır basması gerektiğini düşünüyordu ancak gelen tepkileri de göz önünden geçirerek filme bu mesajı yediremediği kanısına varıyordu. Bu durumu da 120 dakikaya bütün hayatını sığdırma telaşından ileri geldiğini düşünerek birçok mesajın aktarılamadığını dile getiriyordu. Örneğin Can Dündar’ a göre bu mesajlardan biri “sansürlenen Atatürk portresi”. Ona göre Atatürk’ le ilgili birçok anekdot ya da anı değiştirilmiş. Atatürk’ ün “Kollarında geçirdiğim gecenin sabahında yola çıktım.” cümlesi buna bir örnek. Can Dündar’ a göreyse bu cümlenin başka yazılı belgelerde “Sabahında yola çıktım.” şeklinde olduğu. İşin ilginci Can Dündar’ ın bu duruma isyan edip eklemesi: “Budana budana vasat bir figür kalmış. Benim isyanım buna. Yazık günah adama.”

Anladığım kadarıyla Can Dündar’ a göre Atatürk’ ün bu şekilde gösterilmesi onu sıradan ve sıkıcı yapıyor. Ancak bu insanın budana budana kalan kısmında bize bıraktığı ilkeler, devrimler ve bir ülke de yer almakta. Burada “vasat Atatürk” yorumu özel hayatı mı yoksa kendisi hakkında dediği mi belli değil (röportajda bununla ilgili bir yorumda bulunulmamış) ancak bu filmde tüm hayatını özellikle bu mesajları göstermeye çalışarak aktarmaya çalışması durumunda kendisine yönelik söylediği anlamını çıkarmamak elde değil. Bu konuda bir yanlış anlaşılmaya yer vermemek için bunun ne hakkında söylendiğini Can Dündar’ a sormak daha yerinde olacaktır.

Yine bu konuyla ilgili olarak röportajında söylediği bir söz benim çok dikkatimi çekti: “Bugüne kadar ‘Atatürk düşmanlarına koz vermemek için’ onu bir heykele, bir rozete dönüştürdük.” İlginçtir çünkü bir insanın heykelde ya da rozette yer alması onu düşmanlarından korumak için değildir. Rozetini taşımak ya da heykelini yapmak onu unutmadığımızın bir göstergesidir, hiçbir şekilde düşmanlarından korumak değildir. Onun hakkında kötü söz söylemek isteyenler bunlar varken de bunu gayet başarıyla yapabilirler ki isteyince yapabiliyorlar da. Onun rozetini ya da heykelini yapmak, onu kalıplara sokmak ya da “O sadece bir rozet ya da heykel.” demek değildir. Milli birlik ve beraberliğimizin simgesi ve ona bağlılığımızın göstergesidir.

Bir çocukla konuştuğunu anlatıyordu Can Dündar. Çocuğun ona “Atatürk karanlıktan korkuyordu, ben de karanlıktan korkuyorum; demek ben de onun gibi olabilirim.” dediğini söylüyordu. Ancak Atatürk’ ü Atatürk yapan ya da onun bizim için değerini anlamlaştıran en önemli özelliği bu ülkeyi kurtarıp kurmasıdır. Askeri başarılarını siyasi ve ekonomik başarılarıyla pekiştirerek bize paha biçilmez bir miras bırakmasıdır. Dolayısıyla Atatürk gibi olabilmek için karanlıktan korkmak, aşk acısı çekmek ya da alkol almak siyasi, askeri ve ekonomik başarıları yerine getiren Atatürk’ le alakalı değildir. Aynı kişi bunları da yapmış olabilir ancak bizim o olabilmemiz bunlarla ilişkilendirilemez. Bir çocuğun “Atatürk karanlıktan korkuyordu, ben de korkuyorum; Atatürk olabilirim.” demesi ne kadar gerçekçiyse Atatürk olabilmek açısından; bir ayyaşın “Atatürk de alkol alıyordu, ben de içiyorum; ben de Atatürk olabilirim.” demesi de o kadar gerçekçidir. Ayrıca bu sözü söyleyen çocuğun Atatürk gibi olabilmenin karanlıktan korkmakla sağlanamayacağını bilmesini beklemek saçma olur. Atatürk örnek alınacaksa yaptığı diğer işler örnek alınarak (devrimleri, ilkelerin benimsenmesi gibi) yapılması daha doğru olur. Aynı çocuğun “Atatürk bu ülkeyi kurtardı ben de kurtarabilirim; demek ki Atatürk olabilirim.” demesi daha doğru olmaz mıydı? Can Dündar’ ınsa çocuğun bu yaklaşımına çok mutlu olmasına anlam veremedim.

 Okuduğumla film hakkında bir fikre kapıldım mı? Hayır. Film hakkında bir düşünce geliştirdi mi? Kesinlikle hayır ama Can Dündar’ ın bu konuya yaklaşımını daha iyi anladım. Açıkçası bu ülkeyi kurtarmada başrol oynayan bir insana karşı bu düşüncelerle yaklaşılarak bir film yapılmasının yanlış olduğu kanısındayım. Her şeyden önce elindeki her kaynağın kullanılması gerektiği ve bu insanın sıkıcı ya da sıradan olup olmadığına seyircinin karar verdiği bir filmin yapılması daha doğru olurdu.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: