Naçizane

NELER OLUYOR YAHU?

7 Mins read
Naçizane

NELER OLUYOR YAHU?

7 Mins read

2008 yazı, tarihimizin en sıcak yazlarından biri oldu. Türkiye’de devlet, millet, hukuk, terör ilişkilerinin yıllarca düşüncesiz politikacıların elinde karışa karışa hasıl olan yumağın ucunun, hukuk ve millet iradesi tarafından yakalandığına ve yumağın çözümüne dair umutlara işaret eden önemli olaylar yaşandı bu dönemde.

Bir toplumun bireylerinin en temel hakkı ve ihtiyacı, hayatta kalmaktır. Devlet bunu sağlayamıyorsa en temel vasfını yerine getirememiş olur. Türkiye’de yıllardır öyle olaylar yaşadık ki gördüğümüz sonuç hiçbirimizin hayat garantisinin bile olmadığı, herkesin her an bıçak sırtında yaşadığı idi.

Bu ülkede her an bir darbe olabilirdi. Siz hapislerde işkence görürken ortalıkta kimseler olmazdı.

Yazdığınız herhangi bir satır, söylediğiniz bir cümle rejim düşmanı ilan edilmenize sebep olabilirdi, bu kadar kolaydı bu işler.

Atatürk’ün bir ilkesine sarılıp onu kılıç gibi savurarak diğer beş ilkeyi budayan deliler, altı ilkenin altısını da hakiki manasıyla benimsemiş olanları cumhuriyet (=laiklik) düşmanı ilan edebilirlerdi. Mahkeme yollarında yıldırılarak fikrî yazılar yazmaktan vazgeçirilip “normal” bir birey haline getirilebilirdiniz.

Her an bir mafyanın kurşununa hedef olup hayattan göçebilirdiniz.

Sizi öldürenler yargıdan çok hafif cezalar karşılığında kurtulabilir, kimi zaman yukarıdan edilen bir telefonla yargıya müdahale edilip serbest bırakılabilir, kimi zaman davalar bazı karanlık kişilerin emirleri doğrultusunda uzatılıp zaman aşımına uğrayıp suçlular cezasız kalabilir, kimi zaman bir sahte itirafçı çıkıp suçu üstlenebilir, kimi zamansa katiliniz cezaevinden asker elbiseleriyle kaçırılabilirdi…

Biz bu ülkede bazı katillerin ve karanlık şahısların türlü aldatmacalar sonucu efsane ilan edilişine tanık olduk! Ömür boyu hapse mahkûm olması gereken kişiler ölümsüz kahraman ilan edildi!

Çok sayıda kaynak kişi, fıkra, kitap, makale, Abdullah Öcalan’ın yerinin birkaç defa saptandığını ancak her seferinde şüpheli bir biçimde Apo’nun TSK operasyonu konusunda bilgilendirildiğini ve harekât düzenlendiğinde meskenini bir gün önce terk etmiş olduğunu yazdı.

Bu ülkede aydınlar öldürüldü ve sonra maymuna bak denilerek parmaklar hep İran’ı işaret etti, her aydın katliamından sonra çeşitli birimler cadı avına çıkarcasına türbanlı kızlara daha fazla yasaklar koydu. Ne de olsa bu saldırıları İran destekli İslamcı teröristler yapmıştı, o halde İslamcıların bir kısmı muhakkak teröristti, bu kısım İslam’ı tam manasıyla yaşamak adına onun görünüşe yansıyan yönlerini kendinden söküp atmayanlar olmalıydı, o halde İslam’ın kadınlarda en çok göze çarpan öğesi olan başörtüsü yasaklanmalıydı. (Lütfen bazıları o müthiş zekâlarıyla türban takmayanları İslam dışı ilan ettiğimi yumurtlamasın!) Bu yasakların erkeklere neden kon(a)madığını anlamaksa bir hayli güç. Amaç acaba İslamî bütün öğe/simgeleri taşımaya ve her an yaşatmaya çalışan ve bütün zorlamalara rağmen (mesela üniversiteye alınmamak) bu dini öğelerinden vazgeçmeyen kadınları eğitimsizliğe ve düşük sosyo-ekonomik sınıflara mahkum ederek çocuklarına tesir etmek olabilir miydi? Amaç anneleri İslamî olmayan/seküler olan bir toplum yaratmak mıydı?

Son zamanlardaysa çok ilginç gelişmeler oldu.

Alışık olduğumuz bir biçimde, halkın neredeyse yarısının oyunu almış, milletin yarısının gönlünde olan bir siyasi parti, İslamî görünümlü bir takım karanlık olaylar neticesinde laiklik düşmanlığı gerekçesiyle kapatılma ile yüz yüze bırakıldı. AKP’nin laiklik düşmanı teşebbüslerin odağı haline geldiği iddiasıyla Yargıtay’da açılan davanın 30 Temmuz 2008 tarihli kararında, yaşadığımız tezgahların bu duruma delil olmadığına, AKP kapatılmayarak hükmedilmiş ancak partiye ciddi bir ihtar verilerek AKP’nin bu karardan alması gereken mesajı alması yönünde uyarıda bulunulmuştur.

AKP’nin laiklik düşmanlığına işaret eden en ciddi tez Danıştay saldırısı idi. AKP destekçisi (?) bir avukat, Allahuekber diye nida atarak Danıştay üyelerini kurşunladı.

Kaçarken bir polis memuru bu şahsın üzerine atlayıp onu yakaladı. Bu olay böylece faili meçhul olmaktan çıktı. Faili belli bir katliamdı bu, daha doğrusu faili besbelli idi: AKP!

İşin en başındaki adımda bile mantık kayması nasıl da kabak gibi görünüyor!

Ben yarın gidip bir devlet mensubunu öldürsem öldürürken attığım nidaya göre parti kapattırabileceğim. Ne kolay, değil mi? Bu konuda geçen sene Türk E-Dergi’de bir yazı kaleme almış ve üniversitemizi ziyaret eden eski YÖK başkanını öldürürken 3-4 farklı cümle haykırma senaryosu sonucunda 3-4 farklı partiyi kapattırmıştım!

Tezgâha devam edelim… Saldırganın arabasından Vakit gazetesi çıktı. Kız kardeşlerinin başları normalde açıkken her ne olduysa bu şahsın karar duruşmasına türbanlı geldiler! Şahıs, tutuklandıktan 40 gün sonra kendi isteğiyle ifade verdi ve bazı tarikat şeyhlerinden emir aldığını söyledi! Bu şahsın kimleri cadı ilan ettirmek için bu işi yaptığı apaçık belli değil mi?

Bu davada delil olarak sunulan olayların başında bahsettiğimiz Danıştay saldırısı gelmekteydi. Bunun dışında, ayrıntıları elbette mahkemenin gerekçeli kararı açıklandığında göreceğiz lakin 28 Şubat’taki aşırı İslamcı yapılara benzer oluşumların baş göstermiş olması AKP’yi kapatmaya delil olarak ele alındı. Bazı mihrakların oyunu tutsaydı İslamî görünüm altında suikastlar yapılacak, kargaşalar çıkarılacak ve fatura AKP’ye kesilecekti! Kanıt mı istiyorsunuz, buyrun.

Sanık bir derneğin bir elemanının, Çarşamba İsmailağa Cemaati’ne sızdığı, telefon kayıtlarından belirlendi. Ne dinle imanla vicdani, ne AKP’yle siyasi herhangi bir bağı olan bir adam İslami bir cemaate sızacak, onlara kendini benimsetecek, sonra gidip bir rahibi, bir yazarı, bir devlet görevlisini öldürecek ve suçlu AKP olacak, suçlu bu ülkenin İslamcı-muhafazakâr kesimi olacak!

Bu toplumda kargaşa yaratmak isteyen bazı isimler Hrant Dink gibi Türkiye’de ve Ermeni Diasporası’nda etkisi büyük olan bir aydını öldürdü. Hrant Dink katliamından sonra vicdanı sızlayanlar, canı yananlar, meydanları “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz.” diyerek doldurdular. Buna işkembeden refleks veren bazıları ise “On binlerce şehit verdik bir gün Türk olmadınız, bir Ermeni öldü hemen Ermenici oldunuz!” gibi saçmalamalarla cevap verdi ve planlanan kavga çıktı. Oysa o Ermeni ölmedi, öldürüldü, bu bir. Senin devletinin güvenlik zaafından dolayı öldürüldü, senin memleketinde öldürüldü, bu da iki. Burada birinci derece muhatap sensin, sana zimmi olması gereken, yavrun, bebeğin gibi kucağında taşıman gereken bir zavallı insanı senin gözünün önünde öldürdüler. “Hepimiz Ermeni’yiz.” diyenlere “Hepimiz Türk’üz.” diyenler bilemediler ki Türklük, Romen Diyojen’i esir aldığında çadırında protokol konuğu gibi ağırlayan Alparslan’ın nezaketidir, esir İngiliz teğmeni Patterson’a yemek ikram eden Esat Paşa’nın cömertliğidir.

Ahmet Taner Kışlalı ve Hrant Dink suikastlarının ortak elemanı olan bir şahıs, birinde delilleri karartmakla, diğerinde ihmalle suçlandı. Sizce de durum manidar değil mi?

Türkiye’de toplumsal kargaşa yaratma, etnik ve dini gruplarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı infial oluşturma ve aydınları katlederek siyasi rant elde etme amacındaki çeşitli eylemler, kimi zaman 27 mayıs, kimi zaman 12 eylül ve kimi zaman 28 şubat görünümü arz eden bir ortam tezgahlamak istediler fakat 10 yılda bir aynı gerginlik tablosu oluşturularak darbe yapılan Türkiye’de devridaiminin 10 yıllık periyodunu tamamlayıp ibresi darbeyi işaret eden gizemli saat ne var ki planlanan saatte alarm vermedi.

Sahnede Çehov’un silahını eline alıp seyircilere doğrultmuş olan başrol oyuncusu nişan aldı, tetiğe bastı ama silah tutukluk yapmıştı, patlamadı!.. Böylece Türkiye kendisini tarihinin en karmaşık davalarından birinin içinde buldu: Ergenekon!

Umudumuz odur ki bu dava, yargı bağımsızlığına hükûmet, muhalefet ya da bir başkası tarafından müdahale edilmeden adilce neticelenir, suçlular ucu nereye uzanıyorsa uzansın cezalandırılır, suçsuz sanıklar haksız zulümlere maruz bırakılmaz ve Türkiye, Atatürk’ün koyduğu “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” sıfatına artık kavuşur.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: