ArşivNaçizane

PINK FLOYD, SYD VE AŞKIN KARANLIK YÜZÜ ÜZERİNE

4 Mins read

Bir devrimden bahsetmek istediğinizde önce o devrimi var eden koşullardan ve devrimi yaratanlardan bahsedersiniz. Her devrim sonunda kendi evlatlarını yer ya da uzaklaştırır. Pink Floyd ortaya çıktığı dönemde yarattığı müzikal akımla devrimi gerçekleştirmiş, kendisinden sonra gelen tüm kuşakları etkilemiş, gerek lirik, gerek müzik bağlamında öncülüğü yapmış bir harika adamlar topluluğu.

14 Şubat’ın ve aşkın Pink Floyd’la ilgisi ise aslında Valentine’s Day olarak kutladığımız o şeyden çok daha öte bir anlam taşıyor. Bu bir grubun, bir olgunun kendi parçasıyla yaşadığı tutkulu ve soru işaretleri ile dolu o ilişki. Syd Barrett Pink Floyd’un yaptığı müziğin “SPACE ROCK” olarak adlandırıldığı kuruluş döneminin baş mimarı. Yarattığı havanın ve karizmanın bugün bile silinmesi mümkün olmayan bu adamla ilgili 70’lerde yazılan kitaplarda hayatını yitirdiğini yazan müzik yazarlarına rağmen (!) Barrett (Roger Keith Barrett) hayatına Pink Floyd sonrası dönemde çıkardığı Barrett ve Madcap Laughs albümleriyle devam ediyordu; ancak ilgilendiği şey müzikten ziyade resim yapmaktı. Hatta bir keresinde Pink Floyd kendisine sorulduğunda “İyi şeyler yaptıklarını duydum; ama dinlemiyorum.” demişti. Syd’in 2006 yılında biten ve Acid, şeker hastalığı ve çeşitli tripler arasında geçen ömrünün kısa özeti sanırım en çökmüş haliyle bile karizmasını yitirmeyen bir adamın hikayesi olurdu.

Syd Pink Floyd’un yitik aşkı, eski sevgilisi, unutulmayanı ve acı vereniydi. Savaşa gidip döndüğünde asla eskisi gibi olmayan bir adamdı Syd ve Pink Floyd bu evliliği sürdüremeyen; ama anılarda tuttuğu Syd’i hala seven bir kadındı çoğu zaman. Belki de bu yasak aşkın, bu çözümsüzlüğün anlatıldığı en güzel şarkıdan bahsetmek gerekecek: “Shine On You Crazy Diamond.”

Gilmour ve Waters’ın konserlerinde de Pink Floyd’u son kez bir arada gördüğümüz Live 8 Organizasyonu’nda da arka planda Syd’in fotoğraf ve videoları eşliğinde icra edilen şarkı, Waters tarafından yazılmış. Bugün 30 dakikalık bu müzik şöleninin (plağın tek tarafına sığmadığı için bölümlere ayrılmıştır) sözleri her şeyden daha anlamlı gelecek sanırım:

Anımsa genç olduğun günleri, hani güneş gibi parladığın…
Parılda çılgın elmas!
Şimdi gözlerinde bir bakış, gökteki kara delikler gibi
Parılda çılgın elmas.
Çocukluğun ve yıldız kişiliğin kıskaca almış seni
Çelik rüzgarlarda esen.
Gel buraya hedefler, uzaktaki kahkahalar, gel buraya yabancı,
Destan olan, şehit olan ve parilda.
Ulaştın gizlere ksa zamanda, aya bakıp agladin.
Parılda çılgın elmas
Gece gölgeler tehdit etti seni ve gösterdin kendini ışıkta
Parılda çılgın elmas!
Bıktırdın herkesi zamanlı zamansız ziyaretlerinle,
Çelik rüzgarlarda esen.
Gel buraya zaptedilemeyen, sen öngörülü, gel buraya ressam,
Sen kavalcı, sen tutuklu ve parılda …. *

 

Shine on You Crazy Diamond’ın sözlerinin ilk bölümü olan bu kısımda Syd’in kendinden vazgeçiş ve uzaklaşış süreci, O’nu bu düşüşten kurtarma çabaları ve bunun grup üyelerine verdiği acıyı hissetmemek elde değil.

Zaten yine Waters bir şarkısında “Whish you were here” derken eksik olanın Syd olduğu da tüm floydian (Pink Floyd fanları) arkadaşlarca rahatça tahmin edilen bir gerçekti.

Pink Floyd esrarengiz bir gruptu. İçinde bulunan neredeyse her üyenin vokal yapabilmesi, şarkı yazması ve kendini geliştirmek konusunda duyduğu inanılmaz azim elbette aşkın içinde taşıdığı o rekabet ve üstünlük kurma güdüsünü de gruba getiriyordu. Özellikle 70’lerden the Final Cut’a uzanan dönemde Roger Waters’ın domine ettiği grupta David Gilmour’un cılız; ama sevilen şarkıları da yer alıyordu ve ilişkiyi, her şeyi başlatan adam “Roger Waters” bu albümle bitiriyordu. Geriye kalan Nick Mason,Richk Wright, David Gilmour gibi babalar ise Division Bell’i yapıyor ve Pink Floyd’un diğer albümlerinden geride kalmayan kalitesiyle albüm raflardaki yerini alıyordu. Hayat her şeye rağmen devam ediyordu.

Live 8 onlar için bir eski sevgilileri analım günü gibiydi. Aralarında küslük olmasa da garip bir ayrılık yaşayan yarı tanrılar topluluğu Live 8’te aynı sahnede yer alıyorlardı ve Roger Waters’ın web sitesindeki fotoğrafta üstte bir yazı dikkati çekiyordu:

“Anything is possible.”*

Geri dönüşlerin ve fırtınalı zamanların grubu Pink Floyd Barrett’i ve Wright’i kayberken, geriye müzikal yolculuğun seyrini belirleyen tüm bu hikayeler ve onların karanlık parçaları kaldı.

Ne yazık ki Pink Floyd dinlerken akla eski sevgili getiren şarkılar gelmiyor;ancak dünyaya, dostlarınıza ve kendinize olan arzunuzu, sevginizi sorgulatan bu müzik her daim kendini size hissettirmeyi ve en büyük düşüşlerde açılan yegane paraşüt olmaya devam ediyor.

 FLOYDIANLIK VE AŞK

Ülkemizde kemikleşmiş kitleleri olan bir çok şarkıcı ya da grup mevcut. Fan ya da takipçi kültürünü Pink Floyd’la da özdeşleştirmek hata olmaz. Bir din gibi inanıyor çünkü dinleyicileri Pink Floyd’un müziğine. Burada aşkın bir başka biçimi ortaya çıkıyor.

Bana kalırsa aşkın en saplantılı biçimi bu hayranlık; ancak dünya üzerinde saplantıyla aşkı asla karıştırmayan bir kitle var. Pink Floyd severler ya da FLOYDIAN tarikatı!

Aslında değişik bir dünyada yaşıyoruz. “Biri olmak için birini öldürmek gerekiyor.”

Lennon’ın trajik ölümü bunun en güzel örneği; ancak bugün forumlarda, interaktif sözlüklerde, kitaplarda, dergilerde görülen bir şey var ki bir Floydian birini öldürerek değil; onu zihninde yaşayarak, benimseyerek biri haline gelendir.

Kesmeşeker dinleyenleri bilirler. Bir sloganları vardır:

“Kesmeşeker dinleyicisi kaç değildir, kimdir.”

Bugün Floydian’ları da bu kalıba dahil tutabiliriz. Tarkan gibi çok fanınız olmasıyla övüneceğinize müziğinizle özdeşleşmiş, hayatının içinde müziğinizi taşıyan insanlara çalmak her zaman olağanüstü bir keyiftir.

  • Çeviri: Ek$i Sözlük, systemfailure

  • *Her şey mümkündür.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: