POPÜLARİTENİN TUHAF ÖYKÜSÜ: ROCKY, FORREST VE TITANIC

        Birçoğumuz film hastasıyızdır. İş ya da okul dönüşü soluğu hemen bir dvd/vcd kiralama dükkânında alırız. Dükkâna girdik mi artık bütün dünya bizimdir. Bütün hayal dünyamız kategorilerle sıralanmış, tüketilmeyi bekler. Hemen bir film seçip evimize fırlarız. Duşumuzu alıp geçeriz filmin karşısına fakat sonuç her zaman güzel olmayabilir. Zaman zaman öyle filmlere rastlarız ki televizyonun karşısında geçirdiğimiz vakit boyunca keyif duyduğumuz şey sadece patlamış mısırımızdır. Evet, bazı filmler hiç bize göre değildir. Sadece paramızın hakkı çıksın diye dvd/vcd film sonuna kadar oynar ama biz sadece oyuncuların bir dahaki sahnede nasıl bir kıyafet giyeceklerini merak etmişizdir.
Bazen sevmediğimiz filmler bizim gibi birçok kişi tarafından da sevilmezken bazıları da vizyondayken milyonlarca hasılat yapar, vcd, dvd’lerinin satış rakamları uzaya doğru yükselir.
 
         Peki nedir bu filmleri bu kadar popüler yapan? Sorunun cevabı sadece dört tane terimde gizli.  Bunlar; Melodrama (Melodram), Sentimentality (Duygusallık), Romance ( Romantizm) ve Comedy ( Komedi)’dir. Aslında bunlara Amerikalılar “genre” diyor. Kulağa daha karizmatik geldiği için Fransızca’dan alınmış. Anlamı ise “tarz, cins” demek.  Haydi bu terimleri incelemeye başlayalım.
 
      Melodrama kelimesi, “melody” ve “dram” sözcükleri birleştirilerek oluşturulmuş. Çok eski anlamı “içinde müzik olan bir tiyatro oyunu ya da sinema filmi”ymiş ama şimdi bir “genre” olarak anılıyor. İçinde melodrama unsuru olan filmler iyi ve kötünün savaşı konseptine sahiptir ve filmin sonunda her zaman iyiler kazanır. İşte popüler filmlerin bize enjekte ettiği ilk uyuşturucu budur. Doğal olarak her zaman iyinin kazandığı bir dünya düşleriz ve bu tarz filmler bize istediğimizi hakkıyla verir.
 
         Sentimentality teriminin, film kritiği açısından söyleyecek olursak, Türkçe’de bir karşılığı yok fakat sözlükte “duygusallık” veya “aşırı duygusallık” olarak geçmektedir. Sentimentality sinemaseveri avlayan en önemli silahların belki de başında geliyor. Hollywood filmlerinde hep rastlarız; başta kötü olan veya seyirciye “gıcık” gelen kararterler filmin sonlarına doğru iyi tarafa geçerler ve gözümüzde pırlanta gibi olup çıkarlar. Bunun en güzel örneklerinden birisi “Rocky” serisindeki Apollo karateridir. Önceden, hep yanında durduğumuz kenar mahalle dövüşçüsü Rocky’nin en büyük düşmanı; para içinde yüzen dünya ağır siklet boks şampiyonu Apollo, daha sonra adamımızın en iyi arkadaşı olur, içimizi ısıtır. Sentimentality daha farklı bir şekilde de karşımıza çıkabilir. Madem Rocky dedik, devam edelim. Karate, boks, “kick box” gibi sporlarla uğraşanlar, toplumun genel algısında her zaman külhanbeyi kategorisindedir. Çoğu insana göre insanlara yardım etmeyen, kavgacı, illegal işler çeviren kaba insanlar olarak bilinirler ama bizim gördüğümüz Rocky öyle değildi. Oldukça mütevazı, çocuklara düşkün ve hatta aşka inanan bir boksör vardı karşımızda. Rocky’ye sempati duymamızın nedeni buydu. İşte bu durum da Sentimantality faktörünün sonucudur.
 
        Tahmin ettiğiniz gibi Comedy unsuru açıklanabilmesi en kolay terimdir. Herkes gülmek istemez mi? Popüler filmlerin hemen hemen hepsinde Comedy unsuru yer alır. Aklıma Forrest Gump filmi geldi hemen. Forrest, yıllardır aşık olduğu Jenny’yle yine “mutlu son” teması sayesinde evleniyordu. Bir gün yatakta yan yana duruyorlardı. Jenny ondan bir şey yapmasını istiyordu ama Forrest bir türlü anlamıyordu. Bilmem anlatabildim mi?
 
        Gelelim olmazsa olmaz "genre”mıza. Tabii ki Romance (Romantizm). Hadi geçelim popüler filmleri, içinde bir aşk hikâyesi olmayan bir film hatırlıyor musunuz? Filmlerde kişilerarası bir birliktelik olmasa bile en azından bir öpüşme sahnesi vardır. Filmde romantizm denilince benim aklıma ilk “Titanic” geldi. Şu anda tarihte gelmiş geçmiş en büyük hasılatı yapan film yani. Leonardo Di Caprio ile bu yılki akademi ödülleri fatihi Kate Winslet’in aşkı unutulabilir mi? Titanic’te bulunan diğer “genre”ları artık tahmin ediyorsunuzdur ama yine de yazalım. Melodorma; fakir ama iyi niyetli bir sanatçı, zengin ve zalim bir adamdan güzel kadını kaçırır. Sentimentality; geminin batması kaçınılmazdır ama kaptan ve hatta orkestra gemiyi terk etmez ve gemi müzik eşliğinde dibe vurur. Comedy; Di Caprio’yla Winslet’in tükürük yarışı hakikaten başarılıydı.
 
        Bu sıralar olağanüstü derecede popüler olan “The Curious Case of Benjamin Buton” filmini es geçemeyeceğim. Filmin Forrest Gump’a olan benzerliği gün gibi ortadaydı. Yine biyolojik olarak engelli olan bir adam ve yine onun gözüyle gördüğümüz biraz Amerikan, çokca dünya tarihi. Benjamin Buton iyilik meleğiydi. İyi adam yani. Kötüler ise bildiğiniz gibi gaddar babası ve tek aşkı Daisy. İçinde oldukça romantizm ve komedi barındıran film, sonlara doğru sentimentality’nin devreye girmesiyle biraz buruk ama yine de mutlu bir sonla bitti. Haşarı kız Daisy sonunda tıpış tıpış Benjamin’e döndü. Gaddar baba ise oğlunu en sonunda sevdi.
 
     Sonuç olarak popüler dediğimiz filmler insanlara gerçekten görmek istediklerini gösterirler. Filmi izlerken bu iyi hoştur ama sonra film biter. Sinema solundan çıkarken hala gülüyoruzdur. Salondan çıktıktan birkaç saat sonra eve varırız. Karımız/kocamız evdedir. Aklımızda birkaç saat önce beyaz perdede gördüğümüz “aşkı için her şeyini feda etmiş, karşısındakine sonsuz sevgi, güven duyan kadın/erkek” vardır fakat gerçek böyle değildir. Evde akşam akşam didişmeler başlar. Başlamasa bile gece kafamızı yastığa koyduğumuzda hayatımızdaki insanların kusurlarını düşünüp üzülürüz. İşte popüler filmler böyledir. Aynı bir uyuşturucu yani. Ama izler miyiz? İzleriz.

Bir Cevap Yazın