Naçizane

SAĞ OLSUN, ASLİYE CEZA BENİ YALNIZ BIRAKMADI

4 Mins read
Naçizane

SAĞ OLSUN, ASLİYE CEZA BENİ YALNIZ BIRAKMADI

4 Mins read

Yalnız olmak nasıldır bilirsiniz. Türünün tek örneği olmak. Sizin gibi birinin daha olduğunu bilmek istersiniz, sizinle aynı kaderi paylaşan birinin var olduğunu bilmek. Öylesine karşı konul(a)maz bir istektir ki bu sizinle aynı acıyı çeken birini gördüğünüzde hem onun için hem kendiniz için üzülürken içten içe yalnız olmamanın rahatlığını duyumsarsınız. Geçenlerde bir hayli gecikmeyle okuduğum bir haber bu ülkede hukukun ne denli kirlenmiş olduğunu bir kez daha gözler önüne sererken beni hem kızdırdı hem de baştan beri sözünü ettiğim bu yalnızlık hissinden kurtardı. Hangi haberden mi bahsediyorum? Hikayemi dinleyin, anlayacaksınız.

Efendim bendeniz bir zamanlar güzel yurdumun ideolojik formasyondan bilim yapmaya fırsat bulamayan güzide üniversitelerinden birinde öğrenciydim. Doğruyu söylemek gerekirse güzel günlerdi üniversitede olduğum zamanlar. Bireysel bir güzellik kastediyorum elbette, bir ayağı çukurda amca ve teyzelerin çocukluklarını yad ederken hafiften gözleri dolarak sözünü ettikleri türden değil. Ekmek elden su gölden olduğu için güzel günlerdi, dünya daha yaşanır bir yer olduğu için değil. Hatırlıyorum, birlik beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardı o günlerde de. Lakin mevzu bu değil, geçiyorum.

İsmi lazım değil bir bir tarih hocamız vardı. Önceleri iyi anlaşırdık ama sonra sonra aramız bozuldu biraz. O tüm resmi tarihçiler gibiydi, ben tüm isyankar gençler gibi. Gel zaman git zaman hocanın bir fırsatını bulup beni faka bastırmayı kafaya koyduğunu anladım ama inadımdan vazgeçmedim. Doğru bildiğim neyse onu söyler, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğim halde hocayla tartışır dururdum. Arkadaşların da işine gelirdi böylesi. Kimileri ders kaynıyor diye sevinirdi, kimileri düşündüklerini söylüyorum diye. Söylediklerimi tasvip etmeyip kızanlar da olurdu ama çoğu üst baş, karı kız, top tüfek peşinde koşturmaktan bana laf yetiştirmeye fırsat bulamazlardı. Hoş söyleyecek bir şeyleri de yoktu ya, neyse.

Dönemin sonu gelmiş, final haftası yaklaşmıştı. Hocanın bana olan hıncı gitgide büyüyordu. Son dersten çıkarken “Sınavda görürsün sen!” der gibisinden bir bakışı vardı ki hiç aklımdan çıkmaz. Önemsemedim tabi, doğruları yazdıktan sonra not vermezlik yapacak değildi ya.

Kaç sınava girmiştim, kaç tane kalmıştı bilmiyorum ama tarih dersinin finali ortalardaydı onu iyi hatırlıyorum. Daha çalışılacak dersler vardı zira. Sınavda hoca ikide bir yanıma geliyor, başımda dikilip kağıdımı okuyor, yazdıklarım bitince sınıfta bir tur dolandıktan sonra tekrar yanıma gelip kaçırdıklarını telafi ediyordu. Daha kağıdı yarılamamıştım ki “Kopya çektin sen.” diye tutturdu birden. “Hocam etmeyin eylemeyin, sürekli başımdasınız zaten; nasıl kopya çekerim?” dediysem de dinletemedim. Neymiş efendim, bilmem kaçıncı soruya yazdıklarımı o bize öğretmemişmiş, ben nereden biliyormuşum onları. “Hocam okudum.” dedim, “Nerede, hangi kitapta okudun?” oldu cevabı. Bu soru-cevaba şaşırdığımı hatırlıyorum, çünkü mühim olan hangi kitapta okuduğum değil yazdığımın doğru olup olmamasıydı ki hoca da doğru olmadığını iddia edemedi. Sadece kitabı yazan her kimse onu suçlamaya başladı. Bu arada kağıdımı alıp beni sınıftan çıkarmayı da ihmal etmedi, sağ olsun.

Ben biraz kızgın, biraz da arkadaşlarımdan hiçbirinin sessiz mırıltılar dışında ses çıkarmamasından ötürü kırgın sınıftan çıkarken boşu boşuna bir dönem daha bu dersi alacağım için hayıflanıyordum. Boş yere üzülmüşüm meğer, bir dönem daha okumam mümkün olmayacakmış zaten. Pek muhterem hocam kopya çektiğim ve kendisine karşı geldiğim için beni disiplin kuruluna şikayet etmiş. Araya yalan yanlış bir şeyler eklemeyi de unutmamış. Velhasıl disiplin kurulundakiler suçlu olduğuma kanaat getirmiş olacaklar ki bana üç hafta uzaklaştırma cezasını uygun gördüler. Üç hafta derslere girmemek, cezanın sicilime işlenmesi falan neyse de işin fenası okula devam etmem için gerekli olan para yardımını artık alamayacak olmamdı zira bursu veren kurum disiplin cezası alan öğrencilerin bursunu kesiyordu. Burs aldığım kurumun yetkililerini ikna etmek için ne kadar uğraştıysam da dinletemedim derdimi, onlar presedürleri uygulamakla yükümlüydüler. Elimiz mahkum, başka bir yerlerden yardım almak için uğraşıp o arada başımızın çaresine bakacaktık.

Gelin görün ki aksilikler, daha doğrusu sevgili tarih hocam bir türlü peşimi bırakmıyordu. Bunca garezin nedeni neydi bilmem ama hocam uzaklaştırma almam ve bu nedenle öğrenim hayatımın tehlikeye girmesiyle tatmin olamamış olacak ki yememiş içmemiş derste konuştuklarımızı, bir de sınav kağıdını bir dilekçeyle savcılığa vererek hakkımda suç duyurusunda bulunmuş. Sebep? Laik-demokratik cumhuriyetin kazanımlarını tehdit ediyormuşum.

Uzatmayalım; dava açıldı, mahkemeye gidip gelmeye başladım. Okul falan hak getire bu arada. Zamanında burs bulur devam ederim diyorken tümden bıraktım okulu. Savunmasıdır, tanıkların dinlenmesidir, bilirkişi raporudur derken birkaç ertelemeden sonra dava sonuçlandı. Suçsuzdum!

Mahkeme sonucunun lehime oluşu beni hem sevindirdi hem de umutlandırdı. Bu defa uğradığım maddi manevi zararın tazmini için soruşturmanın genişletilmesi talebinde bulundum. Heyhat, hangi ülkenin sınırları içerisinde yaşadığımı unutmuş olmalıyım! Talebim reddedildi, doğal olarak. Ben de tasımı tarağımı toplayıp evime döndüm. Şimdi tekrar sınava girmek için çalışıyor ve kaybettiğim zamanı telafi edebilmenin yollarını arıyorum.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: