Naçizane

ŞEHİR SENİN AMA YAZI BENİM N’ABER!

3 Mins read
Naçizane

ŞEHİR SENİN AMA YAZI BENİM N’ABER!

3 Mins read




Bu şehir senin. Bu deniz, bu ağaçlar, bu sokaklar, bu evler senin. Ben seninim. Yok, ben senin değilim. Yazıya afili bir giriş yapmak istedim, kaptırdım kendimi. Ben senin değilim. Senin benle ne işin olur artık?

 

Bu deniz senin. Bu sokaklar, bu evler senin. Elini ilk kez bu sokaklardan birinde tuttum ben. Gözlerin gözlerime ilk kez bu denize bakarken değdi. Bu şehirde bir ağacın altına ilk kez seninle uzandım. Dudaklarımız ilk kez bu evlerden birinde kavuştu birbirine. Ben seni bu şehirde buldum. Bu şehir vuslat demekti, bu dağlar, şu vadi, hele hele şu deniz. Ayrılık yakışmazdı buralara. İsabet olmuş elimi İstanbul’da bıraktığın.

 

Böyle içli içli yazıyorum diye beni üzgün, yalnız, çaresiz ve sair hallerde sanıyorsun değil mi? Sensiz yaşamanın çok güç olduğunu, sen olmadan nefes almanın bile bir zulüm olduğunu söylememi bekliyorsun. Hatta geri dönmen için yalvarmamı istiyorsun. Halt etmişsin! Avucunu yalarsın. Kendimi değerli hissetmem için senin değer vermene ihtiyacım kalmadı artık. Yediğim yemekten, içtiğim çaydan, dinlediğim şarkılardan, izlediğim filmlerden tat almam için yanımda olman gerekmiyor. Yanımda başkaları oluyor çok zamandır. Bak mesela geçen hafta bir akşam -gününü hatırlamıyorum- Kıbrıs Şehitleri’nde bir yerde oturuyordum. Böyle bara dayanmışım, derdini tasasını değil pek yakında yapacağı ihale vurgununu düşünen adam duruşuyla etrafı kesiyorum. İki tane taş gibi hatun yanaştı yanıma, biri sağdan biri soldan. Doğruya doğru; böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermezdim. Dedim bu kızlar yollu, biz de yolumuzu bulalım. Sonra baktım fazla sırnaşıklar, bu işte bir bit yeniği var deyip attım başımdan kızları. Der demez kafa dağıtmaya geldiği her halinden belli olan ufak tefek bir esmer arz-ı endam etti. Geldi yanıma oturdu. Vişne votka söyledi, tek dikişte bitirdi. İkincisini duble istedi. Bu hızla giderse birazdan yığılır kalır şuraya diye içimden geçiriyordum ki döndü ve “Beni sarhoş edebilirsen bu gece sendeyim.” dedi arsızca. Meydan okumaya karşı koyamadığımdan mı, kadının sesindeki şehvetli tınıdan mı (ne sesi ne tınısı, bizzat cümle şehvete bulanmıştı) yoksa yalnızca baştan çıkmaya hazır olduğumdan mı bilmem, kabul ettim önerisini. Öyle ahım şahım alkol kültürüm olduğundan değil -ki sen bunu bilirsin- sarhoş olmak isteyen kadının kendini sarhoş edebileceğini bildiğimden pek zorlanmadım. Gecenin ilerleyen saatleri daha kolay geçti. Esmer bomba dedikleri böyle bir şey olmalı. İnfilak etmeden ve beni incitmeden öyle bir patladı ki anlatmaya kelimelerim yetmez. Zaten anlatmam da, seni ilgilendirmez.

 

Şimdi bu boş sokakları arşınlarken apartman duvarlarından akseden her ayak sesinde seni arıyorum. Her ayak sesinde ister tok ister tiz, ister gür ister cılız, ister aheste ister ivedi, ister kendinden emin ve net ister tedirgin ve titrek olsun bir ümit dönüp ardıma bakıyorum sahibi sensindir diye. Bu şehrin her santimetrekaresinde seni arıyorum ben, yalnızlığımı giderirsin diye.

 

İnanma bu yazdıklarıma, kimseyi aradığım yok benim. Her şey patronun başının altından çıktı. Bu ay, dedi, temamız aşk olsun, herkes merak etsin okusun, dergi çok satsın, biz de kâr edelim. Ben de mecburiyetten yazıyorum işte bir şeyler. Yanlış anlama diye de bu notları düşüyorum. Ama sıkıldım artık. Bırakıyorum. Ne sevgiyle ne saygıyla, başında türlü belayla kal.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: