Naçizane

SESSİZ VEDA

3 Mins read
Naçizane

SESSİZ VEDA

3 Mins read

 

Günlerdir tek başıma dolaşıyorum bu ıssız sokakta. Seninle her akşam yürüdüğümüz o yokuş aşağı sokak var ya işte o. Her gün, hiç aksatmadan yokuşun sonundaki kır kahvesine uğramayı da unutmuyorum. Hatırlar mısın, her akşam evin bunaltıcı havasından uzaklaşmak için yürüyüşe çıkardık? Tüm sokaklar bizi pek hoşnut etmese de o sokak bize huzur verirdi. Değişik bir havası vardı değil mi? Sokak boyunca yol kenarlarındaki ağaçlar yapraklarını bir ezgiyle birbirlerine dokundururlardı o meltem rüzgârlarında. Bu melodiyle o yolu nasıl bitirdiğimizi anlamaz, çabucak kır kahvesine geliverirdik.

İçeri girer en sevdiğimiz masaya –sağ köşedeki, içinde bir tek gül bulunan vazolu masaya- otururduk. Orada saatlerce sohbet ederdik. Sanki evde hiç konuşamayacakmışız gibi her şeyi anlatırdık. Bilirdik ki evde bir sükûnet vardı. Evde suskun bir şekilde sadece gözlerimizle konuşurduk. O güzelim sohbetlerimize bizim garsonun -13 yaşında bir oğlandı hatırlarsın- bize getirdiği iki bardak çay da eşlik ederdi. Mm… o çay ne kadar da güzeldi. Sanki bir şekerle tatlanıverirdi.

Bazen hiç olmadık anda susar, sadece birbirimize bakar ve yeniden konuşmaya başlardık. O susuşlarımızda senin gözlerindeki bütün aşkı görürdüm. Hiç sönmeyecek bir alev olurdu içinde ölüm olsa bile. Kim bilir ben sana bu kadar şeyi anlatabiliyor muydum gözlerimle?

En son geçirdiğimiz gün de böyleydi. O gün eve gittik ve yine sessizliğe büründük. Büyük bir aşkla uykuya daldık. Daldık ve sen uyanmadın bir daha. Sessizliği seviyorduk ama bu sessiz veda da hiç olmamıştı. Yakışmamıştı bize be… O an yine kendimi bozmadım. Hıçkıra hıçkıra ağlamadım. Gürültü edersem rahatsız edebilirdim seni.

Yavaşça pencereye yanaştım. Dışarı baktım. Hava bulutluydu. Biz gibi sessizliğe bürünmüştü. Tek fark, o uzun süre sonra patlayacaktı. Ardındaki korkunçluğu gösterecekti. Şimşekler çakacak, yağmur damlaları düşecekti. Belki de koyup gittiğin bendim o. Sana yatakta uzanırken bir daha baktım. Sessiz, usulca telefona sarılıp oğlumuzu aradım. O orada çığlıklar atıyordu, bense hiçbir şey yapamıyordum.

 O gün öğleden sonra evden gittin. Ev kendinden hiçbir şey kaybetmedi, yine sessizdi. Tek sorun, bu sefer kır kahvesi de sessizdi. Her akşam yine çıkıyorum dışarıya. O sokaktan geçiyorum. Ağaç dallarının sesine kendi sesimi de ekledim artık.

                                            Dallar arasında bir bülbül vardı

                                            Konduğu ağacın yanında bitmiş bir güle aşıktı

                                            Ona şarkılar söyler, beraber coşarlardı

                                            Bir gün bülbül gitti; sonbahardı

                                            İlkbahar geldi bülbül yok; biliyorum

                                            Onu çok sevdiği aşkı alıp gitti.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: