ŞÜPHESİZ OLAN TEK ŞEY ŞÜPHELERİMİZİN OLDUĞUDUR!

      Şüphe… Canlı bir karabasan gibi ruhumuza ve beynimize yerleşen, istenmeyen bir misafirin pervasızlığına eş bir şekilde ne Şüphegece ne de gündüz biran olsun bizi rahat bırakmayan, gitgide daha da büyüyen bir irin gibi ruhumuzu kaplayan şüphe… Bir kere şüpheye düştük mü artık her şey tehlikeye girmeye, temeli sağlam sandığımız inançlarımız temelden sarsılmaya, çok iyi tanıdığımız insanlar bize yabancılaşmaya, söylenen her sözcük olası bir tuzak gibi görünmeye, bildiklerimiz bilmediklerimize benzemeye, parke kaplı yollar bataklık olmaya, aynada gördüğümüz yüz bizden uzaklaşmaya, her şey x ve y’lerden oluşan karmaşık ve içinden bir türlü çıkamadığımız çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşmeye başlar. Birine, bir duruma, bir olguya ya da yeniliğe karşı içimizde bir kez şüphe tohumları büyümeye başladı mı bir süre sonra kendimiz farkında dahi olmadan şüphe duyandan, duyulana geçeriz. Yani bir av, avcı döngüsü içinde şüphe bizi kıskıvrak yakalar ve şüphe duyulanın peşinde avcı gibi iz süren biz; bir süre sonra, şüphelerin avı durumuna düşüp kendimizden dahi şüphe duyan bir şüphe duyulan haline geliriz. Ve kendinden şüphe duymaya başlayan biri haline geldiğimiz andan itibaren ruhumuz karanlık, tedirgin, puslu bir havada bilmediği bir şehrin bilmediği bir caddesinde kaybolan bir yabancı gibi çaresiz duruma ve çaresizliğini örtme arzusu ile son derece mesafeli, güvensiz ve inançsız boş bir kutu haline gelir. Bu kutu boştur boş olmasına ama içinde fırtınaların en görkemlisi, tufanların en korkulası ve çağlayanların en delisi kontrolsüz bir şekilde devinmeye de başlar. Çünkü kutunun boş olan kısmı artık huzur ve içsel barış ile güveni temsil eden o hayati çekirdektir. Bu çekirdeğin içi şüpheler sayesinde boşaltılmış ve yine şüpheler ile doldurulmuştur. Ruhunun yaldızlı kutusundaki huzur, güven ve koşulsuz sevgi boşaltılmış kişi artık çevresindeki insanlara, ülkesindeki ve dünyadaki bütün gelişmelere, kendini belki de daha çağdaş olmaya itecek yeniliklere, aynaya her baktığında gördüğü o yüze bitmek tükenmez bir güvensizlik ve şüphe geliştirmeye ve nefes alan bir komplo teorisi abidesi haline gelmeye başlar. Artık kim ne söylerse söylesin söylenenlerin her birinde alt bir metin, hançerlemesi olası bir art niyet aramaya ve çevresinde gerçekleşen her şeyi olası bir tuzak olarak algılamaya başlar. Kısacası Bay ya da Bayan Şüphe; artık kendine ya da bugüne kadar geliştirdiği ilişkilere, inanışlara yabancılaşmaya ve kendini herkes ve her şeye beden olarak değil fakat ruhsal ve zihinsel olarak set koymaya başlar. Şüphe denizinde bir o yana bir bu yana savrulmaya ve en kötüsü de karşısına kendisine yol göstermek için çıkan deniz fenerine dahi sırtını dönmeye başlar. En vahimi de şüphelerini doğrulayacak olaylar gerçekleştiğinde dahi şüpheleri sona ermez, bu sefer de doğrulanan olayın ya da gelişmenin doğru olup olmadığına dair şüphe duymaya başlar. Yani kısacası şüphesiz olan tek şey şüphelerimiz haline gelir.

  Şüphe ‘‘Tüm bu şüpheyle ilgili cümleler, benzetmeler de neyin nesi’’ diye düşünebilirsiniz. ‘‘Bu sinema köşesi değil miydi?’’ diye şüpheye de düşebilirsiniz elbette(gördünüz mü siz de şüpheye düşüyorsunuz) ama tüm bunların inceleyeceğim filmle son derece bağlantılı olduğu noktasını bir kenara bırakırsak, beni şüpheyle ilgili bu cümleleri yazmaya ve bu kavramı işleyen bir filmi ele almaya iten güdü rastgele bir seçim değil. Aksine, son zamanlarda çevremdeki insanların davranış ve diyaloglarında ve ülkece yaşadığımız kaotik ve güvensiz ortamda kendini tüm ihtişamı ve karanlığı ile gösteren güvensizlik ve şüphedir beni bunları yazmaya iten. Son günlerde kafamı hangi yöne çevirsem insanların gözlerinde, ağızlarından dökülen cümlelerinde, karşısındaki insan ya da duruma olan sempatilerini gösterecek olan tebessümlerinde gördüğüm tek şey şüphe! Dış görünüşe ve giydiklerine, bağlı oldukları etnik kökene, sosyal statüye ya da bulundukları çevreye bakarak insanları acımasızca eleştirmek ve kişiliklerini, duygularını, ruhlarını algılamadan şüphelerin ve önyargının eşliğinde kendimizden uzaklaştırıp dışlamak ve şüphenin getirdiği korku ve çekince ile bir savunma mekanizması olarak ‘‘biz’’ ve ‘‘onlar’’ mantalitesinin tehlikeli ve girdaplı sularında yüzmek; gidişatı ve kontrolü iyi denetlenemeyen ‘açılım’ mevzuatı ve medyanın aşırı derecede milliyetçi söylemleri ile birbirine son derece büyük bir şüphe ve şüpheden kaynaklı güvensizlik ve öfke ile yaklaşmak; facebook, twitter gibi iletişim ağlarıyla bırakın kapılarının sonuna kadar açılmasını, pencerelerindeki camlar dahi kırılan ‘‘özel hayat’’ mefhumunun iyice azalmasına rağmen hayatlarını röntgenlediğimiz kişiler hakkındaki şüphelerimizin arttığı (Acaba beni aldatıyor mu? Fotoğrafta yanında duran da kim? Neden bu iletiyi yazmış? )  ters orantılı bir denge ortamında sürekli komplo teorileri üretmek… İşte budur ülkemizin son dönemlerdeki durumu!  Siyasi, bireysel, toplumsal her alanda hücrelerimizin şüpheyle dolduğu ve sevdiğimiz insana, dostlara, inandığımız gerçeklere ve bilgilere dahi şüphe duymaya başladığımız ve ruhumuzun hem kamusal alanda hem de özel alanda engizisyon mahkemelerinin karanlığına gömüldüğü bir dönemdir yaşadığımız.‘‘Acaba şunu söylesem yanlış anlar mı?’’ ‘‘ Bana bunu dedi ama bence aslında şunu demek isteyip beni iğnelemeye çalıştı!’’  ‘‘Kıyafetleri çok havalı ve pahalı. Aynı ‘onlar’ gibi konuşuyor ve yaşıyor. Zeki şeyler söylüyor ama kesin lay lay lom bir tiptir!’’ ‘‘ Beni sevdiğini söylüyor ama kesin beni aldatıyor!’’ ‘‘Kürt olduğumu söylesem tepki gösterirler mi?’’ ‘‘Doğuluymuş ama acaba aynı zamanda Kürt mü? Şunu desem nasıl karşılar?’’  ‘‘Bu partiye oy veriyorsa bu adama kesin güvenilmez!’’  ‘‘ Ben bunu gazeteye yazsam yanlış anlaşılır mıyım?’’ ‘‘ Güvenmemi istiyor ama güvenmek zayıflıktır. Kesin o da diğerleri gibi…’’ Yani kısacası ağzımızdan dökülen, beynimizde yüzen her sözcük ve düşüncede yine o boğucu ve zehirleyici olgu; şüphe, şüphe ve yeniden şüphe…

    İşte şüpheyi ve şüphenin yansıması olan korku ve öfkeyi adeta ruhumuzla değiştiğimiz şu dönemde, özellikle bunları yazmak isteyip bu sayıda işleyeceğim filmin de bu konuyla ilgili olması arzumdan ötürü, son derŞüpheece sevdiğim ve bence 2008 yapımı filmlerin en iyilerinden biri olan ‘‘Şüphe’’ yani  ‘‘The Doubt’’ filmini ele almayı uygun gördüm. Sinema dünyasının tartışmasız en iyi isimlerinden biri olan, beyaz perdenin Houdini’si ve birbirinden son derece farklı rollere inanılmaz derecede başarılı bir şekilde bürünebilmesi ile adeta sinemanın büyülü bukalemunu olarak nitelendirilebilecek ve kariyeri boyunca 77 ödül ve 88 adaylık kazanıp 2 Oscar ödülünü de evine götürmeyi başarmış muhteşem oyuncu Meryl Streep;  son yıllarda göz kamaştıran performansı ve cesaret isteyecek kadar farklı rollerin altından inanılmaz bir başarıyla çıkması ile dikkatleri üzerine toplayan Oscar ödüllü parlayan yıldız Philip Seymour Hoffman; masum ve güzel yüz hatları, son derece ölçülü ve inandırıcı oyunculuğu, güzelliğinin yanında son derece iyi ve gelecek vaat eden bir oyuncu olduğunu kanıtlayan performansları ile adından daha çok bahsettireceği kesin olan Amy Adams ve filmdeki yaklaşık 10 dakikalık performansında adeta devleşen ve ağızları açık bırakacak kadar güçlü oyunculuğu ile eleştirmenler ve izleyenlerin takdirini toplayan geçen senenin Oscar adaylarından Viola Davis’i bünyesinde barındıran; John Patrik Shanley’nin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini gerçekleştirdiği ve gelecekte  ‘‘kült film’’ statüsüne ulaşmasına kesin gözüyle baktığım muhteşem derinlikte ve özellikteki‘‘Şüphe’’…

  Kedi, fare oyunu gibi şüphenin izleyenleri de aynı filmdeki karakterler gibi etkisi altına alacağı filmimizin öyküsü kısaca şöyledir… 1965 yılıdır ve okula kabul edilen ilk siyahî öğrenci Donald Miller’ın gelişi ve kilisenin katı ve sıkıcı uygulamalarını ve çağdışı kalmış yapısını renklendirmek isteyen Peder Flynn’in varlığı ile Bronx’daki St. Nicholas Katolik Okulu’nda yenilik rüzgârları esmektedir. Fakat bu yenilik rüzgârları katı kurallara ölesiye bağlı, aşırı disiplin düşkünü, öğrencilerin adeta kâbusu olan ve okulun da aynı zamanda müdürlüğünü gerçekleştiren eskiye ve geleneğe bağlı Rahibe Aloysius’u pek de etkilememekte; daha doğrusu, Peder Flynn’ın yenilikçi ve Katolik okulunda pek alışık olunmayan öğrencilere dostça yaklaşan Şüpheyapısı ile kilisenin geleneklerine son derece inan rahibenin hoşuna gitmemektedir. Ardından filmin adını aldığı ve her saniye insanı doğru olup olmadığı konusunda farklı bir fikre iten şüphe öğesini tetikleyen gelişmeler meydana gelmeye başlayacaktır. Çocuklara dostça yaklaşan, güler yüzlü ve samimi pederin, Rahibe Aloysius tarafından oğlan tacizcisi olduğu konusunda şüphe duymasına sebep olacak ya da önceden sevmediği bu adam hakkında şüphe duymaya zaten meyilli olan rahibenin her ufak ayrıntıyı şüphe noktasına kaydırmasını sağlayacak(bunun kararını izleyince siz vereceksiniz. Bu konuda taraf tutmadan filmi aktarmaya çabalayacağım.) gelişmeler görülmeye ya da görüldüğü sanılmaya başlanacaktır. Peder’in tırnaklarının uzun olması(öğrencilere temiz oldukları takdir de uzun olmalarının bir önemi olmadığını söyler peder.), bir öğrenciyle konuşurken Rahibe Aloysius’un Rahip Flynn’ın çocuğun bileğinden tutmasını kanıt olarak algılaması, filmin şirin ve aslında her şeyin iyi gittiğine inanmak isteyen, öğrencilere karşı çok yumuşak başlı olan genç öğretmeni Rahibe James’ın tam dersi sırasında siyahi öğrenci Donald Miller’ı Peder Flynn’ın odasına çağırması ve odadan gelen Miller’ın üzgün olup ağzının içki koktuğunu fark eden James’ın bu durum üzerine gelişen şüphelerini pişmanlık ve tereddütle zaten baştan beri pedere pek de ısınamamış olan Rahibe Aloysius’a aktarması, pederin okulun tek siyahi öğrencisi olan Donald’ın üzerine diğerlerinden fazla düşmesi(dalga geçilen ve renginden ötürü kimi zaman zorluk yaşamakta olan bir çocuktur Donald.), pederin bir şey yapmadığına ölesiye inanmak isteyen genç Rahibe James’ın pederin Donald’ın dolabına çocuğu fanilasını koyduğunu görmesi ve bu durumu zaten yenilikçi ve samimi tavırları ile hoşlanmadığı bu adama karşı şüphe duymaya son derece meyilli olan Aloysius’a aktarması ve bunun gibi pek çok küçük ayrıntı film boyunca hem iki rahibe hem de biz izleyicileri şüphe dalgasına batırıp çıkarmaya devam eder.

 Gerçekten peder Donald’a tacizde bulunuyor mudur? Yoksa beyazların arasında tek siyah olan bu kırılgan ve sessiz çocuğa olan ilgisi şefkat ve destek amaçlı gayet masumane bir tavır mıdır? Peder cidden daha sonra Rahibe AloŞüpheysius’un kendisine konu üzerindeki saldırılarından sonra belirtmek durumunda kaldığı gibi ayinde kullanılacak şaraptan gizli gizli içerken bir başka pedere yakalanıp bu ayinden çıkarılma tehlikesi doğan Donald’ın bu durumunu öğrenip ona yardımcı olmaya mı çalışıyordur? Donald’ın o gün moralinin bozukluğu babasından yediği dayak mıdır? Pederin uzun tırnakları onu oğlan çocuklarına taciz eden bir sapık yapmaya yetmekte midir? Donald’ın fanilasını spor salonunda unuttuğu ve pederin de sırf çocuk daha fazla utanmasın diye fanilasını çocuğa vermek yerine dolabına bıraktığı doğru mudur? Yoksa Rahibe James’ı her ne kadar duruma inanmak hiç istemese de şüpheye düşüren ve Rahibe Aloysius’u ise şüphelerinin doğruluğuna sonuna dek inandıran durumu mu söz konusudur, yani peder çocuğa taciz ettikten odasında kalan fanilasını gizli gizli dolabına mı bırakmaya çalışıyordur? Filmin dış çekimlerinde sürekli gördüğümüz yaprakların uçuşmasına yol açan rüzgar aslında kulak vermemiz gereken değişim rüzgarı mıdır yoksa Rahibe Aloysius’un tanımladığı gibi kötü alametlerin ve değişen ve bozulan dünyanın bir simgesi midir? Pederin üç sene içinde beş okul değiştirmesi, yıllardır St. Nicholas da çalışan Rahibe Aloysius’un Peder Flynn’ın çocuk tacizcisi olduğu için sürekli okullardan uzaklaştırıldığı düşüncesini doğrulamakta mıdır? Yoksa pederin dediği gibi bunun sebebi başka mıdır? Şüphe duyan mı yoksa duyulan mı haklıdır? İşte tüm bunlar filmin inanılmaz derecede güçlü ve hiçbir zaman fire vermeyen senaryosu ile 104 dakika boyunca beynimizi şüphe şokları ile sarsacak soruların yalnızca bazılarıdır… Zaten film de Rahibe Aloysius, James ve biz izleyenleri şüphede bırakmaya devam edecek bir şekilde son bulur.

 Konusunu kısaca anlattıktan sonra filmin güçlü ve büyük övgü hak eden noktalarına değinmek istiyorum. Öncelikle filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan John Patrick Stanley’nin yönetmen koltuğundaki başarısının cidden övgüyü hak eden nitelikte olduğunu söylemek bence hiç de yanlış olmaz. Zira filmin aynı zamanda da senaristi olma avantajını senaryodaki nüansları ekrana yansıtmasındaki başarısı ile son derece iyi kullanan Stanley, film boyunca gitgide daha da tırmanan şüphe öğesini azaltacak olası hiçbir görüntü ya da sahneye yer vermemeyi son derece iyi bir şekilde başarmaktadır. Okulun dışındaki sahneler ve dış çekimlerde yansıyan atmosferin konuya ve duruma uygunluğu, film için son derece önemli bir simge olan ‘rüzgâr’ öğesini yansıtmadaki ustalığı ile Stanley, kendi yazdığı son derece sağlam ve firesiz senaryoya yakışır bir film yönetimi gerçekleştirmektedir.

   Ve gelelim filmin muhteşem kadrosunun en az kendileri kadar muhteşem olan ve her biri Oscar adaylığı kazanan performanslarına… Öncelikle Merly Streep’in Rahibe Aloysius rolünde, her rolünde olduğu gibi döktürdüğünü söylemem sanırım kimse için sürpriz bir açıklama olmaz. Zaten filmdeki performansı ile Oscar adaylığını kazanan Streep aşırı disiplin düşkünü, Şüphetahammülsüz ve yeniliğe karşı tavırları ile adeta bir demir leydi kıvamında olan Rahibe Aloysius’u yansıtmadaki ve mimiklerini kullanmadaki ustalığı, sözcüklerle anlatılması yavan ve yetersiz kalacak olan ölçülü ve etkileyici oyunculuğu ile kariyerinin en iyi performanslarından birini gerçekleştirmeyi son derece iyi bir şekilde başarıyor ve neden sinemanın en iyi aktrislerinden biri olarak görüldüğünü bir kez daha kanıtlıyor. Filmin bir diğer silahı olan Philip Seymour Hoffman da Streep’i aratmayacak güzellikte ve etkileyicilikteki performansı ile yeniden ne kadar güçlü bir oyuncu olduğunu kanıtlayıp şüpheleri üstüne çeken peder rolünde haklı mı haksız mı olduğunu anlamamızı filmin sonuna kadar müsaade vermeyen nüans zenginliği sonsuz bir oyunculukla yine ustalığını göstermeyi başarıyor. Amy Adams ise iyi niyetli, iyi kalpli Rahibe James’ı yansıtmada o kadar başarılı bir oyunculuk sergiliyor ki izleyici olarak onunla özdeşleşmemize imkan bırakmıyor. Zira, şüphe duyan ve duyulan arasında kalan ve inanıp inanmamakta sürekli ikilem yaşayan karakteri yansıtmadaki ustalık ile film boyunca şüpheye bir giren bir çıkan bizlere en yakın karakter olmayı başarıyor. Dev oyuncuların arasında bir kez bile silik kalmayan Adams güzel olduğu kadar yetenekli de bir aktris olduğunu tüm dünyaya ilan ediyor. Gelelim filmin sürpriz performansını gerçekleştiren Viola Davis’e…10 küsür dakikalık bir rolle bu kadar devleşmeyi başaran kaç oyuncu vardır ya da olacaktır bilemiyorum ama daha önce hiçbir filmini izlememiş olduğum Davis’in performansının ağzımı açık bıraktığını itiraf etmeli ve Donald Miller’ın, oğlunu korumaya çalışan ve geleceğini düşündüğü için çaresizce çırpınan annesi Mrs. Miller rolünde Meryl Streep karşısında adeta devleşen Davis zaten kazandığı Oscar adaylığı ve geçen senenin en iyi yardımcı kadın oyuncusu seçilen Penelope Cruz’un en güçlü rakibi olarak adlandırılması ile dahi üstün oyunculuğunu kanıtlamaktadır. Ama ben yine de izleyin ve görün diyor ve Viola Davis’in oyunculuğuna şapka çıkaracağınızın garantisini veriyorum.

  Ve gelelim filmin son derece zekice yazılmış, bize şüpheyi doğrulayacak ya da yanlışlığını ifade edecek gerçeği vermekten sonuna kadar kaçan inanılamz derecede iyi düşünülmüş ve yazılmış senaryosuna. Senaryonun başarısını göstermesi için seçmiş olduğum filmden replikleri sunmadan önce, film için son derece hayati nitelikte olan simgelerin senaryoda sunuluş biçimini belirtmek şart diye düşünüyorum. Zira, film içine serpiştirilmiş bazı metaforlar ve simgeler bence ‘‘Şüphe’’ filmini bu kadar özel ve bu kadar hatasız bir yapıya kavuşturuyor. Dış çekimlerde sürekli gördüğümüz ve farklı karakterlerin diyaloglarında yer bulan ‘‘rüzgar’’ simgesi, Rahibe Aloysius’un odasında sürekli bir yanan bir de sönen ve rahibeyi oldukça uğraştıran lamba, kedi-fare diyalogu ve karga simgesi… Öncelikle daha az önemliden en önemliye giden bir yol izleyip lamba ve rüzgar öğelerinin kullanış amacını sona bırakmak istiyorum. Karga…  Olanlardan ya da olduğu şüphe edilen durumlar ardından içindeki inanç kararmaya ve yüzündeki tebessüm küçülmeye başlayan yumuşak başlı genç rahibe, Rahibe James ve şüphe duyulan, suçluluğu sorgulanan Peder Flynn’ın paylaştığı sahnelerden birinde çıkar karşımıza ‘‘karga’’ simgesi… Soğuk bir havada, uçuşan yapraklara gebe deli bir rüzgar anında şüphe öğesi haline gelen gelişmeler dolayısıyla üzgün olan genç rahibe bankta tek başına oturmuş düşünürken, okulun balkonlarının birine tünemiş ve tüm gürültücülüğü ile ses çıkarıp öten bir karga da sahnede yerini alır. Son derece aklı karışık olan ve tüm düşünceleri, inançları alabora olmuş rahibenin yanına gelen peder; belki sırf muhabbet açmak belki de karga simgesine dikkati çekmek için ‘‘Bu ne kuşu böyle?’’ diye sorar genç kadına. Peder sorusunu pekiştirecek nitelikte, tarla kuşu mu yoksa  kuzgun mu gibi farklı kuş isimleri sayarken Rahibe James gürültülerini iyice arttıran uzaktaki kuşa bakarak ‘‘Karga’’ der ve peder de gülümseyerek onay verir. Bence burada karga tesadüfî bir şekilde verilmiş, önem teşkil etmeyen ufak bir ayrıntı değildir. Aksine, pek çok yerde mistik durumları simgelemek için kullanılan karga burada uğursuzluk ve huzursuzluk alameti, içimizde tüm gürültüsü ile öten şüphenin ve inanç yok oluşunun bir simgesidir. Kedi-fare simgesi ve diyalogları ise pederin Donald Miller’a tacizde bulunduğundan şüphelenen Rahibe Aloysius ve şüphe duymak istemese de buna engel olamayan Rahibe James, söz konusu durumdan bahsederken ekranlara yansır. Rahibe Aloysius, çocuklara göz kulak olma konusunda kendisinin daha dikkatli olması gerektiğini ve bu işi ortaya çıkarıp pederin sözde tacizlerini durdurmanın kendinin görevi olduğunu tam Rahibe James’e aktarırken, içeri okulun hocalarından bir bayan elinde kedi ve kedinin ağzında da bir fare ölüsü ile girer. Bayan hoca kedinin avını yakalamasını belirtmek için ‘‘Sonunda görevini yerine getirdi.’’ der. O anda Rahibe Aloysius’un gözleri kısılır ve manalı bir tebessüm dudaklarına yerleşir.Şüphe ‘‘Aynen öyle, aynen öyle.’’ der Rahibe Aloysius, bir şeyler ima etmek istercesine genç öğretmen Rahibe James’e bakarak. Yani artık av başlamıştır. Kedi ile fare, şüphe duyan ve duyulan arasındaki o karanlık av başlamıştır. Ve gelelim Rahibe Aloysius’un odasında bulunan ve daima bir yanıp iki sönerek rahibeyi fazlasıyla zorlayan lambaya… Biri geldiğinde söner çoğu zaman lamba, bazen de rahibe odada tek iken… Başkaları nasıl yorumlar bilmiyorum ama bence lamba, rahibenin inançlarını simgelemektedir. İnançları, inandıkları şüphe dalgası vurduğunda ya da bu dalga çekildiğinde lamba da sönüp yeniden yanmaktadır. Pederin odaya girmesinin ardından odadaki lambanın söndüğü sahnede Rahibe Aloysius’un yarı şaka yarı gerçeklikle ‘’ Lambamı söndürdünüz.’’ demesi bile bence bunu açıklamaya yetmektedir. Ve film boyunca en çok kullanılan simge, yani ‘‘rüzgâr’’… Film boyunca pek çok sahnede ve pek çok diyalogda karşımıza çıkan ve sonbaharın kasvetli havası ile dökülmüş binlerce yaprağı savururken ekrana yansıyan rüzgâr aslında değişimi ve yeniliği simgelemektedir. Adı üstünde ‘’ değişim rüzgârı’’… Bundan olsa gerek, bu rüzgârdan en çok çekinen ve onu en fazla eleştiren kişi de yenilik ve değişimden ölesiye kaçınan Rahibe Aloysius olmaktadır. Aslında rahibe ekranda gördüğümüz, yaprakları havada uçuran ve dalları kıran rüzgârdan değil; kiliseye zenci!(kendisi Donald Miller’a siyahî değil, zenci öğrenci diyip her ne kadar bu öğrencinin iyiliğini düşünüp olası tacizden kurtulması için çabalasa da kurtulamadığı gizli ırkçılığı da gözler önüne seriyor.) bir öğrencinin ilk defa gelişi ve kilisenin sıkıcı ve fazlasıyla disiplinci rutinini reform etmeye çalışan yenilikçi Peder Flynn’ın varlığı ile okula gelen değişim rüzgarından korkmakta; kısacası bu rüzgâr, yeniliğin getirdiği korku ve şüphe öğelerini temsil etmektedir.

 

            Gelelim diyaloglara… Senaryonun gücünü kanıtlayan ve şüphe olgusunu gitgide daha da tırmandıran, karakterlerin yapısını ortaya koymayı ustaca başaran eşsiz diyaloglardan bazıları;

 

Peder Flynn’ın vaaz sırasında anlattığı ve  ‘‘şüphe’’ kavramını aktaran hikâyeyi konu alan diyalogları:

 

—Size bir hikâye anlatmak istiyorum. Bir gece bir yük gemisi batar. Çıkan yangın sonucunda gemi batar. Sadece bir gemici kurtulur. Bir cankurtaran kayığı bulur, bir yelken uydurur ve denizci olduğundan, gözlerini gökyüzüne dikip yıldızları okur. Eve dönmek için bir rota belirler ve sonunda yorgunluktan uyuya kalır. Bulutlar göğü doldurur. Ve sonraki 20 gün boyunca gökyüzünde bir tek yıldız göremez. Doğru yolda ilerlediğini düşünür ama emin olamaz. Günler geçtikçe ve gemici güçten düştükçe iyice şüphe etmeye başlar. Acaba rotayı doğru mu çizmişti? Hala eve doğru mu gidiyordu? Yoksa tamamen kaybolmuş ve kendisini korkunç bir son mu bekliyordu? Bunu bilmesi mümkün değildi.  Takımyıldızlarını doğru mu okumuştu yoksa içinde bulunduğu çaresizlik yüzünden hayal mi görmüştü?  Ya da gerçeği bir kez görmüş ve herhangi bir kanıt beklemeksizin ona inanmaya devam etmeli midir? Bugün aranızda tarif ettiğim inanç bunalımını bire bir yaşayanlarınız var. Size şunu söylemek isterim. Şüphe, tıpkı emin olmak kadar güçlü ve sürdürülebilir bir bağ olabilir. Kaybolduğunuzda, kendinizi yalnız hissetmeyin. Tanrı, Oğul ve Kutsal Ruh adına. Amin.

 

Rahibe Aloysious ve Rahibe James arasında geçen ve katı, gelenekçi Aloysius’un genç rahibeye tükenmez kalem ve kurşun kalem noktalarından giderek aslında eski ve yeniyi kıyasladığı diyaloglar:

 

—Bu ne?

—Kalem.

—Tükenmez kalem.

—Umarım öğrenciler ödevlerini bununla yapmıyordur.

—Elbette hayır.

—Bu okulda dolma kalem kullanılmasına bile izin verdiğime pişmanım. Son günlerde herkes işin kolayına kaçıyor. Bugün işin kolayına kaçılarak yapılan her şeyin yarın cezasını çekeceğiz. Bu dediğimi unutmayın.

—Elbette, Rahibe.

—Tükenmez kalemle bastırarak yazınca kargacık burgacık yazıyorlar.

—Tükenmez kaleme izin vermiyorum.

—Ama burada bir tane var. Bu ülkede artık el yazısı kullanılmaz oldu.Şüphe

—Umarım öyle olmaz.

—Bir resim bulup çerçeveletin. Tahtanın üstüne asın. Papanın resmini kullanın.

—O yanlış Papa. O, öldü.

—Hangisi olduğu umurumda değil. Resmin camını arkanızı görmek için kullanın. Çocuklar, başınızın arkasında gözleriniz olduğunu düşünmeli.

 

Rüzgâr simgesi ile ilgili diyaloglar…

 

Rahibe Aloysius ve Rahibe James’ın sınıfın penceresine vuran rüzgar ve rüzgar etkisiyle dersliğe girmeye başlayan yapraklar üzerine gerçekleştirdikleri diyaloglar:

 

—Neler oluyor?

—Bu yıl rüzgâr değişken.(Bu cümle Rahibe Aloysius’un değişen ve farklılaşan olgulara olan antipatisini göz önüne seriyor.

 

Rüzgâr ve fırtınadan ötürü kırılıp düşen ağaç dalını kaldırmak ve bahçedeki karmaşayı temizlemek için gelen okul görevlisi Michael ve Rahibe Aloysius arasında geçen, değişim rüzgârının insanları ve özellikle Rahibe Aloysius’u ne kadar korkuttuğunu gösteren diyalog:

 

—Sanki dünya yıkılıyor, Michael.

—Mullingar’dan beri böyle rüzgâr görmedim.

—Ben de hiç böylesini görmedim. Rüzgârlar bile değişti.

 

Tükenmez kalemle(yenilikçi biridir Peder Flynn ne de olsa ve rahibenin aksine kurşun kalem değil tükenmez kalem kullanmaktan çekinmez.) yazı yazmaya başlayan Peder Flynn ve Rahibe Aloysius arasında geçen diyaloglar:

 

—Tükenmez kalemle ne yazdığınızı sorabilir miyim?

—Hiç. Aklıma bir vaaz konusu geldi.

—Şimdi mi aklınıza geldi?

—Her an gelebiliyor.

—Ne şanslısınız.

—Yazmadığım zaman unutuyorum.

Peki, aklınıza gelen fikir nedir?

—Tahammülsüzlük.

 

Değişim üzerine Rahibe Aloysius ve Peder Flynn arasında geçen düşündürücü cümleler:

 

—Zaman değişiyor, Rahibe.

—Ne gibi?

İnsanlar değişiyor.

—Gün ışığında her şey aynıdır.

—Kilisenin de değişmesi gerekir.

—Ara sıra radyoda çalan şarkıları söylemeli çocukları dondurma yemeye götürmeliyiz.

—Tatlı düşkünü.

—Hatta oğlanları kampa götürmeliyiz.

—Neden?

—Daha dost canlısı olmalıyız. Çocuklar ve aileler bizi ailelerinin bir üyesi olarak görmeli.

—Ama biz ailelerinin bir ferdi değiliz. Biz farklıyız.

—Neden? Yemin ettiğimiz için mi?

—Kesinlikle.

 

            Peder Flynn’ın aslında Rahibe Aloysius’u hedef aldığı ve konusu itiraf atma ve dedikodu olan vaazında anlattığı hikâye:

 

—Bir kadın hemen hiç tanımadığı bir erkek hakkında dedikodu yapar. Hiçbirinizin böyle bir şey yapmadığını biliyorum. Kadın o gece bir rüya görür. Başının üstünde kocaman bir el belirip yukarıdan ona işaret eder. O anda çok yoğun bir suçluluk duygusuna kapılır. Ertesi gün günah çıkartmaya gider. Bölgenin yaşlı papazı, Peder O’Rourke’a günah çıkartır. Ona olan biteni anlatır. ‘‘Dedikodu günah mıdır?’’ diye sorar yaşlı adama. ‘‘Bana işaret eden o parmak, her şeye kadir olan Tanrı’nın mıydı? Günahlarımın bağışlanmasını mı istemeliyim? Söyleyin, yanlış bir şey mi yaptım?’’ ‘‘Evet,’’ diye yanıtlar onu Peder O’Rourke. ‘‘Evet, cahil, kötü yetiştirilmiş kadın. Komşuna karşı yalancı şahitlik yaptın. Onun itibarını kötüledin ve onunla oynadın. Kendinden utanmalısın!’’ Kadın özür dileyip affedilmeyi diler..  ‘‘O kadar kolay değil.’’ der Peder O’Rourke.  ‘‘Eve gidip eline bir yastık alarak çatıya çıkmanı yastığı bıçakla yardıktan sonra yanıma gelmeni istiyorum.’’ Kadın eve döner, yatağının üstündeki yastığı ve çekmeceden bıçağı alıp yangın merdiveninden çatıya çıkarak yastığı deler. Ardından da kendisine söylendiği gibi bölge papazının yanına gider. Yastığı bıçakla deldin mi? diye sorar peder kadına. ‘‘Evet, Peder.’’der kadın. ‘‘Peki, ne oldu?’’ diye sorar peder. ‘‘Kuş tüyü,’’ der kadın. ‘‘Kuş tüyü,’’ diye tekrarlar Rahip. ‘‘Yastığın içindeki tüyler uçuştu, Peder.’’ ‘‘ Şimdi eve dönmeni ve etrafa savrulan bütün tüyleri toplamanı istiyorum.’’ ‘‘Ama bunu yapamam ki,’’ der kadın. ‘‘Nereye uçtuklarını bile bilmiyorum. Rüzgâr hepsini savurdu.’’ İşte, der Peder O’Rourke, dedikodu budur!

Rahibe James ve peder arasında geçen diyaloglar:

—Rahibe, çocuklarla insan gibi konuştuğumu gördükçe bunda bir art niyet arıyor. Burasının onun yüzünden Karanlık Çağda kalmasına izin vermeyeceğim. Merhamet duygularımı yok etmesine izin vermeyeceğim.Şüphe

—İyiliksever birisiniz.

—Bilemiyorum. Evet, öyleyim.

Bazıları insan sevginizi yok etmek ister, rahibe. Yüreğinizdeki iyiliğin, zayıflık olduğunu söylerler. Buna sakın inanmayın. ‘‘Erdem’’ adı altında iyilikseverliği yok etmek isteyenlerin eski bir taktiği. Sevmenin yanlış bir yanı yoktur.

Donald Miller’ın annesi Bayan Miller ve Rahibe Aloysius arasında geçen bu konuşmada rahibenin yeniliklere ve eğlenceye, kafa dağıtmaya dair hiçbir şeye sıcak bakmadığının ipuçlarını almaktayız:

 

—Aramızda kalsın ama radyo dinliyordum. Kulaklıkla. Ne kadar küçüldüğüne baksanıza. Çocukların birinden el koydum. Şimdi de dinlemeden edemiyorum.

—Müzik sever misiniz?

—Hayır. Haberleri dinliyorum.

 

            Pederin, oğlu Donald ile uygunsuz bir ilişki içinde olabileceği şüphesini anlatan Rahibe Aloysius ve Bayan Miller arasında geçen aşağıdaki diyaloglar, belki de filmin en şok edici, en etkileyici diyaloglarıdır. Zira, olası duruma karşı tepki göstermesi beklenen Bayan Miller tepkinin aksine bir kabullenme sergiler. Çünkü beyazların arasında zencidirler ve oğlunun geleceği bu okuldan sorunsuzca mezun olup iyi bir liseye, ardından da üniversiteye gitmesine bağlıdır. Ve en önemlisi de oğlunun ‘‘doğuştan gelen yapısını’’  bilen anne, bu yapı yüzünden hem arkadaşları tarafından önceki okullarında hem de evde babası tarafından dövülen oğlunun tanrı tarafından verilen bu yapı sebebiyle suçlanamayacağı gerçeğini rahibeye çaresiz bir haykırışla ilan etmektedir:

 

—Cüppeli birine karşı açılan savaşta kazanma şansınız yoktur. O güçlü.

—Ve oğlunuz onun elinde.

—Madem öyle, bırakın öyle kalsın.

—Ne?

—Sadece Hazirana kadar…

—Siz ne dediğinizin farkında mısınız?

—Sizden daha fazla farkındayım.

—Bu adamın oğlunuzla uygunsuz bir ilişkiye teşebbüs

—edeceğine ya da ettiğine inanıyorum.

—Bundan nasıl emin olabilirsiniz ki?

—Siz nasıl bir annesiniz?

—Affedersiniz ama, siz bunu söyleyecek kadar hayatı bilmiyorsunuz.

—Yeterince biliyorum.

—Kuralları biliyor olabilirsiniz ama bu yetmez.

—Kabul edemeyeceğim şeyi bilirim.

—Kabul etmek zorunda olduğunuzu kabul eder ve ona göre davranırsınız.

— Bu adam okulumda.

— Bir yerlerde olmak zorunda.

—Belki de iyi bir şeyler yapıyordur.

—Bu adam çocukların peşinde!

—Bazıları yakalanmak istiyor olabilir!

—Babası onu o yüzden dövdü. Şarap yüzünden değil.

—Ne demek istiyorsunuz?

—Çocuğun yapısından bahsediyorum. Yaptığı bir şeyden değil. Tanrı onu böyle yarattığı için çocuğu suçlayamazsınız.

—Beni eylemler ilgilendirir, Bayan Miller.

— Ama çocuğun yapısı böyle.

—Bunun bir önemi yok.

—O zaman unutun gitsin. İnsanları konuşmaya zorlayan sizsiniz. Oğlumu devlet okulunda öldüreceklerdi. O yüzden sizin okulunuza yazıldı. Babası onu sevmiyor. Sizin okulunuzdaki çocuklar onu sevmiyor. Ona sadece biri iyi davranıyor, o da bu rahip. Bunun bir sebebi var mı? Evet. Herkesin vardır. Sizin de sebepleriniz vardır, ama o adama neden oğluma iyi davrandığını sorguluyor muyum? Hayır. Sebebi umurumda değil. Oğlumun kendisine ilgi gösterecek ve ona destek olacak bir erkeğe ihtiyacı var. Tanrıya şükür ki, bunu yapmak isteyen adam eğitimli ve merhamet sahibi.

—Bu şekilde olmaz.

— Sadece Hazirana kadar…

 

Rahibe Aloysius ve Peder Flynn arasında geçen, rahibenin adama duyduğu şüpheyi gözler önüne sermeyi başaran cümleler:

 

—Bu okulda ne işiniz var?

—İyi bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

—Daha özele inersek, neden rahiplik yapıyorsunuz?

—Bu okul ve kilise sizin yüzünüzden geri kalıyor.

—Neyden?

—İlerici eğitim vermek ve herkesi kucaklayan bir kilise olmaktan!

—Konuyu saptırmayın. Burada konu benim değil sizin davranışlarınız.Şüphe

—Asıl konu temelsiz şüphelerin.

—Haklısınız. Şüphelerim var.

—Bırak şunu. Önemli değil.

—Neyin önemli olduğuna ben karar veririm.

—Neden benden şüpheleniyorsun? Ne yaptım?

 

Aşağıdaki diyalogda suçunu itiraf etmesi için pedere baskı yapan Rahibe Aloysius ve şüphe altındaki Peder Flynn arasında geçen konuşmalar görülmektedir. Bu konuşmalarda dikkati çeken bir husus da kiliselerde erkeğin kadınlara göre idari bakımdan çok daha ön planda oluşudur. Yani rahibenin öfkesinin ve şüphesinin sadece Peder Flynn’a değil, aynı zamanda da erkek egemen kilise yapısına ve birbirini koruduklarını, kayırdıklarını düşündüğü erkek egemen düzene yönelik olduğunu görmekteyiz:

 

—Bu sabah Bayan Miller ile konuşmadan önce son bölge kilisenize telefon ettim.

—Ne söyledi?

—Kim?

—Papaz?

—Papazla konuşmadım, bir rahibeyle konuştum.

—Papazla konuşmalıydın.

—Bir rahibeyle konuştum.

—Bu yaptığın doğru değil. Kilisenin kuralları açıktır. Papaz ile konuşmalıydın.

—Neden? Aranızda anlaştınız mı?

 

      Şüphe olgusunu son derece başarılı bir şekilde ortaya koyan, Rahibe Aloysius ve peder arasında geçen diyaloglar:

 

—Yanlış bir şey yapmadım. O çocuğa değer veriyorum.

—Neden? Ona gülümsediğiniz için mi? Ona sempati duyduğunuz için mi? Onunla birbirinizden farkınız yokmuş gibi konuştuğunuz için mi? Siz bir sahtekârsınız. O çocuk size güven dolu gözlerle baktığında duyduğunuz sıcaklık, erdem duygusu değildi. Birazcık rom herhangi bir ayyaşa aynı duyguyu yaşatabilir.

—Seninle savaşacağım.

—Siz kaybedeceksiniz.

Merhamet duygunuz nerede?

—Sizin ulaşamayacağınız bir yerde.

 

‘‘Rüzgâr’’ metaforunun bu sefer ‘‘kader’’ olgusunu aktarmak için kullanıldığı ve Peder Flynn’ın okuldan ayrılmadan önce verdiği son vaazda söylediği cümleler:

 

—Veda etmeyi sevmem. Ama herkesin ardında, onu hayatta bir yerlere savuran bir rüzgâr vardır. Onu asla görmeyiz. Ona hükmedemeyiz. Amacını bilemeyiz. Sizlerle birlikte uzun süre kalırdım ama o rüzgâr beni başka yere götürüyor.            

          Peder Flynn’ın terfi edip St. Nichols’dan ayrılmasının ardından(Fakat Rahibe Aloysius’un suçlamaları pederi bu terfiyi kabul etmeye itmiştir.) Rahibe Aloysius ve Rahibe James’ın filmin sonunda paylaştıkları diyaloglar:

 

—O zaman Peder Flynn niye gitti? Ona ne söylediniz de gitti?

—Görev yaptığı bir önceki kilisesini arayıp bir rahibe ile konuştuğumu ve geçmiş suiistimallerini öğrendiğimi söyledim.

—Öyleyse şüphelerinizi kanıtladınız.

—Öyle bir görüşme yapmadım.

—Yalan mı söylediniz?

—Evet. Ama bu türden bir geçmişi olmasaydı, yalanım işe yaramazdı. İstifası, itirafı oldu. O, benim düşündüğüm gibi biri. Ve gitti.

—Yalan söylediğinize inanamıyorum.

İnsan bir kötülüğün peşine düştüğünde Tanrı’dan uzaklaşır. Doğal olarak, her şeyin bir bedeli vardır.

—Anlıyorum.

—Rahibe James.

—Sorun nedir, Rahibe?

—Şüphelerim var. Çok büyük şüphelerim var.

 

Bu cümleden sonra Rahibe Aloysius ağlamaya başlar. Film de zaten pederin gitmesine rağmen, şüphelerinden kurtulamayan Rahibe Aloysius’un soğuk bir kış günü bankta oturup ağladığı ve Rahibe James’ın kendisini teselli etmeye çalıştığı bu sahne ile sona erer… Aynı kendi şüpheleri yüzünden ruhu kanayan ve ağlayan günümüz insanın hayat filminin de bir gün yine bu şekilde biteceği gibi…

Yazıya son vermeden önce illa bir şüphe duyacaksak bunun yüreğimizde filizlenmeye başlayan şüphelere duyulan şüphe olması gerektiğini söylüyor ve sizi Nazım Hikmet’in dizeleriyle baş başa bırakıyorum:

 

 ‘‘Şüphedeyim.

    Şüphedeyiz.

    Şüphe.

                     çıplak ayaklı bir gece gibi

                                    ilerliyor içimde’’

     

 

Bir Cevap Yazın