Naçizane

TABİATA İHANET EDİLEN BİR DÜNYADA İYİLİĞİ ARAMAK

6 Mins read
Naçizane

TABİATA İHANET EDİLEN BİR DÜNYADA İYİLİĞİ ARAMAK

6 Mins read




Halıya döktüğünüz ekmek kırıntıları yüzünden mutfağınızın karıncalarla dolduğunu hayal edin. İlk yapacağınız iş yaygarayı koparıp telaşla elinize geçirdiğiniz böcek ilacını karıncalara püskürtmek, ölen bedenlerini süpürüp dışarı atmak olur. Bu basit gibi görünen davranışınızın aslında tabiata bakışınızdaki yamukluğu ortaya koymakta olduğunu bilmezsiniz. Sorduklarında hepimiz doğa sevgilisiyizdir, hepimiz karetta karettaları, pandaları düşünmekten geceleri uyku uyuyamıyoruzdur. Bir şeyi sevmeden düşünmek gerçekte nasıl mümkün olur? Tabiatı bir bütün olarak görüp hakikaten sevmediğimiz müddetçe onu nasıl düşünebilir, anlayabiliriz? Ayrıca neden tabiat bütünündeki yerimizi, onun bir parçası olduğumuzu bilmek ve dünya üzerinde bir kutup ayısıyla  yaşamsal olarak aynı düzlemde olduğumuzu görüp onunla aynı dertleri paylaşmanın doğallığı yerine kendimizi tabiattan soyutlayıp onun efendisi, sahibi diye düşünüp empati kurmanın zorluğunu seçiyoruz? Karınca örneğiyle ilgili gerçek, esasında şudur: Biyolojik olarak aynı alem içinde bulunduğumuz karınca evimizdeki kırıntıları yuvasına taşırken karıncayla biz tabiatın iki parçası olarak bir alışveriş yapmaktayız; o, tabiatın kendisine sunduğu rızkı bizden almaktadır. Ontolojik olaraksa üstün olduğumuz karıncalar tarafından evimizin istila edilmesi, bizim için bir ihsandır. Rabb’in halıya döktüğün ekmek kırıntılarını karıncalara temizletmiş, karıncaların rızkını da senin vasıtanla vermiş olur. Yere farkında olmadan döktüğün kırıntılar karıncaya rızık olduğu için sen farkında olmadan iyilik etmiş olursun. Unutkanlık bir tabiilik halidir. İlahi denge, doğal halinde yaşayan bir canlının savsaklığının bile iyilik oluşturabilmesi üzerine kuruludur.


 

Gayritabii (doğa dışı) durumlarda yaşayan bir insanın ise davranışlarının Allah nazarında göreceği iki kıymet vardır; haram ve günah. Karıncayı öldürmenin haramdan ve günahtan başka ne karşılığı olabilir!

 

İnsan doğal halinden ve ortamından çıktı mı değil iyilik, nötr bir davranış ifa etmesi bile mümkün olmaz. Doğallık çerçevesini aşan toplumların her bireyi günahkârdır. Helak, doğal sınırlarını vahşice yıkan toplumlara tabiatın verdiği bir cezadır, bireyleri her ne kadar (kendilerince) iyi ve güzel olsa bile.

 

Şehir hayatı tabiattan kopmamış bir topluma geldi son peygamber. O’nun son peygamber olmasının sebebi, vefatından birkaç yüzyıl sonra dünyanın bütün toplumlarının doğa dışı, tabiat haini şehir hayatları yaşayacak olmasıdır. Bugün bu dünyaya peygamber gelemez. Bu dünyaya peygamber bile gelmez. Allah bu dünyaya bir peygamber bile göndermez. Dünyanın bugünkü içler acısı haline bakınız! Neden insanlığı fıtratına (özüne, tabiatına) döndürecek bir peygamber gelmez ve artık gelmeyecek? Bütün dünya doğa dışı da ondan! İnsanlık, kendi hammaddesi olan toprağı kirletti de ondan. Dünya artık doğal, tabiata ait bir mekân değil. Tabiata zulmedilen, hayatı tabiatla yaratan Allah’ın özel alanına girilen, Allah’ın mülküne zarar verilen bir cehennem artık dünya. Bu dünya bir peygamberi anlayamaz, zihninde konumlandıramaz. Peygamber, tabiatla eğitir insanlığı. Ebabil kuşlarını, Musa’nın ikiye ayırdığı nehri, Yunus’u karnına alan balığı, Nuh’un gemisindeki milyonlarca çeşit canlıyı misal verir ümmetine. Bir söz vardır; “Balığa ağacı tarif edemezsiniz.” derler, ağaç onun tabiatına dahil olmadığı için. Kuş bizim tabiatımızda yoksa, nehir, balık, ağaç, kedi, köpek, böcek, yılan bizim tabiatımızda yoksa peygamberin bize tabiatın içinden anlattığı hikayeleri nasıl anlayabiliriz? Bu dünya bir peygamberden öğüt almaz. Hani iki peygamber birlikte gönderilmişti o kavme de onlar Allah’ın iki peygamberinin gözüne baka baka ineğe tapmışlardı! Artık bu dünya yola getirilemez, Ahir Zaman (Armagedon) sürecindeyiz hepimiz, kıyamete gün sayıyoruz. Bugün Allah otuz peygamber gönderse bu dünya yine ineğe tapar, öyle nankör ve kafir bir topluluğa dönüştük.

 

Haddi aşan bir topluma peygamberin müjdeleyebileceği yegâne şey, helaktır: “Onlara acı bir azabı müjdele (İnşikak-24)”. Sevindirici müjdeler, nimetler ancak haddine-sınırına sadık, tabii ve ahlaklı bir topluma gelir: “(Onların) üzerlerine cennetin gölgeleri düşmüştür, cennetin meyveleri kolayca alınacak şekilde onlara yakınlaştırılarak hazırlanmıştır (İnsan-14)”. İşte ancak böyle bir toplum Muhammed’e ensar olabilir, Nuh’a Ağrı Dağı olabilir. Nuh’a Ağrı Dağı olmak bir dağ için, Muhammed’e ensar olmak bir insan için en büyük şereftir. Nehirleri kirli akan, çorak bir dağ Nuh’a Ağrı Dağı olamaz, kalbinde pislik ve sevgisizlik akan insan da ensar olamaz. İnsana düşen görev, herkes ne kadar sevgisiz, vahşi, tabiat haini olursa olsun iyiliği yaşatıp kötülükten men etmek, güzel örnek olmaktır: “Sizin aranızda güzelliğe davet eden, iyiliği özendirip kötülüğü kovan bir topluluk daima bulunsun (Al-i İmran-104)”. O topluluk, hiçbir şey olamasa bile İbrahim’e gagasında su taşıyan kuş olur, gökten yağan azap dolu ateş topları kanadına isabet edip canına kıysa bile. Süleyman’ın ordusuna yol veren karınca olur, zulüm orduları onu çiğneyip geçse bile.

 

Suyu kirletmeyip ağacı kesmeyip havaya zehir saçmayıp böceği öldürmediğinizde, haddinizi bildiğinizde; kısacası tabiat sınırlarına saygı gösterdiğinizde her ne yapıyorsanız insanca, pek insanca yapıyorsunuzdur. Olur da halıya ekmek kırıntısı dökerseniz rızkını almaya gelen hayırlı bir topluluğu evinizden kovmayın, onları sakın öldürmeyin. Onlar hep doğal olduğu için şüphesiz onlar Süleyman’ın karıncalarıdır. Fakat siz doğal olmadığınız için Süleyman’ın ümmeti değilsiniz artık! İki doğru savaşmaz, der Hz. Ali. Süleyman’ın karıncalarıyla savaşırsanız mutlaka siz haksızsınızdır ve haddi aşıyorsunuzdur. Haddi aşarsanız karınca bile olamazsınız, haddi aşmayın Süleyman’ın karşısındaki bilge karınca olun. Haddi aşarsanız yılan bile olamazsınız, haddi aşmayın Musa’nın hücceti olup büyücülerin sihirlerini yok eden mübarek yılan olun. Haddi aşarsanız kuş bile olamazsınız, haddi aşmayın Kâbe’yi zalimlerden koruyan kahraman kuşlar gibi olun, ateşler içindeki İbrahim’e destek olan kutlu kuş gibi olun. Bu hadd/sınır/fıtrat/tabiat bilinci insanın ontolojik mevkiini tayin eden en önemli dinamiktir, zira Allah kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarının; yani tabiatla iletişim kurmak üzere verilen duyularını tabiatla güzel ilişki kurmak için kullanmayanların ancak cehennemde azap çekebilecek sefiller olduğunu, bunların ontolojik olarak hayvanlardan daha aşağıda olduğunu söyler (Araf-179). Buradaki “hayvandan aşağı olmak” tabiri kesinlikle bir aşağılama ifadesi değil, yalnızca ontolojik bir tespittir.

 

Kalplerimiz vardı, tabiatın sıkıntılarını kalplerimizle anlamadık; gözlerimiz vardı, ölüp giden masum canlıları gözlerimizle görmedik; kulaklarımız vardı, tabiatın çığlıklarını kulaklarımızla duymadık. Parçası olduğumuz tabiat tablosunun efendisi sandık kendimizi. Tabiata hükmettiğimizi zannederken sefil kölelere dönüştük. Toprağın, ağacın, suyun, kutup ayılarının, ozon tabakasının, kedi-köpeğin bedduasını aldık. Fena iş yaptık, halimiz yaman!

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: