70. Sayı

BİR BAKIŞ İŞTE!..

1 Mins read

Yazar ResmiYazar ResmiHani bakarsın ya bazen semalara, uzaklara…
Ne kimseler bilebilir gördüklerini, ne gözlerin şekil verebilir onlara.
Ama sen görürsün o uzaklara bakarken zihninde dolaşan düşünceleri, hayalleri…

Baktığın uzak diyarlar gibi hayallerinde uzaktır çoğu zaman sana.
Bazen yaklaştığını hissedersin onlara, bazen de imkansızlaşır aklında yer ettikçe.
Ve o bakış belirler çoğu zaman gideceğin yolu, atacağın her adımı…

Hatta kimi zamanlarda o da çaresiz kalır, kafan karışır.
Bakışına engel olmaya başlar göz kapakların.
Ve kapanır bazen hayallerine giden bütün yollar.

Bir bakış işte…
Kimi zaman şair eder aşığı; ak sayfasına bakarken düşündükleriyle, kimi zaman deli eder insanı aynaya bakarken canlanan korkularıyla.

Yunus LEKESİZ

70. SayıNaçizane

Zamanda Eriyen Aşk

1 Mins read

Yokluk ile varlık arasında bir hikaye yaşamımız..Efsanelerin millileştirilmiş aşkların, özdeyişlerin ötesine gizlenmiş yarım varlık türünde  sevgi yontucularının serzenişi.

Hep söylenir durur zaman, bitirilmeye yüz tutmuş günlerin geri dönüşü olmayacak her şeyin çıkar yolu o hep yokken karşımızda belirir diye. Bense ne çağa uygun ne yerleşik bir düzende, konar göçer bir ruhla dolanmaktayım bu şehirde..Kendi yağmurlarımı süzüyorum hüznün imbiğinden içime yağan dışarı ise tebessüm gibi yakıcı sıcağımla doluyorum gönüllere.

Eğer su gibi yolunu buluyorsa hayat bize sunduklarıyla; bir ödül de zamana vermek gerekir.

Geçmiş zaman şarkılarını bize umutla hatırlattığı için.

 

Aşk kadar başına taş düşsün derdi bir arkadaşım. Başta anlam verememiştim söylenilene. Kulak ardı yapmam gereken onca şey varken şimdi diyorum ki niye?

Cağlayanlar oluşturuyor köpük köpük sensizlik. Kimine göre ölüm gibi bir temizlik,  senden ayrılmak. Zamanı seviyordum seninle akıyor diye seni seviyordum zamanı unutturuyor diye.

Oysa iki kişilik bir oyun perdesi değilmiş kapanan, zamanın konvoyunda akıp giden yolun hüzünlü bileşenleriymişiz. Bir ihtiyacı varsa demekten alıkoyun kendinizi. Tedariklidir ayrılmasını bilen, susmak yenilgidir ben de yazıyorum. Aşk kadar yalnızlık düştü başıma,

İki toplayıp bir yazıyorum, yenilgilerden kendimi alamıyorum.

68. Sayı

KORKU

4 Mins read

(O bet sesiyle, kendine pek güvenmeden, yine de içinden gelen dürtüye karşı koyamayıp pes tonlardan mırıldanmaya başlar kahramanımız.)

– Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum

Bilmem bakışların neler söylüyor, cesaretim yok ki soramıyorum

– Niye soramıyormuş?

– Cesareti yokmuş işte.

– Neden?

– Cevabı bilmediği için herhalde. Cevaptan korktuğu için belki.

– Niye ki?

– Ne niye ki?

– Niye korkuyormuş cevaptan?

– Bu böyle gidecek mi?

– Nasıl?

– Sen böyle niye diye sora sora. Onun bir sonu yok, biliyorsun.

– Vereceğin cevaba bağlı bu. Tatmin olursam sormam belki.

– Nasıl bir cevap beklediğine bağlı bu. Seni nasıl tatmin edebilirim ki?

– Bunu sen mi soruyorsun? Dünyanın en tatminsiz insanı mı soruyor bunu?

– O kadar değildir yahu!

– O kadar, o kadar.

– Tatminsizim değil mi? Huysuzum. Meymenetsiz hatta.

– Fazla yüklenme canım kendine.

– Haksızlık mı ediyorum?

– Yok, haksızlık sayılmaz ya yine de kendine fazla yüklenme.

– Belki de bundandır.

– Ne bundandır?

– Cevaptan korkması. Belki o da huysuzdur, meymenetsizdir. Gözlerinin içi gülen de canlıysa, hayat doluysa -ki gözlerinin içi güldüğüne göre gülünce kesin öyledir… Üff, ne bileyim ben. Git kendisine sor arkadaşım, beni ne uğraştırıyorsun!

– Belki de sormuşumdur. İma etmişimdir en azından.

– Kime? Güftekara mı?

– Yok yahu, kendisine.

– Kendisine?

– Evet. Sormadım ama ima ettim. İma ederek sordum ya da. Nasıl dersen işte.

– Eee?

– Ne eee?

– Ne cevap verdi? Anlamadı mı imayı?

– Bilmem. Geveledi bir şeyler. Belki anladı, belki anlamadı. Bazen o denli anlayışı kıt oluyor ki kestiremiyorum.

– Olur öyle arada. İnsanoğlu tuhaftır biraz. Ufukta olan biteni görür de burnunun ucunda cereyan edeni anlamaz. Anlamak istemez belki de.

– Korktuğu için mi?

– Olabilir.

– Sanmıyorum.

– Neden?

– Anlamak istemez demek anlar ama anlamazlıktan gelir demek. Anlasaydı korkacak bir şey kalmazdı zira cevap sorunun içinde gizliydi. Ben ona sorarken aslında sormaya korktuğu şeyin cevabını vermiş oluyordum.

– Tabii bunların hepsi ima ile oluyordu.

– Eh, öyle tabii. Yine de şarkı söylemekten pek farklı olduğu söylenemez bunun.

(Bir sessizlik anı olur. Kim bilir ne kadar sürer. Birkaç saniye mi? Bir dakika mı? Daha fazla sürmez herhalde. Sürse herkes kalkar ve yoluna gider. Hiç olmadı muhabbetin ekseni kayar. O kadar sürmez belli. Seyri ve sırayı bozmadan devam eder çünkü.)

– Belki de korkusu cevaptan değildir. Cevabın sonrasında olacaklardan korkmuş olamaz mı?

– Ne olur cevabın sonrasında?

– Aşk olur, meşk olur, ayrılık olur.

– Ayrılık olmaz. Sorunun –imalı sorunun- içinde cevabı verilmişti zaten sorulmayan sorunun.

– Meşk de olmaz o zaman. Bunlar fazla ürkek insanlar belli. Ürkek insanlar arasında meşk olmaz.

– Emin misin?

– Yok canım, öyle laf olsun diye söylüyorum.

– Belli. İkisi de ürkek mi bunların? Hani biri canlıydı, hayat doluydu?

– Öyle mi demiştik? Öyle demiştik hakikaten. Öyle de. Yine de hayat dolu olmak ürkek olmaya engel değil. Aaa, saçmalıyorum!

– Bence de.

– Sağol.

– Estağfurullah.

– Ne diyorduk?

– Aşk olur diyordun.

– Doğru. Meşk olmaz demiştim. Sen de ayrılık olmaz demiştin. Aşk olur öyleyse.

– Açar koynuna kuş dolur o zaman.

– Dolur mu?

– Hı hı, dolur.

– Sen öyle diyorsan…

– Cıvıtmayalım diyorsun yani?

– Yok, öyle de değil de…

– Muhabbet dağılmasın…

– Yani…

– Emredersiniz komutanım. Üçüncü tugay, beşinci bölük, yedinci manga emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım. Böyle mi denir?

– Ne bileyim ben, askerlik mi yaptım!

– Yapmadın değil mi?

– Yok, henüz değil. Kaçıyoruz bakalım, kaçabildiğimiz yere kadar.

– Hadi bakalım… Aşk olur diyordun en son.

– Evet, aşk olabilir. Sorulmayan sorunun cevabını imalı sorunun içinde bulduysa aşk olabilir. Ondan korkmuştur belki.

– Aşk korkulacak bir şey mi?

– Ona sormak lazım. Korkutmuşlardır belki vaktiyle.

– Öcüler mi?

– Olabilir. Masallar ninniler söylemişlerdir belki sevda üstüne, ama aldatılmıştır, ondan korkmuştur belki de.

– Öyle mi peki?

– Galiba. Aldatılmış olan çok fazla insan var, o masalların ninnilerin doğru olmadığını gören.

– Kıvırıyorsun bence.

– Öyle mi diyorsun.

– Öyle. Bir şarkıdan başka bir şarkıya atlıyorsun cevaptan kaçmak için.

– Bunu sen başlattın, dikkatini çekerim. Hem de olmadık biçimde. Ne demiştin? Dur bulacağım.

– Dolur.

– Hah, dolur.

– Ya neyse. Sen ne diyorsun şimdi açık konuş.

– Ben şunu diyorum, özetle. Aşk pek de istediği bir şey değildir, korkusu ondandır belki de.

– Aşktan niye korkar peki?

– Çok yorucu olduğu için olabilir mi? Çok fazla heyecan, çok fazla korku, çok fazla mutluluk, çok fazla mutsuzluk, çok fazla kırgınlık, çok fazla sevinç, çok fazla emek, çok fazla kıskançlık, çok fazla… Her şeyden çok fazla fakat çok az huzur. Bu kadar çok fazlanın arasında çok az huzuru değmez buluyordur herhalde.

– Öyle mi gerçekten?

– Öyle galiba.

(Bir sessizlik anı olur yine. Öncekinden biraz uzun sürer galiba. Kahramanımız meyanı okumaya başlar.)

İçi…

(O kadar tizden girer ki ikinci heceden sonrasını getiremez. Sesi incelir, çatallaşır ve kesilir. Gülüşür ve yeniden susarlar.)

– Karşılıksız aşk karşılıklı olandan daha mı iyi peki?

– Bilmem. Nereden çıktı bu?

– Belli ki aşık bizimki. Şiirler, şarkılar… Yine de aşkını karşılıksız yaşamayı tercih ediyor da karşılık almaktan korkuyor.

– Sahi ya, bunu söylemiş oldum değil mi?

– Biraz.

– O kadar değildir herhalde. Bilmiyorum. Hiç düşünmedim üzerine. Zaten niye durup dururken şarkıyı bu biçimde okuduk onu da anlamış değilim.

– Herkes her şeyi böyle okur da ondan.

– Nasıl?

– Kendine göre. Kendi penceresinden. Nasıl bakıyorsa öyle görür. Ne düşünüyorsa ona göre okur.

(Bu sözler biraz ağır gelir galiba, ikisi de susar. Daha uzun, çok daha uzun bir sessizliğin ardından kahramanımız son sözü söyler.)

Beni öylesine aldın ki benden, kendimi arayıp bulamıyorum.

67. SayıNaçizane

Hiçbir zaman eskisi gibi olmaz

1 Mins read

         

           oc5Mvr.48k.v3

          ‘’Gitmem lazım’’ dedi adama dönüp. Adam son zamanlarda çokça duyduğundan olsa gerek şaşırmadı…

          Kadınların hep gitmek zorunda olduklarını düşündü. Hep gidecek bir yerleri vardı. Sonra gidecek bir yeri olmadığını düşündü. Çok fazla düşündüğünü fark etti, sigara yaktı…

          Yine aynı tren garındaydılar. Tren garları artık ona pek yabancı gelmiyordu. Sanki bir gün gitse buralardan, onu yalnız bu tren garı özleyecekmiş gibi hissediyordu. Çok sonraları yandığını öğrenince, -ayrılıkları hatırlattığı için- , sevinecekti içten içe.

          Sizin de tahmin edeceğiniz gibi kadın yine gidiyor, adam O’na görkemli vedalar düzenlemiyor, ikisi de susuyordu. Bu susma anında adam mutlu günleri hatırlayıp, mutlu olmanın imkansızlığını ve kolay kaybedilir olduğunu düşündü. Hep böyle olurdu, olmuştu. Mutlu olmak için çok fazla faktörün bir araya gelmesi gerekirdi, mutsuz olmak için ise tek bir şey yeterdi…

          Çok soğuk ve çok kısa bir gündü, çok soğuk ve çok uzun bir gece olacaktı. Adam yine ikilemde kalmıştı. Ya gitmesine ses çıkarmayacak ya da itiraz edecekti. Bu tür kararsızlıkları ufak kumar oyunlarıyla çözerdi, yine öyle yapacaktı. Kadına dönüp ‘’zar atmayı deneyelim’’ dedi. ‘’Küçük atarsan kalırsın’’.  Kadına bu teklif adamın son isteğiymiş gibi geldi, acımayla karışık bir duyguyla ama kendine güvenen bir ses tonuyla ‘’kabul’’ dedi kadın.

          Adam cebinden iki zar çıkardı. Kadına zarlardan birini verdi. Kadın avucunun içinde bir iki salladı ve fırlattı. Zarın gökyüzüne bakan yüzünde beş nokta vardı. Bu, adamın şansını iyice azaltmıştı. Adam, gülüyordu; ki böyle olmaması gerekirdi…

          Zar sırası adamdaydı. Adam zarı fırlattı. Zar bulundukları noktadan daha uzağa gitti. Kadın yerinden kalktı, zarın arkasından koştu, telaşlı bir ses tonuyla ‘’üç geldi yine kaybettin’’ dedi.

          Adam ‘’yine’’ dedi, her yüzeyinde altı nokta bulunan hileli zarı yerden aldı, cebine koydu, ‘’belki de gerçekten gitmesi gerekiyordur’’ diye düşündü. Gitti…

 


65.SayıŞairane

Gönül Hırsızı

2 Mins read

İlk ben gördüm… 
Sekiz renkli ebemkuşağını. 
Kimsecikler görmeden de 
Hırsızlamak en doğal hakkımdı. 
En çömezinden… 
En kendini bilenine kadar… 
Bütün ressamlar, 
Renkleri renklerle tokuştura dursun. 
Eritsinler fırçaları zamanın tualinde. 
Ama haberleri olsun, 
Sekizinci renk benim paletimde. 

Nasıllığını söyleyemem, 
Vedûd ile benim aramda sır. 
Ama bunca günahıma rağmen, 
Hem de yeni bir günah için… 
Cennete giren de ilk benim. 
Gerçekten de melekler, 
Melekler kadar safmış ki 
Süzüldüm de kanatlarının arasından… 
Firdevsin en güzel gülünü yoldum. 

Hırsızdım, 
Tamahkâr değildim ama. 
Aldım sadece beşincisini. 
Kışı kardelenlere bıraktım. 
Tomurcuklaraysa baharı… 
Yazı bıraktım çocuklara. 
Alın terlerine de sonbaharı… 
Ama kimse başka mevsim aramasın. 
Çaldığım o anda doldurdum gözlerime… 
Beşinci mevsim benim gözlerimde 

En ihtişamlı Kehkeşan’da, 
Asırlardır dolaşan… 
Bir usanmaz seyyahtı hırsızlığım. 
Bütün yıldızları, 
Ruhumun mihengine vurdum. 
Yüreğimin eleğinden geçirdim de tek, tek… 
En ışıl yıldızı koynuma koydum. 

Komiktir insanoğlu. 
En tükenir kalemlerin adını, 
Tükenmez kalem koymuştur. 
Ama hak vermiyor da değilim, 
Daha piyasaya sürülmeden… 
Bitmez kalemlerin hepsini… 
Çalmasaydım ben, 
Formülünü de yutmasaydım, 
Hem ölmemiş olsaydı mucidi kahrından, 
Şimdi herkesin… 
Bir bitmez kalemi olacaktı. 
Ama kimsenin aklına gelmedi, 
Bitmez kalemler benim elimdeydi. 

Dillerini çaldığım çağlardan beri, 
Kuşlar hep böyle tekdüze öter. 
Hep aynı nakaratta şakır. 
Hem insafa gelip de 
Harfleri çalarken… 
Birkaç harf bırakmasaydım, 
Tarih bile başlamayacaktı. 
Başı en mağrur medeniyetlerden, 
Yitik kavimlere kadar hepsinin, 
Evet hepsinin… 
Kopya ettim bütün imlerini. 
Kimsecikler sırrımı sezemedi, 
Ezelden harfler benim dilimdeydi. 

En babayiğit şairlerin bile, 
Sevdası uğruna 
İğne ipliğe döndüğü, 
İlham ülkesinin, 
O en nazlı ilham perisinin 
Kalbini de ben çaldım. 
Şairlerin boşunaydı yalvarmaları… 
Serenadları nafileydi. 
İlham perisi hep döşeğimdeydi. 

Hırsızdım… 
Arsızdım… 
En safını ve de en sıcağını sevginin, 
Neredeyse çalacaktım 
Ki annelere kıyamadım. 
Çalamadım. 
Ama annemin sevgisiyle… 
Mayaladım da sevgimi, 
En saf sevgiyi yüreğime koydum. 

Sekizinci renk benim paletimde… 
Firdevsin en güzel gülünü yoldum. 
Beşinci mevsim benim gözlerimde… 
En ışıl yıldızı koynuma koydum. 

Bitmez kalemler benim elimdeydi. 
Ezelden harfler benim dilimdeydi. 
İlham perisi hep döşeğimdeydi.. 
En saf sevgiyi yüreğime koydum. 

Hırsızdım… 
Arsızdım… 
Hepsini, 
Hem de hepsini… 
Ben çaldım. 
Tamahkâr değildim… 
Hırsızlığı da bilmezdim… 
Ama ihtiyacım vardı. 

Sandım ki; 
Bütün bu topladıklarımla, 
Onu bir kerecik anlatırım. 
Sandım ki; 
Bütün bu çaldıklarımla, 
Ona bir şiircik yazarım. 

Ama aldandım; 
Çaldıklarım kifayetsiz… 
Hırsızlığım nafileymiş. 
Lâl-im-i bozamadım… 
Gülüme, gönlümce bir şiir yazamadım. 

21.02.2010

SADİ ATAY

65.SayıŞairane

SÖZÜ BİR YAKALAYABİLSEM

1 Mins read

Ah Sevgili…aklımın ermediği
yürürken birtürlü öğrenemediği
bu mısraları adımlarken bile
yere düşüp canı acıyan çocuklar gibi
şaşkınım…
halbuki ; avuçlarımın içine seni doldurmuştum
o an sıkamadım
o an tutamadım
âh ile vâh arasında başladı kalp atışmalarım
titrek bir suskunluğun içinde söylemeliydim
sessiz çığlıklarım yırttı dudaklarımı
nefesimi aradım
söylenmesi gerekeni bulamadım
nidâlarıma ,işte böyle kızgınım…
dilimin görkemi bile alt üst oldu telaşımdan
n’olur sen ayır kelimeleri
kırkikindilerde yıkanmış kirpiğimden,kaşımdan…

hayallerim çekilmeden başımdan
yeniden dirilmek diyorum
toprağa düşen tohum gibi dirilmek…
irkilmek diyorum derinden
yalnızlığımdan sıçrarken
aynalara sulara çarpmak …
ah sevgili…
sözü bir yakalayabilseydim uğraştırmazdım seni
anlardın
şu anlar sessiz tadlardayım
durup durup iç çekmelerdeyim
karar veremiyorum
ben kekeledim
havada seslerim erimeden
acziyetimin âkıbetine
seni kopçaladım
lûgâtımın iki yakasını buluştur
uğraştırma beni
korkmasın bende tomurcuk tomurcuk
büyüyen korku
haydi başla ve
özlemdeki vuruştur bu,
oku…
N.MİRDOĞAN

63. Sayı

ELLERİN SOPHIE, ELLERİN

1 Mins read
ellerin Sophie, ellerin

uzanmasına uzanırım da

içi yanan bir kor gibi

ellerin Sophie, ellerin

ilk tanıştığımız gün gibi aklımda

sustuklarımızın kendini ele verip

ilk çarpıntımızın belirdiği an gibi…

 

ellerin Sophie, ellerin

yasak bir aşkın başlangıcı

asırlık bir ağacın altında..

konuşamadığım tüm dillerde

adını aşkla haykırmak 

tok bir sesle…

ellerin Sophie, ellerin

şiirlerimin tutunması gibi

kulağa hoş gelen bir ezgiye

 

ellerin Sophie, ellerin

şairliğimi bilmemen gibi

bilmemen gibi şiirlerimi

ellerin Sophie, ellerin

ılık bir yaz meltemi

 

bir şair gibi kurulup mısra başına

uzaktan sevmeliyim seni

yasaksın

ağzımdan çıkaramadığım adın gibi

ve sen bilmeyeceksin

saat yalnızlığımızı vurana dek

bilmeyeceksin Sophie

anlamayacaksın seni sevdiğimi…

 

bir gün öğrenecek herkes

gözlerini açtığında dünyayı öğrendiği gibi

ana dili gibi Sophie, ana dili gibi

bilecekler ikimizi

 

geç başlayacağız yaşamaya

karlar altında kalmış bir çiçek

yahut Sophie, yahut

gözlerim gözlerine vakitsiz değecek…

 

yüzümüz kızaracak belki

yangınlar kavururken

bakmazsızın etrafa

tutuşacak ellerimiz

dilimizde 

beraberliğimize dair ilk şiirimiz…

 

ellerin Sophie, ellerin

beni arayacak her saniye

aşkla bağlanmış bi kere

gözlerimiz, dudaklarımız, kalbimiz…