Etiket arşivi: cinayet

UĞURLAMA

Birazdan bu kapının ardında duracaksın. Anahtarını arayacak, bulunca deliğe yerleştirip iki defa sağa çevireceksin. Kapının yaptığı baskıyla sıkışan dili kurtarmak için kapıyı biraz kendine çekip açacaksın. İçeri girecek, çantanı yere bırakıp çizmelerini çıkardıktan sonra montunu portmantoya asıp salona geçeceksin. Ayaklarını pufa uzatıp televizyonun kumandasına sarılacaksın. Çok çalıştın bugün, biraz dinlenmeyi hak ettin. Hiç korkun olmasın, rahatın kaçmayacak. Bir daha asla olmayacak böyle bir şey. Yakında, çok yakında bedi istirahatına başlayacaksın. Seni o özene bezene seçtiğin, hangisini hangisiyle giyeceğini –senin tabirinle kombinleyeceğini- günler öncesinden belirlediğin kıyafetlerin içinde uğurlayacağım.

Evinin içini dışından ayıran, içeri buyur ettiklerinin haricinde kimsenin yaşamına göz atmasına izin vermeyen, o kalın, fuşya perdelerinin büyük yardımı olacak bana. Seçerken ne kadar zevkli olduğundan ve mahremiyetini kuvvetlendirmekten başka bir şey geçmiş miydi acaba aklından? Eminim geçmemişti. Kendinden başka hiçbir şey geçmedi hiçbir zaman aklından değil mi? Yine de tamamen boşa gitmedi emeklerin. Yalnızca benim işimi kolaylaştırmayacaklar; senin işine de yarayacak o perdeler bu akşam. Arkandan çıt çıkarmadan yaklaşırken sana, camlara yansımam vurmayacak. Beni görmeyeceksin. Korkmayacaksın. Sana zarar vermek istediğimi sanmayacaksın. Sana zarar vermemem için yalvarmak zorunda kalmayacaksın. Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. Ani, korkusuz ve olabildiğince acısız bir ölüm olacak seninki. Bu kadarını olsun yapabilirim sanıyorum, bu kadar iltimas geçebilirim sana.

Aslında çok daha fazlasını hak ettin Gülcan. Sana sunacağımdan ölüm bir lütuf esasen. Bana yaptıklarından (ah, hayır, sadece sen değil, tanıdığım herkesin bana yaptıklarından) sonra acı çekmeden ruhunu teslim etmek… Diğerleri senin kadar kolay kurtulamayacaklar. Sevinmelisin kendi adına. Belki ilk defa seni sevdiğim için mutlu olmalısın. Bir eziğin, kaybedenin seni sevmesinden mutluluk duyacağını hiç düşünmemiştin değil mi? Hoş bir eziğin canına kastedeceğini de düşünmemişsindir. Bu anı aşkına karşılık vermediğin bir ruh hastasının eseri zannedeceksin başına gelecekleri bilsen. Bilsen, benden uzak durmakta ne kadar haklı olduğunu söyleyeceksin kendine. Ne kadar da yanılacaksın. Beni hor gördüğünü, aşağıladığını, muhatabın olarak dahi görmediğini unutacaksın. Suskunluğumu pısırıklığa, nezaketimi ezikliğe, şaşkınlığımı korkaklığa, düşünceliliğimi aptallığa yorduğunu hatırına getirmeyeceksin. Kendime güven duymamamın yetiştiğim çevreden kaynaklandığını hiç göz önüne almadığını; beni cesaretlendirmek için (sana duyduğum sevgi için demiyorum, hayır, bir insan olduğum için, seninle iletişim halinde olan bir insan olduğum için) hiç çaba harcamadığını aklından geçirmeyeceksin. “Bütün bunlar benim suçum mu?” diyeceksin. “Ben bunlarla uğraşmak zorunda mıyım?” diyeceksin. Haklısın, benim bu halde olmam senin suçun değil, benimle uğraşmak da senin işin değil. Lakin güzelim, bu vaziyetin sorumlusu ben de değilim. Sense öyleymişim gibi davrandığını göz ardı edeceksin. Bana acımayla bile değil –o kadarına bile layık görmedin beni, ki acıma bir liyakat nişanı değildir bilirsin- tiksintiyle baktığını hafızandan silmiş olacaksın. Başına gelecekleri bilsen tüm bunları bir kenara koyacak ve kendini bir psikopatın insafına kalmış zannedeceksin. Üzgünüm Gülcan, yanılacaksın. Bense sana yalnızca korkudan değil yanılgıdan da azade bir ölüm sunacağım. Diğerlerinin böyle bir şansı da olmayacak. Güle güle Gülcan. Allah taksiratını affetsin.

KIYIDA

–          Kese kağıdı mı o?

İçinde bulunduğum mekana, çevremde yaşayan insan ve hayvanlara, üzerinde varlığımızı devam ettirdiğimiz dünyaya, hatta tüm evrene kendi çapımda bir karşı-duruş eylemi olarak kafama geçirdiğim kese kağıdına bakarak sordu bu soruyu. Sesindeki muzır tınıyı fark etmemek mümkün değildi.

–          Evet canım. Ne var, bir hareketlenme mi oldu sende?

Homofobik bir arkadaşa sahip olmanın en güzel yanlarından biridir herhalde size yapılan cinsel içerikli esprileri uygun bir biçimde kendisine yansıtarak susmasını sağlayabilmek. Bu maili bilmem kaç kişiye gönderirsen şu olur göndermezsen o olur türünden yönlendirilmiş elektronik postalardaki gibi yüzde yüz çalışıyordu bu yöntem.

–          Yine ne oldu?

–          Bir şey olduğu yok. Arada bir geliyor böyle, biliyorsun.

Hakikaten arada bir geliyordu bana böyle. Durup dururken ademoğlunun ne denli tiksindirici bir varlık olduğunu hatırlıyor ve kendimi etrafımda olup bitenlerden soyutlamak istiyordum. Bu isteği resim yapmak, herhangi bir enstrüman çalmak, hatta tek başıma çıkıp dolaşmak gibi daha makul yollarla tatmin edemediğim için bu türden abuk –bana öyle gelmiyor gerçi- tepkiler veriyordum. Daha önce bir paket sigaranın tütünlerini bir tepside toplayıp türlü biçimler verdiğime, bununla yetinmeyip yakıp aniden belirip kaybolan parıl parıl parlayan yalazları ve çıkan dumanı izlediğime, bir litrelik şeffaf sıvı sabun bidonunu aşağı yukarı çevirip içindeki yoğun sıvının bir uçtan öbür uca hareketini takip ettiğime, bilmem hangi oyunun keygen müziğini saatlerce dinlediğime tanık olan ve her defasında tetikleyicilerin bulunduğundan haberdar olan Beril de haklı olarak beni şu anki ruh halime iten sebebi soruyordu.

–          Öyle olsun. Nasılsa çıkar kokusu yakında.

Kokusu çıkıyordu gerçekten. Çenesi durmayan biri olmam münasebetiyle er ya da geç söylenmeye başlıyordum. Hal böyle olunca Beril’in üstelemesine gerek yoktu, bunu biliyordu. Bu kız bana dair ne çok şey biliyordu! Yollarımız ayrı düştüğünden beri çok sık haberleşmiyor olsak da vaktiyle onun gibi bir dosta sahip olduğum için çok şanslı hissediyordum kendimi. Keşke şimdi yanımda olsa, şu kirli sakallı meymenetsiz herifin yerine o oturuyor olsa karşımdaki sandalyede. Kafamda kese kağıdı olsa yine bu şeffaf poşet yerine. Sorularına cevap vermeye çalışsam ağzı bantlanmış poşetin içinde kalan son oksijeni idareli kullanarak zaman kazanmaya çalışmak yerine. Keşke şimdi hayata küsmüş olsam hayata bir yerlerden tutunmaya çalışırken katilimin yüzüne bakmak yerine.

TECAVÜZLER, CİNAYETLER, BİRAZ DA SİYASET

Merhabalar sevgili okurlar,

Bu yazıya mektup havasında başlamak istedim zira söyleyeceklerim var. Derslerden başımı kaldırmamam gereken bir dönemde belki baharın da verdiği rehavetle hiçbir şey yapamadığım bir zaman diliminde kaleme alıyorum bu yazıyı. Hal böyle olunca yazarken atladıklarım, yorumlarken saçmaladıklarım olursa affınıza sığınıyorum. Elbette yazıyı hazırlayıp öylece bırakmayacağım fakat düzeltmeler yapacak olsam da yayınlamadan önce yazının ruhuna sinen o havayı dağıtamam herhalde.

Bu açıklamanın ardından bu ayın meselelerine gelelim.

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesini hazırlarken Amerika Birleşik Devletleri’nde Temsilciler Meclisi Ermeni soykırımı iddialarına dair yasa tasarısını oyluyordu. Bunu o yazımızda yazmış fakat sonuçlar için bu sayıdaki yazıyı işaret etmiştik. Sözümüzü tutuyor ve konuya kaldığımız yerden devam ediyoruz. ABD Temsilciler Meclisi tasarıyı 22 ret oyuna karşılık 23 kabul oyuyla onayladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi tasarı onaylanmasının ardından Genel Kurul’da görüşülüp kabul görmedikçe Türkiye açısından değişen net bir şey olmayacak. Bir anlamda sembolik önemi olan bu onaylama yine de Türkiye’nin diplomatik trafiğini hızlandırdı. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan istişare için geri çağrıldı ve başbakanlık yazılı bir açıklama ile onaylamadan üzüntü duyulduğunu ve tasarının kınandığını bildirdi. Tasarının Genel Kurul’da görüşülüp görüşülmeyeceğine dair bir gelişmeyse henüz olmadı. 24 Nisan’da ABD Başkanı Barack Obama’nın yaptığı açıklama ise kimseyi tatmin etmedi. Türk tarafı açıklamada soykırım ifadesi kullanılmasa da metnin ağır bir dili olduğunu söylerken Ermeni diasporasına göre Obama sözünü tutmadı ve Ermeni soykırımı ifadesi yerine Büyük Felaket ifadesini kullanarak yan çizdi.

ABD’de bunlar olurken Temsilciler Meclisi’ndeki oylamadan tam bir hafta sonra 11 Mart’ta İsveç Parlamentosu 1915 olaylarının soykırım olduğuna dair tasarıyı kabul etti. Tasarının kabul edilmesinin ardından ABD örneğinde olduğu gibi Stockholm Büyükelçisi Zergun Korutürk geri çağrıldı. Ayrıca Erdoğan’ın kısa süre zarfında gerçekleşmesi planlanan İsveç gezisi de iptal edildi.

Dışarıda Ermeni tasarılarıyla boğuşuladursun içerde de anayasa tartışması aldı yürüdü iki sayımız arasındaki zaman zarfında. AKP’nin meclise anayasanın birkaç maddesinde değişiklik önerilen bir paket sunacağı konuşulmaya ilk başlandığını andan itibaren mesele gündemi meşgul ediyor. Son söylenecek şeyi en başta söyleyip daha sonra taslağa dair tepkilere geçmek istiyorum. Anayasadan bir maddenin çıkarılmasını, anayasaya üç geçici maddenin eklenmesini ve çeşitli değişiklik önerilerini içeren toplam 23 maddelik anayasa değişiklik talebinin ilk tur oylamalarına 410 milletvekili katıldı ve oylamadan 333 kabul, 73 red, 2 çekimser ve 2 boş oy çıktı. Sizler bu satırları okurken ikinci tur görüşmeler devam ediyor yahut sonuçlanmış olacak. İkinci tur oylamadaki sonuca bağlı olarak anayasa taslağı bütün halinde halkoyuna sunulabilir.

Gelelim siyasi partilerimizin anayasa taslağına tepkilerine. Taslak her ne kadar Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanmış olsa da değişiklik taleplerinin AKP’ye ait olduğu ortada. Hal böyle olunca parti, memurlara toplu sözleşme hakkından siyasi parti kapatmaya, askeri ve sivil yargı reformundan bilgi edinme hakkına kadar geniş bir yelpazede değişiklikler içeren değişiklik taslağının tam destekçisi. CHP her zamanki omurilikten tepki verme alışkanlığıyla daha taslağın içeriği belli olmadan hiçbir görüşmeye açık olmadığını ifade etti. Nitekim tasarı mecliste görüşülürken tartışmalara katılan CHP’li milletvekilleri oylamada yerlerini almadılar. MHP oylamalarda iki fire vererek tasarıya ret oyu verdi. BDP beklendiği gibi belli şartlar altında tasarıyı görüşebileceğini açıkladı ve beklendiği gibi (en azından benim beklediğim gibi) bu şartlara gülünüp geçildi. BDP de CHP gibi görüşmelere katılırken oylamaya katılmadı.

Efendim, hayli can sıkıcı üç haber vermeden önce bir meseleye daha değinmek istiyorum. 11 Nisan Pazar günü 1 milyon 500 binin üzerinde öğrenci Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girdi. Puanı hesaplanan 1 milyon 473 bin 337 adaydan 14 bine yakının sıfır çekmesi sınav sonuçlarının belki de en dikkat çekici yanıydı. Sınav sonuçlarına göre 1 milyon 233 bin 580 aday ikinci aşama sınavı olan Lisans Yerleştirme Sınavı’na (LYS) girmeye hak kazandı.

Gelelim pek can sıkıcı üç haberimize. Bu köşeyi takip edenler böyle haberleri verirken ne kadar zorlandığımı biliyorlardır. Zaman zaman kendimi ifade edecek kelimeleri bulmakta o denli zorluk çekiyorum ki klavyenin başına geçtiğim için lanet ettiğim oluyor. Hatta olabildiğince kısaca yazıp bir an evvel bu kabustan uyanmak istediğim oluyor. Yine de yerine getirilmesi gereken görevlerimiz var ve iyi kötü vermek zorundayım bu haberleri sizlere.

Siirt’te iki öğrenci kız kardeşin başına gelenler ve halkın olaylara tepkisi geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan konularındandı. İki kız öğrencinin tecavüze uğradıklarına dair savcılığa şikayette bulunmasıyla başlatılan soruşturmada okulun müdür yardımcısından sınıf arkadaşlarına, tanınmış esnaftan asker ve polislere kadar yaklaşık yüz kişinin kız kardeşler dahil yedi kişiye iki yıl boyunca tecavüz ettiği ortaya çıktı. 10 Nisan günü yargıya intikal eden olayda gözaltına alınan 25 kişiden 16’sı tutuklandı fakat on gün boyunca Siirt’ten dışarıya konuyla ilgili tek kelime çıkmadı. İki yıl boyunca bütün çevre halkın bildiği bu tecavüz olayları örtbas edildiği gibi yargı süreci de hem gizli soruşturma bahanesiyle hem de vatandaşların konunun üstünü kapatmaya çalışmasıyla gizlendi. Hürriyet gazetesinden Gülden Aydın’ın ülke gündemine taşıdığı olayın Siirt’in adı kötüye çıkmasın diye saklanmaya çalışıldı. Onca insanın yedi kıza tecavüz etmesini namussuzluktan saymayan hatta tecavüz için kendilerinde hak görenler illerinin adının çıkmasını namus meselesi haline getirip gıklarını çıkarmadılar.

Bu olayın yankıları İzmir’deki cinayet vakalarının çığlığına karışmış devam ederken bu defa Pervari’den yine bir tecavüz olayının sesi yükseldi. Geçtiğimiz yıl sekiz ilköğretim öğrencisi iki ve üç yaşlarındaki iki çocuğa/bebeğe topluca tecavüz edip birini öldürdü birini de öldü sanarak bıraktı. Çıplak fotoğrafını çekerek tehdit ettikleri bir kız öğrencinin kuzenleri olan iki yaşındaki erkek çocuğu öldü zannederek dere kenarında bırakan sekiz kişi üç yaşındaki kız çocuğunu boğulduğundan emin olduktan sonra derenin üst kısmındaki havuz kenarında bıraktı. Çocukların ailelerinin kayıp ihbarında bulunmasının ardından başlayan soruşturmada çocukları sekiz kişiye götürenin kuzenleri olduğu ortaya çıkınca olay aydınlandı. Gelin görün ki bir yıl önce olan bu olaylar neticesinde sekiz öğrenci de ceza almazken meselenin aileler arasında karşılıklı anlaşmayla sonlandırıldığı ortaya çıktı. Tam bu noktada Pervari belediye başkanı İsmail Bilen’in açıklaması ve sonrasında ettiği özür meselenin başka vahim bir tarafını teşkil etti. Bilen, Pervari’nin küçük bir ilçe olduğunu, herkesin birbirini tanıdığını ve meselenin aileler arasında anlaşılarak kapatıldığını söyledi. Sonrasında yanlış anlaşıldığını söylediği ve özür dilediği açıklamasındaysa –bana göre- özrü kabahatinden beterdi. Zira Bilen, kapatmak kelimesinin yörede unutmak kelimesine karşılık geldiğini, eski bir olay olduğu için meseleyi unuttuk demek istediğini ve Pervari’de devlet yokmuş izlenimi vermek istemediğini söyledi. Acı olanın tecavüz ve cinayet olduğunu değil de devletin yok sayıldığının zannedilmesi olduğu kanaatindeki insanlara diyecek söz bulamadığım için meseleyi burada noktalamak istiyorum müsaadenizle.

Üzücü haberlerin sonuncusu ise İzmir’den. İzmir üç gece üst üste işlenen üç cinayetle sarsıldı geçtiğimiz günlerde. İlk önce 24 Nisan Cumartesi gecesi bankacı Esra Yaşar Balçova’da, ertesi gece yine Balçova’da ve önceki cinayetin işlendiği caddenin hemen yan sokağında İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencisi Ayşe Selen Ayla ve 26 Nisan Pazartesi’yi 27 Nisan Salı’ya bağlayan gecenin sabahında Konak’ta travesti Mustafa Has başlarına ateş edilerek öldürüldüler. İzmir’de hem korku hem de öfkeye neden olan cinayetlerin katil zanlısı 28 Nisan Çarşamba sabahı Bodrum’da yakalandı. (Defalarca ara vererek yazmama rağmen bu üç meselenin kaleme alınış aşaması beni hayli yıprattı, bu nedenle tüm okurlardan özür dileyerek burada susuyorum.)

Son bir not olarak ulusal basının yayın ahlakı konusundaki yüzsüzlüğünün ve düşüncesizliğinin bu üç olayda da çeşitli şekillerde ve defalarca tekrarlandığını ve buna son verecek hamlelerin yapılmasının zamanının gelip geçtiğini söylemek istiyorum.

Bir sonraki Gündem Takibi köşesinde iyi haberler okumanız dileğiyle…