Etiket arşivi: FARKLILIK

BENİ KATEGORİZE ETME

Aylar sonra ilk kez Gündem Takibi köşesinin dışında bir yazı hazırlıyorum dergiye. Paslanmış olma korkusunu içimde taşımakla birlikte Gündem Takibi’ni muhterem dostum Ensari Eroğlu’ya paslamış olmanın rahatlığına sığınarak dilim döndüğünce bir şeyler karalamaya çalışacağım.

Geçenlerde birbirimizden –tamamen kişisel sebeplerle- hazzetmediğimizi ortaya koymaktan çekinmediğimiz ama zorunluluk dolayısıyla sık sık karşılaştığımız birinden bir mesaj aldım. Mesajın tamamını buraya aktarmam doğru olmaz ama ana hatlarını vermeye çalışacağım. Fakat bundan önce bu mesajın gelmesine neden olan olayı anlatmam gerekiyor.

Bir önceki akşam söz konusu kişinin de mevcut bulunduğu üç dört kişilik bir grup halinde neo-liberal politikaların sosyal etkilerini konuşuyorduk. Tartışmanın temelini oluşturan makalelerden biri çoğunluğu Cezayir’den olmak üzere Kuzey Afrika kökenli müslüman Fransızların eylemlerinin bu neo-liberal politikaların sonucu olduğuna gönderme yaptığı için örneğimiz Fransa’ydı. Arada laf devletin Fransa’daki müslümanlara tavrına da geldi. Bir arkadaş “Fransa’da başka milletlerden insanlar olduğu kabul edilmiyor, herkesten Fransız vatandaşı olarak bahsediliyor.” deyince ben de “Ne kadar bize benziyor değil mi?” diye soruyla karışık bir tepki verdim.

İşin içine memleket siyaseti girince haliyle Fransa’yı falan unutup bu topraklara döndük. Bizim Cezayirlilerimizden, sosyo-ekonomik durumlarının sonuçlarının etnik kimliklerine yapışmasından, devletin onlara karşı tutumlarından konuştuk biraz. Ben, kentsel dönüşüm projesi kapsamında Kadifekale’de yaşananları konu alan bir araştırma projesinde çalışan ev arkadaşım sayesinde öğrendiğim bazı örnekler vermek istedim o esnada. Kadifekale’deki evlerine karşılık Limontepe ve Uzundere’deki konutlara taşınmayı kabul edenlerin bir kısmı yeni yerleşim yerlerine gitmişken bir kısmı (bilhassa Uzundere’ye gidecek olanlar) gidecekeleri yerdeki yol, okul vb. altyapı sıkıntıları dolayısıyla görüşmelerin yapıldığı sırada –Eylül 2010’da görüşmeler devam ediyordu- Kadifekale’de ikamet etmeye devam ediyorlardı. Halen Kadifekale’de olanlardan biri, dinlediğim ses kaydında okulun ve sağlık ocağının memurların güvenliğinin sağlanamaması dolayısıyla kapatılmasından şikayetçi oluyor bir yandan da karakolun halen açık olmasından duyduğu hayreti dile getiriyordu. “Ya polis bu devletin memuru değil ya da biz bu devletin vatandaşı değiliz.” diyordu. Ben bunları söyledikten sonra muhabbetin dallanıp budaklandığını fark edip eski konumuza döndük. Ertesi sabah ben sözünü ettiğim o mesajı aldım.

Daha önce söylediğim gibi mesajı buraya olduğu gibi aktarmam doğru olmaz ama ana hatlarını söylemek istiyorum. Arkadaşımız ülkesinden benim kadar nefret eden biriyle aynı ortamda bulunmaktan duyduğu rahatsızlığı belirtmiş; benim Atatürk’e düşmanlığımın, askere ve kadına duyduğum nefretin de cemaatçiliğimin de kimseyi ilgilendirmediğini eklemiş mesajına. Orada kalmamış, ailesinin kimsenin hakkını yemeyen ayrım yapmayan bir aile olduğunu söylemiş, yüksek bir puanla açıkta kaldığını çünkü kontenjanların türbanlı kızlar için açıkta bırakıldığını ve benim türbanlı, taze, akıllı genç kız arkadaşlarımızla kendisiyle dalga geçeceğimizi iddia etmiş.

Şimdi bu mesajı neresinden tutsam elimde kalır zira ordudan nefret etmem haricinde benimle uzaktan yakından ilişkisi olan tek şey vaktiyle birkaç cemaatin içinde bulunmuş olmam. Mustafa Kemal’den nefret etmem söz konusu değil zira kendisi tarihteki yerini almıştır ve ne sevgi ya da nefretime konu olabilir ne de benim kendisini sevmem ya da kendisinden nefret etmem bir şeylerin değişmesine vesile olabilir. Cemaatlerle ilgim ise seneler evvel farklı zamanlarda birbirinden farklı üç cemaate girmiş fakat daha sonra çıkmış olmamdan ibaret. Cemaatin –ki burada kastedilen açıkça Gülen Cemaati- atamalarda rolünün olduğu iddiasına –ki bence doğrudur- beni eklemesine hatta bu usulsüzlük sonrasında kendisi gibi haksızlık yapmayan insanlarla dalga geçeceğimizi düşünmesine ne demeli onu hiç bilemiyorum. Böyle bir ilişkim varsa neden üç otuz paraya kabullenilmiş kölelik sisteminin bir parçası olduğumu nasıl açıklar kendisi çok merak ediyorum.

Elbette amacım başka bir platformda gerçekleşmiş olan suçlamaların cevabını burada vermek değil. Bu her şeyden önce ahlaken doğru olmaz. Onun da ötesinde bu cevabın sizleri ilgilendiren bir yanı yok zira bu özel bir mesele. Öyleyse ben bunca laf salatasını neden yaptım? Daha önce de bir kez sözünü ettiğim toplumsal bir hastalığımıza dikkat çekmek için.

Yeryüzünde olanları (eşyalar ve olaylar, gelin biz onlara fenomen diyelim) belli kategorilere ayırmak bizlere bu fenomenleri düzene koymada ve anlamada yardımcı olur. Ne var ki işleri kolaylaştıran her şeyin olduğu gibi kategorilemenin de istenmeyen sonuçları olur. Aynı kategoriye koyduğumuz fenomenler arasındaki farklılıkları görmemizi engeller örneğin. Aykırı değerleri (buna da istisna diyebiliriz herhalde) gözden kaçırmamıza neden olur. Daha da kötüsü kategorilere ayırma belli bir kategoridekilere “biz ve onlar” fikrini aşılar. Grup kimliğinin en basit açıklamalarından birine götürür bu son söylediğimiz bizi. “Biz” değerli olmak için (daha doğrusu değerli olduğunu hissetmek için) “onlar”ın değersiz olduğunu düşünmek zorundadır. Elbette bu çok basit bir açıklama ve tüm basitleştirmelerde olduğu gibi (hadi buna da indirgeme diyelim –ki sanırım kategorileme de bir indirgemedir) bunun da noksan yanları var. Yine de bu noksanlıklar grup kimliğinin bu söylenenleri büyük oranda taşıdığı gerçeğini değiştirmez.

Gelelim bir üst paragrafta söz ettiklerimin bizim meseleyle ilgisini izah etmeye. İşbu grup kimliği bizim ülkemizde son zamanlarda öyle bir hal aldı ki (belki eskiden de böyleydi ama ben bilemiyorum o zamanları) “biz” dışındaki tüm kategoriler “onlar”dır ve birbirlerinin yerine kullanılabilir, birine ait özellikler bir diğerine atfedilebilir, üyeleri birbirlerine yardakçılık yapmakla suçlanabilir türünden zanlara kapılır olduk. Böyle bir iklimde tüm kategoriler kişinin durduğu yere göre konumlandığı için öznemiz muhatapları hakkında olur olmadık izlenimlere kapılabilir. Bizde, bilhassa AKP iktidarından sonra bu durum iyice ayyuka çıktı. AKP klasik paradigmalarımızı allak bullak edince (muhafazakar olduğunu söyleyen fakat Anayasa reformları yapan, Milli Görüş çizgisinden gelip AB üyeliği için uğraşan, ekonominin eksenini TÜSİAD’dan MÜSİAD’a kaydırmaya çalışan… bir parti –hamlelerinin pek çoğu oy kaygısı taşımakta olsa da- görmeyi beklemediğimiz bir şeydi) çizgilerimiz silinip kaybolmaya, durduğumuz yerler birbirine karışmaya başladı. Biz bu nedenle liberal sosyalistleri, milliyetçi solcuları, cemaatçi özgürlük savunucularını siyasette ve medyada sık sık görür olduk. Sonunda öyle bir hale geldik ki Kürtlerin bu ülkede haksızlığa uğradığını söylediğinizde yukarıda örneğini verdiğim gibi birilerinin kafasında Atatürk düşmanı, askerden ve kadından nefret eden, cemaatçi, torpilci gibi sıfatları toptan hakediyorsunuz.

Doğruyu söylemek gerekirse mesele benim kafamda da çok net değil, o nedenle doğru düzgün ifade etmekte güçlük çekiyorum. Sözün özü, insanları kategorilere ayırıp ona göre değerlendirme ve “biz”den olmayanları toptan “onlar” addedip hepsini aynı kefeye koyma anlayışımız hastalık derecesini aldı. Öyle ki bu türden tartışmalardan hiçbir çıkarı olmayan biz sıradan vatandaşlar dahi birbirimizi anlamakta güçlük çekiyoruz. Varın oy kaygısıyla kırk takla atan siyasetçileri siz düşünün.

ÜÇ AYAKLI SANDALYE

Huyumdur efendim, böyle ufak tefek nesnelerden yola çıkarak genellemeler yaparım. Eh, bu defa size denk geldim, katlanacaksınız. Toplumsal bir konuya değineceğim. Sonuna kadar sabredebilirseniz aydınlanmış olarak ayırılacaksınız dergiden.

Malumunuz olduğu üzere bir düzlemin oluşması için gerek şart üç tane noktanın olmasıdır lakin bu yeter şart değildir. Gerek ve yeter şart aynı doğru üzerinde olmayan üç noktanın bulunmasıdır. “Bu bilgi bizim ne işimize yarayacak?” derseniz fazla beklemeyeceksiniz, açıklıyorum. Sandalyenin oturduğumuz yeri düzlemdir efendim. Kıçımızı yerleştirdiğimiz sandalyenin ayakta durabilmesi için ayaklarının aynı doğru üzerinde olmaması gerekir, yoksa mazallah çanak kırılabilir. Efendim, bu sandalyeyi bir topluluğa benzetirsek olacaklar az çok kendini belli eder. O topluluğun ayakta kalabilmesi için iki ayrı fikir yeterli değildir. Mutlaka bir üçüncüye ihtiyaç vardır lakin o üçüncü diğer ikilinin ortasını bulmaya çalışan bir fikir olursa da pek sağlıklı olmaz. En güzeli diğer iki fikrin ortasını bulmaya çalışırken bulduklarıyla yetinmeyip kendini farklı kılacak arayışlar içinde olmasıdır. Demek ki neymiş? Tez, antitez, sentez hikayeymiş.

“İki ayağın nesi, aynı doğru üstünde olmayan üç ayağın dengesi var.” dedik efendim. Ayakların üçten fazla olmasının bir zararı yoktur, bunu belirtmekte de faide var. Haydi diyelim ki işimizi sağlama almak için dört tane ayak koyduk. Bu ayakların da kendi aralarında dengeli olması lazım. Eğer ayaklardan birisi yahut birkaçı “Ben hepinizden uzun olacağım ülen!” diye tutturursa ortaya pek hoş sonuçlar çıkmaz genelde. Kendi boyları uzamadığı için karşısındakini ucundan bucağından kesmeye kalkışan ayaklardan birisi bunu başarırsa sandalyenin dengesi bozulur. Elbette denge bozulur bozulmaz sandalye devrilmeyecektir, hatta az buçuk esneklik kazandığı bile söylenebilir -ki esneklik güzeldir- ama her şey bir yere kadardır nihayetinde. Bacakların birbirinden uzun veya kısa olma durumu ağırlık merkezinin düşey bileşeni bacakların yere değdiği noktaların arasında kaldığı müddetçe sandalye ayakta kalır. Maazallah o noktaların dışına çıkarsa devriliverir.

Velhasıl-ı kelam siz, siz olun karşıdaki ayakları kesmeye uğraşmayın, kardeş kardeş destek verin sandalyenin düzlemine.