Etiket arşivi: hikaye

BİR ÇİFT GÖZ

Sen bilmezsin, o zamanlar daha babanın belinden annenin rahmine düşmemiştin. Sen bilmezsin. Otur, otur hele şöyle, anlatayım da dinle. Sıkılmazsan –ki ben çok dolaşık konuşurum- dinle de bil neydi benim herkesten, kendi öz bir hatırımdan bile gizlemeye çalıştığım. Madem onca bilmek istedin, otur, dinle de öğren.

Otuz beş sene, tam otuz beş sene uykularım kaçtı benim. Ne gecenin geceliği kaldı ne gündüzün gündüzlüğü. Az yumdum mu gözümü gözümün önüne gelir. Biraz dalmayagöreyim, sıçrar da uyanırım uykumdan. Otuz beş sene… Otuz beş senedir gün yüzü yok bana, gece yüzü hiç yok.

Muharrem Ağa vardı, rahmetli, sizin Hikmet’in babasının dedesi. Duymuşsundur adını da sen yetişmedin ona. Baban bile yetişmedi. Boylu poslu, güçlü kuvvetli adamdı. Bileklerine iki adam oturur, öyle. Kapılardan sığmazdı. Bir oturuşta bir tepsi mısır gevreğini yer, yanında bir sürahi ayranı içer de kalkardı. Yedi pare köyün cemaati çekinirdi Muharrem Ağa’dan. Mert adamdı ama Muharrem Ağa, kimseye haksızlık etmez, haksızlık edeni de ettiğine pişman ederdi.

Muharrem Ağa’nın bir yeğeni vardı. Bir gören döner bir daha bakar. Senem Hatun. Böyle çağırırdı Muharrem Ağa onu. Annesinin ismiydi Senem, yeğeninin adını o koydu. Hem öksüz hem yetimdi Senem Hatun. Annesi Senem Hatun doğarken can verdi, babası askerde şehit düştü. Öz kızından çok severdi Muharrem Ağa yeğenini.

Senem Hatun bir gün çayıra yemek götürmeye diye evden çıktı, bir daha da ne yüzünü gören oldu ne izini bulan. O dağ gibi Muharrem Ağa yeğeninin üzüntüsünden günden güne eridi bitti. Senesine kalmadı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bir deri bir kemikti öldüğünde. Ondan sonra bir daha da Senem Hatun’un adını anan olmadı köyde. Bir nevi uğursuzluk sayıldı onun adı, hiç kimse çocuğuna Senem demedi ondan sonra.

Aradan kaç sene geçti, ben evlendim, rahmetli halanla baban dünyaya geldi. Babaannen, toprağı bol olsun, bir ağır hastalığa tutuldu. Ne hocalar çare buldu ne nahiye doktoru. Babana sorsan hatırlar biraz. Hanım üç gün iyiyse bir gün hastaydı, bir gün ayaktaysa üç gün yatakta. Rabbim şükür onu bize bağışladı. Ama ben o zamanlar, hanım iyileşmeden evvel, başımı ellerimin arasına alır düşün ha düşünürdüm ona bir şey olsa ben çocuklarla ne ederim diye. Evlenmesem olmaz, evlensem yeni gelen çocuklara ya bakar ya bakmaz. Böyle bin türlü düşünce içinde dayanamaz dağa taşa vururdum kendimi. Dere tepe dolaşır, akşam olur, gün batar, öyle dönerdim eve. Rahmetli babam daha sağdı. Babanla halana o bakardı öyle günler. Konu komşu beni ayıplardı. “Karısı hasta, çoluğu çocuğu babasına bırakır da sürter durur.” derlerdi. Dinlemezdim hiçbirini. Benim derdim bana yeterdi.

Sonra iyileşti babaannen. Bir ayı geçmişti yatağa düşmeyeli. İnanmıştım iyileştiğine. Yüreğim hafiflemişti. Dersin biri kaburgalarımı yarmış da içinden gamı kederi alıvermiş. Bir sabah, mis gibi çorba kokusuyla uyandım. Nasıl bir istek doldu içime. Bir sevinç kapladı yüreğimi, yerimde duramaz oldum. Çorbaya ekmek doğrayıp üç tas yedim. Ev dar geldi, yine vurdum kendimi dağa taşa. Bu sefer kederli değildim. Türkü söyleye söyleye yürüdüm durdum. Hani utanmasam taşlarla, ağaçlarla, kuşlarla sohbet edecektim. Öyle yürüye yürüye Deli Bayır’a kadar gelmiştim. Mecbur kalmadıkça inmezdim Deli Bayır’ı. Kimse inmezdi. En efkarlı günümde bile oradan aşağı inmemiştim. O gün indim. Bir ceviz ağacı vardı orada, köknarların arasında ufak bir açıklığın içinde göğe uzanırdı. O cevizin altında uzandım, göğü seyre daldım. Ceviz altında uyunmaz, uğursuzluktur. Bana o gün dünya yansa bir kıvılcım değmezdi. Bıraktım kendimi, uyudum.

Evin balkonundaydım. Güneş tepeden vuruyor, ben serinde uzanmış dinleniyordum. Gençtim, daha evlenmemiştim. Köpek havlıyordu. O zamanlar beyaz, ufak tefek bir köpeğimiz vardı. Deli Bayır’a doğru bakıp bakıp havlıyordu. Sus dedim, susmadı. İndim yanına, başını okşadım. Sustu susmasına ya Deli Bayır’a bakmaya devam etti. Merak ettim ne var orda diye. Bir elimde değnek, yanımda ondan çok evvel bizim eve gelen siyah bir köpek, Deli Bayır’ın başında buldum kendimi. Ürkerek, neden ürktüğümü bilmeden ürkerek değneği ağaçlara vura vura bayırı aşağı inmeye başladım. Cevize yaklaştığımda köpek kaybolmuştu. Ben de ağaçlara vurmayı bırakmıştım. Cevizin altında bir adam vardı. Elinde kanlı bir balta, yerdeki çukurun başından cevizin arkasına geçti. Bu yaz günü, bu iş güç vakti orada ne işi vardı? Sessiz sessiz yaklaştım. Korkmuştum. Sine sine cevizin öbür yüzünü görecek şekilde dolandım. Adam o arada çukurun yanına bir daha gitti, elindeki bir şeyi içine attı. Elleri, ayakları, gövdesi kocamandı adamın. Baltası kocamandı. Korkudan elim ayağım buz kesiti. Sonra balta benim elime geçti. Adamın elleri benim ellerim, adamın ayakları benim ayaklarım oldu. Çukurun başındaki ben oldum. Adam Muharrem Ağa’ydı. Ben Muharrem Ağa’ydım. Elimde balta, cevize vurup duruyordum. Cevizden kan fışkırıyordu. Ceviz Senem Hatun’du. Ben baltayı vurdukça Senem Hatun’dan kan fışkırıyordu. Senem Hatun’un gözleri açıktı. Senem Hatun’un gözleri canlıydı. Senem Hatun’un gözleri üzgün değil, kızgın değil, şaşkındı. Ben Muharrem Ağa, Senem Hatun’u parça parça ediyordum. Senem Hatun gözleri açık, şaşkınlıkla, dehşetle bana bakıyordu.

Uyandım. Ter içinde kalmıştım. Senem Hatun’un gözleri gözlerimden gitmiyordu. Korkumdan dualar ede ede, kaçarak uzaklaştım oradan. Eve geldim, betim benzim atmış, hanım bir şey oldu diye korkmuştu. Üç gün üç gece uyuyamadım. Senem Hatun’un gözleri gece gündüz gözlerimin önündeydi. Dördüncü gün elime bir kazma alıp şafaktan Deli Bayır’ın yolunu tuttum. Cevizin dibini kazdım. Rüyamda gördüğüm yeri, kazdım da kazdım. Sonra onları gördüm. Kimi un ufak olmuş, kimi sapasağlam kemikler. Çukuru nasıl örttüm, eve nasıl geldim bilmem. Kapının önünde düşüp kalmışım. Kendime geldiğimde hanım, babam, çocuklar korkuyla yüzüme bakıyordu. Ne olduğunu sordular, söyleyemedim. Senem Hatun’un gözleri kaybolmuştu, söylersem yine görürüm diye korkuyordum. Akşam yattığımda yine gördüm onları. Gözümü açınca kayboluyorlardı, gözümü yumunca karşımda buluyordum. Bana şaşkınlıkla, dehşetle bakan bir çift göz. O günden bugüne uyku nedir bilmem. Kimseye anlatamadım derdimi. Ne rahmetli babam, ne rahmetli babaannen, ne rahmetli halan, ne baban; kimse bilmez bu meseleyi. Şimdi ecel yakın. Bu sabaha çıksam yarınkine çıkamam, biliyorum. Madem bilmek istedin, işte oğul, beni otuz yıldır uyutmayan mesele budur. Dilerim Allah’tan mezarımda rahat edeyim. Otuz yıldır görmediğim uykuyu orada göreyim.

UĞURLAMA

Birazdan bu kapının ardında duracaksın. Anahtarını arayacak, bulunca deliğe yerleştirip iki defa sağa çevireceksin. Kapının yaptığı baskıyla sıkışan dili kurtarmak için kapıyı biraz kendine çekip açacaksın. İçeri girecek, çantanı yere bırakıp çizmelerini çıkardıktan sonra montunu portmantoya asıp salona geçeceksin. Ayaklarını pufa uzatıp televizyonun kumandasına sarılacaksın. Çok çalıştın bugün, biraz dinlenmeyi hak ettin. Hiç korkun olmasın, rahatın kaçmayacak. Bir daha asla olmayacak böyle bir şey. Yakında, çok yakında bedi istirahatına başlayacaksın. Seni o özene bezene seçtiğin, hangisini hangisiyle giyeceğini –senin tabirinle kombinleyeceğini- günler öncesinden belirlediğin kıyafetlerin içinde uğurlayacağım.

Evinin içini dışından ayıran, içeri buyur ettiklerinin haricinde kimsenin yaşamına göz atmasına izin vermeyen, o kalın, fuşya perdelerinin büyük yardımı olacak bana. Seçerken ne kadar zevkli olduğundan ve mahremiyetini kuvvetlendirmekten başka bir şey geçmiş miydi acaba aklından? Eminim geçmemişti. Kendinden başka hiçbir şey geçmedi hiçbir zaman aklından değil mi? Yine de tamamen boşa gitmedi emeklerin. Yalnızca benim işimi kolaylaştırmayacaklar; senin işine de yarayacak o perdeler bu akşam. Arkandan çıt çıkarmadan yaklaşırken sana, camlara yansımam vurmayacak. Beni görmeyeceksin. Korkmayacaksın. Sana zarar vermek istediğimi sanmayacaksın. Sana zarar vermemem için yalvarmak zorunda kalmayacaksın. Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. Ani, korkusuz ve olabildiğince acısız bir ölüm olacak seninki. Bu kadarını olsun yapabilirim sanıyorum, bu kadar iltimas geçebilirim sana.

Aslında çok daha fazlasını hak ettin Gülcan. Sana sunacağımdan ölüm bir lütuf esasen. Bana yaptıklarından (ah, hayır, sadece sen değil, tanıdığım herkesin bana yaptıklarından) sonra acı çekmeden ruhunu teslim etmek… Diğerleri senin kadar kolay kurtulamayacaklar. Sevinmelisin kendi adına. Belki ilk defa seni sevdiğim için mutlu olmalısın. Bir eziğin, kaybedenin seni sevmesinden mutluluk duyacağını hiç düşünmemiştin değil mi? Hoş bir eziğin canına kastedeceğini de düşünmemişsindir. Bu anı aşkına karşılık vermediğin bir ruh hastasının eseri zannedeceksin başına gelecekleri bilsen. Bilsen, benden uzak durmakta ne kadar haklı olduğunu söyleyeceksin kendine. Ne kadar da yanılacaksın. Beni hor gördüğünü, aşağıladığını, muhatabın olarak dahi görmediğini unutacaksın. Suskunluğumu pısırıklığa, nezaketimi ezikliğe, şaşkınlığımı korkaklığa, düşünceliliğimi aptallığa yorduğunu hatırına getirmeyeceksin. Kendime güven duymamamın yetiştiğim çevreden kaynaklandığını hiç göz önüne almadığını; beni cesaretlendirmek için (sana duyduğum sevgi için demiyorum, hayır, bir insan olduğum için, seninle iletişim halinde olan bir insan olduğum için) hiç çaba harcamadığını aklından geçirmeyeceksin. “Bütün bunlar benim suçum mu?” diyeceksin. “Ben bunlarla uğraşmak zorunda mıyım?” diyeceksin. Haklısın, benim bu halde olmam senin suçun değil, benimle uğraşmak da senin işin değil. Lakin güzelim, bu vaziyetin sorumlusu ben de değilim. Sense öyleymişim gibi davrandığını göz ardı edeceksin. Bana acımayla bile değil –o kadarına bile layık görmedin beni, ki acıma bir liyakat nişanı değildir bilirsin- tiksintiyle baktığını hafızandan silmiş olacaksın. Başına gelecekleri bilsen tüm bunları bir kenara koyacak ve kendini bir psikopatın insafına kalmış zannedeceksin. Üzgünüm Gülcan, yanılacaksın. Bense sana yalnızca korkudan değil yanılgıdan da azade bir ölüm sunacağım. Diğerlerinin böyle bir şansı da olmayacak. Güle güle Gülcan. Allah taksiratını affetsin.

ÜÇLÜ UYUMU

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Pencerenin pervazından sızan yağmur suları gömleğimin yenini ıslatmış, bu yapışkan ıslaklık huzursuzlaşmama sebep olmuştu. Huzursuzluğumun tek sebebi ne yazık ki kolumun ıslanması değildi. Hatta yağmur suyu huzursuzluğuma teşne olmuş bile olabilirdi.

Yağmuru, pencereyi, ıslaklığı ve huzursuzluğu unutup kendimi kuzinenin sıcaklığına bırakmaya çalıştım. Aksi gibi ıslak olan kolum sobadan uzak yanda kalıyordu. Islaklığı, haliyle huzursuzluğu unutmam mümkün değildi bu vaziyette. Çareyi gömleği çıkarmakta buldum. Hatta hızımı alamayıp fanilamı da çıkardım. Böyle üst yanı çıplak altta ütülü pantolonlu halimle Hollywood filmlerinden fırlamış aktörlere benzettim kendimi. Ne ki o filmlerde böyle giyinen (yahut giyinmeyen) aktörlerin her birine birer adam oturacak genişlikte omuzları, kaya gibi göğüsleri ve baklava dilimi desenli karınları olur. Bense omuzlardan yana fena sayılmasam da emziren bir anneninki kadar yumuşak göğüslerim ve kemerimden sarkan göbeğimle olsa olsa bir şarlatan olabilirdim.

Mamafih hiç de şarlatan sayılmazdım. Memleketin en önemli adamı olmadığımı biliyordum fakat kendi çapımda önemli bir insandım.

“Hocam iyi misiniz?”

“Gel Ahmet gel. Gömleğin yeni ıslandı, ben de huylanıp çıkardım. Şurada, sandalyeye asılı vaziyette kuruyor.”

“Atletinizi neden çıkardınız hocam?” diye sormasını bekledim ama sormadı. Anlayışlı çocuktu Ahmet. Öyle olur olmaz her işe burnunu sokmazdı. En çok bu huyunu seviyordum galiba.

“Hocam arabaya bakan arkadaş elinde yedek parça olmadan tamir edemeyeceğini söyledi. Bu akşam buradayız maalesef. Ben sigorta şirketini aradım, yol yardım için yarın sabah gelecekler.”

“Tamam Ahmet, rahat ol. Geceyi burada geçiririz, ne olacak. Şansımız yaver gitti yine. İnin cinin top oynadığı bir yerde de bozulabilirdi kerata.”

Ahmet benim huzursuzluğumu arabanın bozulmasına vermiş olacak ki pek rahatlamamıştı. Arabayı kullanan kendisi olduğu için de biraz mahcubiyeti vardı galiba. Oysa benim huzursuzluğumun bozulan arabadan ve ıslanan yenimden ziyade kızımın sevgilisi yerine yanlışlıkla bana gönderdiği mesajdan kaynaklanıyordu. Her ne kadar senede birkaç defa yüzünü görüyor olsa da kızının uyuşturucu kullandığını öğrenmesi –benim durumumda içine bu şüphenin düşmesi- insanın keyfini kaçırıyordu.

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Ben Prof. Dr. Cezmi Keser, saha araştırması için bir Karadeniz köyüne giderken bozulan arabam yüzünden başka bir köyün misafirhanesinde geceliyordum. Su sızdıran penceresiyle misafirhane, ıslak yeniyle gömleğim  ve içimi sarıp sarmalayan huzursuzluğumla ben belki en mükemmel değil ama en uyumlu üçlülerinden birini oluşturuyorduk.

BOL BUDAKLI İNCE DAL (DÖRT BÖLÜM BİRDEN)

(1)

Adım Yılan. Doğru, yılan sevilmeyen bir hayvandır, en azından bizim kültürümüzde. Benim de sevenim yoktur zaten, en azından kendi çevremde, ama bu her zaman böyle değildi. Adımın Yılan olmadığı, bir nebze de olsa sevildiğim günleri hatırlarım.

Küçüktüm, ufacıktım,

Çok çalıştım acıktım.

Yok, bu böyle olmadı. Hem de ne küçüktüm ne de çok çalıştım. Adımın değişme hikayesi üç beş cümleyle anlatılamayacak kadar gariptir. İyisi mi biz biraz detaylarla ilgilenelim.

***

Bir sevgilim vardı. Ben öyle olduğunu düşünmesem de insanlar sevgilim olduğunu söylüyorlardı. Oysa ben onu hiç sevmedim ki. Bir çiçeğe gülmesini, bir güle benzemesini…

Kim yazdıysa o şiiri sakın alınmasın, şiiriyle dalga geçiyor değilim. Benim huyum bu. Bu yüzden adım Yılan ya. Belki zihnim biraz garip işliyor. Hem bu böyle olmayacak. Anlatacaklarımı düşüncelerimden olabildiğince sıyırmam gerekecek anlaşılan.

Bir sevgilim vardı. İki yıldır beraberdik. Bir yıl daha sürdü birlikteliğimiz. Sonra ayrıldık. Ayrıldıktan sonra bir müddet görüştük ama uzun zamandır haber almadım kendisinden. Zaten arkadaşlığımız benim zorumla sürüyordu. Ayrılan çiftlerin arkadaşlığının sürebileceğine dair inadım ona makul gelmiyordu. Hep arayan tarafta olmaktan sıkıldığımdan ben de bıraktım peşini. O da diğerleri gibi beni anlamamıştı.

İki yıldır dedim ama aslında daha iki yıl dolmamıştı. Bir aydan biraz fazla vardı ilişkimizin başlamasının yıl dönümüne. Yani adımın değişmesine kırk gün falan vardı.

İşte yine onun gibi konuştum. Bardağı taşıran son damlayı sebep, bardağın taştığı anı esas zaman gibi gösterme hastalığı bende de baş gösterdi demek ki. Oysa adımın değişmesi hiç de o güne mal edilip içinden çıkılabilecek kadar basit bir olay değil. Daha çocukluk yıllarımdan belliydi bu, ama her aklıma geleni hemen anlatmaya kalkarsam işin içinden çıkamam. Şimdilik o güne gidelim, daha sonra ne gerekiyorsa anlatırım. Çocukluk yıllarımı unutmayacağım, söz.

İlişkimizin başlama yıl dönümünü nasıl kutlayacağımızı düşünüyorduk. Daha doğrusu o düşünürken ben televizyon izliyordum. O ne zaman böyle şeyleri düşünmeye başlasa ben televizyon izlerdim çünkü zihnimi onun zırvalarıyla doldurmaya hiç niyetim yoktu. Hiçbir zaman benim isteklerim önemli olmadığından onun ne istediğiyle de ilgilenmiyordum. Zaten yıl dönümümüz de ihtilaf meselesiydi. Ben temmuz, ağustos ayları içinde herhangi bir gün derken o 14 şubat’ta ısrar ediyordu. Bana göre 14 şubat tanışma yıl dönümümüzdü ki tarih 14 şubat olmasa aklımda bile kalmazdı.

Dört yıl önce -ayrılığımızın üzerinden bir yıl geçti- özellikle sevgililer gününe denk getirilmiş bir nişan töreninde tanıştık. Ben nişanlanan zavallının, yani erkeğin, arkadaşıydım o ise bu tür formaliteleri neden istediğini kendisi dahi bilmeyen tarafın, yani kızın, arkadaşıydı. Ortak arkadaşımız bile yoktu yani. Nasıl olduysa nişanlı çift tarafından tanıştırıldık. Ben her potansiyel baş belasına yaptığım gibi ona da soğuk davrandım ama baş belaları her zaman aynı yöntemle defedilemiyormuş. Hanımefendi beni elde etmeyi o gün kafasına koymuş. Ben neredeyse içime düştüğü ve biraz da arkadaşlarımın zoruyla kalbimi çaldığı(!) yaz aylarını başlangıç olarak alsam da o kendisi için başlangıç olarak gördüğü tarihi benim için de başlangıç olarak görüyordu. Kendisine göre mantıklı bir gerekçesi de vardı. Sevgilim olduğuna göre onun için var olan, benim için de var demekti ve aşkımız onun bana âşık olduğu gün başlamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse aşkımızın(!) ne zaman başladığı umrumda bile değildi. Ben sadece onun inadına inat olsun diye diretiyordum. (Olaylar onun belirli günler ve haftalar takvimine göre cereyan ettiğinden bundan sonra kullanacağım belirli günler onun kabullerine uygun olacak. Kendime ait kabulleri kullanmam gerekirse bunu özel olarak belirteceğim.)

Kutlama planlarını anlatırken soluklanmak için durduğu bir anda ne yaptığımla ilgilenmeyi akıl etti. Etmez olsaydı. Bu defa eskisinin iki katı hızlı konuşuyor, makineli tüfek gibi üzerime laf yağdırıyordu. Arada sövüp saydığı da oluyordu ama küfürleri durumun ciddiyetini arttıracağı yerde tartışmayı komikleştiriyordu. Aslında buna tartışma demek de pek doğru değildi çünkü ara vermeden konuşan oydu, hiçbir şey anlamadığı halde ara vermeden dinlemek zorunda kalan bendim.

Epeyce bağırıp çağırdıktan, zehrini kustuktan sonra sustu. Sevgilisi susan erkeğin sevinme görevinden daha asli bir görev beni beklemeseydi rahat bir nefes alacaktım. Sevgilisi ağlamaya başlayan erkek her ne yapıyorsa bırakmalı, sevgilisine sarılmalı, onu teselli etmeli, gerekirse öpüp koklamalı, sevip okşamalı, yatağa atmalı –burası hızlı oldu-, gerektiğinde yavaşlamalıdır. Ne var ki ömrüm boyunca peşimi bırakmayan görevden kaçma isteğim o an da benimle beraberdi. Her şeyi benim için yaptığı halde(!) hiç ilgilenmediğim için ağlayan sevgilimi yatıştırmak için kılımı dahi kıpırdatmıyordum. (Bu parantez içi ünlemlerden daha çok çıkacak; iyisi mi ben belli başlı yerlerde kullanayım geri kalanlarında ironi yaptığımı siz kendiniz tahmin edin. Beyin jimnastiği yaparsınız hem, fena mı?)

O günden sonra üç hafta boyunca hiç konuşmadık. Ev kirasını beraber ödediğimiz halde o üç hafta boyunca bir arkadaşında kaldı ki böyle durumlarda evden giden genelde erkek olur. Üç haftanın sonunda yine arkadaşlarımın zoruyla bir özür yemeğine davet ettiğimde affedildim. Gerçi affedilmek hiç de umurumda değildi zira evden uzakta olan ben değildim, ama yemek yapmaktan da sıkılmaya başlamıştım. O yüzden geri dönmesine sevinmediğimi de söyleyemem. Zaten eski sevgilimle birlikteyken en keyifli olduğum anlar yemek saatleriydi. Yemek konusunda doğuştan getirdiği bir yeteneği olduğuna inanırdım onun. O çocukluktan beri mutfak işleriyle uğraşmasını sebep gösterse de bu bence bahaneden başka bir şey değildi. Kendisine bahşedilmiş yeteneklerini kendi emekleriyle elde etmiş görünmek isteyen insanlara has davranışlardan birisi olarak yorumlardım bu bahanesini. Ona ne zaman böyle düşündüğümü söylesem kavga ettiğimizden yemek yapma yeteneği hakkında konuşmamaya gayret ederdim. Elbette bu yüzden yemeklerinin güzelliği dolayısıyla aldığı iltifatlardan da mahrum kalırdı. Onu da her zamanki ilgisizliğime yormayı tercih ederdi, iğnelemeyi ihmal etmeden.

Yıl dönümümüze üç haftadan az kalmıştı. Araya küskünlük girmeseydi kutlama büyük bir partiyle gerçekleşecekti. Bu aynı zamanda bir sevgililer günü partisi olacaktı. Davetli sayısının elliye yakın olacağını söylüyordu eski sevgilim. Çoğu onun arkadaşıydı elbette. Benim arkadaşlarım uzun zamandır benden çok ona yakın olduklarından hepsinin onun arkadaşı olduğunu söylesem de hata etmiş olmam. Yani onca kişinin arasında kimsesiz olacaktım.

Büyük kutlama partisinden kurtulmuştum ama sevgilimin ve onun hain kız arkadaşlarının elinden kurtulmak o kadar da kolay değildi. Daha evvel kaçmak için bin bir bahane bulduğum ve birkaç fire dışında genellikle başarılı olduğum romantik akşam yemeği saçmalığıyla cebelleşecektim. Hepsinden az biraz alınmış (tadılmış mı deseydim?) sekiz-on çeşit yemek, çiçekler, mumlar, sevgi yüklü(!) bakışlar, aşkım, sevgilim, hayatım türünden sözcüklerin cümlelerden eksik edilmediği “seni seviyorum”u bol konuşmalar… Savurganlığıma hayran, cimriliğime kızgın sevgili arkadaşlarım, cebime zararı ay sonunda kendini bir hayli belli eden bu saçmalıktan kaçışımı sadece maddi sebeplere bağladıklarından daha da ifrit oluyordum baş başa akşam yemeği fikrine. Çekilmez çilelerin en büyüklerinden biriyle karşı karşıyaydım vesselam.

Sevgilimin benimle birlikteyken geliştirdiği en iyi davranışlardan biri barıştıktan sonra kısa bir müddet için dahi olsa bana çok iyi davranmasıydı. Buna alışması neredeyse bir yılını aldı fakat sonraki iki yıl boyunca tüm barışmalarımız ilişkimizin ilk günlerini yaşadığımız zamanlardaki kadar güzel anılara neden oluyordu. Aynı durum yine tekrarlamış ve 14 şubat’a kadar sürmüştü. Sevgilim yemeğin yeneceği lokantadan yemeğin kaçta başlayacağına, yemeklerin neler olacağından masanın nasıl düzenleneceğine kadar her şeyle ilgilenmişti.

Gerçi bunu barışmamıza vermek sevgilime biraz haksızlık olur. Ben olsaydım son güne kadar bekler, herhangi bir yerde aynı akşam için rezervasyon yaptırır, yemeklere orada karar verirdim ve masanın düzenini de çalışanların zevkine bırakırdım. Sevgilimin en sevmediği huylarımdan biriydi bu. (Neyimi sevdiğini hiçbir zaman anlayamadım zaten.) Ona göre her şey önceden planlanmalı, hiçbir aksiliğe meydan verilmemeliydi. Bu nedenle her defasında olduğu gibi hazırlıklarla o ilgilenmişti. Barışmalarımız bu hazırlıklarla anlatılamayacak kadar güzel anılarla süslenirdi. Hele o defaki… Öyle ki bir defasında kendimi sıradan olmanın rahatlığına bırakmayı ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım.

(2)

Barıştıktan sonra iki gün geçmişti. İşten geç çıkmış, arkadaşlarla beraber bir türkü barda fazla mesainin acısını çıkarmıştık. Eve geldiğimde vakit hayli geçti. Aynı konuyu daha önce defalarca konuştuğumuz halde sevgilim yine bildiğini okumuş, akşam yemeğini bensiz yememişti. Bunu beni sevdiğinden yaptığını biliyordum ama Tanrı’nın insana ve annenin evladına olan sevgisi haricinde hiçbir sevginin birisini aç beklemeye mecbur edeceğine inanmıyordum. Safi sevginin karşılık almaya hatta karşılık beklemeye gerek duymadığını söyleyebilirdim ki bu yalnızca sözünü ettiğim iki durum için geçerli olabilirdi.

Lavaboya girerken sofraya kendisiyle oturmamı istiyorsa kahve yapması gerektiğini söyledim. Çıktığımda kahvem hazırdı. Yemeklerinin cazibesine karşı koyamadığımı bildiği halde blöfümü yemiş görünmüştü. Şimdi geriye dönüp baktığımda en çok kahvelerini özlediğimi fark ediyorum. Benden bile güzel yapıyordu ki kahveyi fincan yerine kupayla içen biri olarak neden bir defa olsun nasıl yaptığını sormadım diye kendime kızar dururum.

Kahveyi içip kupayı yıkadıktan sonra masaya oturdum. Önce önüme bol baharatlı bir çorba koydu. Yemekleri ben geldikten sonra ısıttığı için çorbadan buhar çıkıyordu. Baharatın kokusunu ve çorbanın buğusunu derin bir nefesle içime çektim.

“Biliyor musun, seninle yemek yemeyi de sana yemek yapmayı da çok seviyorum.” dedi. “Her yemeğe öyle iştahla ve sevgiyle bakıyorsun ki.”

Bunu ilk defa duyuyordum, hoşuma gitmişti. “Senin bana baktığın gibi mi?” diye takıldım.

“Bana bakmadığın gibi. Hoş, yemekleri benden çok sevmene alıştım ya artık sorun etmiyorum.” Sitem yoktu bu cevapta, küskünlük sonrası günlerimizde sitem etmezdi.

Ertesi gün işe gitmeden önce elektrik faturasını yatırmam gerektiğinden erken kalktım. Evde bir gariplik vardı. Ne olduğunu anlamakta gecikmedim, kahve kokusu yoktu. Sevgilim evde olduğunda sabah kahvemi hazırlayıp kahvaltı sofrasını kurduktan sonra işe giderdi. Benim çalışma saatlerim onunkine nispetle esnek olduğundan hep benden erken kalkardı ama ben de erken kalktığıma göre bu defaki fazla erken demekti. Elbiselerini dolapta görmesem yine evi terk ettiğini düşünmeye başlayacaktım. Cezveye su koyup kahvaltılıkları çıkarmak için buzdolabının kapağını açtığımda içeri girdiğini duydum. Sadece benim yediğim gül reçelini (sevgilim çok tatlı bulduğu için yemiyordu) ve yaz helvasını masaya koyduğumda mutfağa girdi.

“Onları yerine koy. Ocağı da kapat. Dışarı çıkıyoruz.” Bu bir emrivaki değil ricaydı.

“Neden?”

“Kahvaltıyı dışarıda yapacağız.”

“İşe gitmen gerekmiyor mu?”

“Bugün izinliyim. Hadi oyalanma da çıkalım.”

Dışarıda yemek fikri güzeldi ama yatırılmayı bekleyen bir elektrik faturası vardı.

“Faturayı dert etme, ben dün yatırdım.”

“Müneccim misin sen? Nereden anladın onu düşündüğümü?”

“Anlarım ben. Zahmet olmazsa giyin de çıkalım. Midem kazınıyor.”

“Dışarıda hava nasıl?”

“Güneşli ama ortalık henüz ısınmamış. Üzerine bir şey al istersen.”

“Sen alacak mısın?”

“Düşünmüyorum. Üşürsem sen ısıtırsın beni.”

“Olur. Sahi ne yapıyordun sen dışarıda bu saatte?”

“Ufak bir işim vardı. Biliyor musun gelirken…”

Yatak odasından çıktığımı görünce yarıda kesti cümlesini. Şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.

“Ne oldu? İlk defa görmüyorsun ya beni.” dedim.

“Bunu nasıl beceriyorsun?”

“Neyi?”

“Hız ve şıklık arasında doğru orantı kurabilmeyi. Tam tersi olması gerekmiyor mu?”

“Şıklık benim genlerimde var kızım. Kontrolü bilinçaltıma bırakıyorum, olup bitiyor.”

Dışarı çıktık. Apartmanın kapısını kapatır kapatmaz koluma girdi. Üşümemişti, sadece yakın olmak istiyordu. Tuhaf olan, benim yakınlıktan rahatsız olmamamdı. Hatta abartıp başını omzuma koymasını istedim. İki yıl sonra sevgilime aşık olmaya başlamıştım galiba.

“Nereye gidiyoruz?”

“Bilmem. İlk gelen otobüs bizi nereye götürürse.”

Ciddiyetini anlamak için yüzüne baktım, dudaklarındaki muzip gülümsemeden başka hiçbir ipucu bulamadım. “Yanlış duymadım değil mi? Bilmediğini söyledin az önce.”

Bir şey söylemeden yüzüme bakıp gülümsemekle yetindi. Bu onayladığını gösteriyordu. Nihayet bazı şeylerin benim isteğime uygun olmasına razı olmuştu demek ki.

(3)

Üç gün sonraydı. İş yerinden çocuklarla benim liseden arkadaş Kaan’ın birahanede maç izlemeye gittik. Aslında hiç sevmem herkesin toplandığı yerlerde maç izlemeyi, hele birahanelerde iyice Amerikanvari gelir bana bu iş. Bizimkilerin hatırına, biraz da uzun zamandır görmediğim Kaan’la külahları değişmemek adına mızıkçılık etmeyip uydum bu plana. Uymaz olsaydım! Kaan’ın gelmiyorsun, etmiyorsun babında karı dırdırı gibi sitemleri bir yana maç bitene kadar çıkan gürültü patırtı mekandan çıkıncaya kadar kafamı davula döndürdü.

Eve geldiğimde bizimkini uyurken bulunca şaşırdım. İçtiğim biralar koku alma duyumu etkilediğinden midir nedir kanepenin yanındaki şarap şişesini görünceye kadar içip içip sızdığını anlayamadım. Bunu yalnızca bir şeylere içerlediği zaman yapardı ve bu kendimi en az iki gün sürecek olan soğuk savaşa hazırlamam gerektiğine işaretti. Bu süre zarfında hiçbir şeye elini sürmez, mecbur kalmadıkça konuşmaz, çikolata ve elmadan başka bir şey yemez, telefonlara çıkmaz, işten çıkar çıkmaz eve gelir ve sabaha kadar kanepeden kalkmazdı. Benim yemek yapmak ve bulaşık yıkamaktan başka hiçbir şeyi dert etmeyeceğimi bildiğinden bana inat olsun diye değil elinden başka türlüsü gelmediğinden böyle davranırdı.

Yine de şansımı deneyip yatağa götürmek için kollarıma almaya çalışırken okkalı bir küfür yiyip öylece bıraktım uyuması için. Buna alışkın olmadığımı söyleyemezdim ama ruh halinin bu kadar hızlı değiştiğine şahit olmamıştım daha önce. Daha yeni barışmıştık oysa. Yoksa o yalnızca bir ateşkes miydi?

O gecenin üzerinden geçen birkaç günden sonra yanıldığımı anladım. Aramızdaki soğuk savaş değil resmen protestoydu. Direncini kırmamın tek yolu üstüne gitmekti, öyle yaptım. Doğru stratejiyi bulduğuma inandığım bir akşam dışarıda yediğini bile bile sofrayı kurduktan sonra “Yemek hazır.” diyerek sofraya davet ettim. Su içmek için mutfağa gitmesini fırsat bilip “Hazır mutfaktayken tuzluğu getirsene.” dedim. Mutfaktan eli boş döndü ama getirip getirmemekte tereddüt ettiği belliydi. Bu olumlu sinyali aldıktan sonra planımın uygulamasına hız verdim. Önce kumandayı istedim, vermeyince kanalı değiştirmesini söyledim. Sevdiğini bile bile şarkı söyleyen kılkuyruk popçuya verdim veriştirdim. Sonra yön değiştirip “Dün Ayşenur seni sordu, herhalde yine gömleğini isteyecek.” diyerek dikkatini dağıttım. Ayşenur’a sinirlenmesini sağladığımı anlar anlamaz sigarası olup olmadığını sordum. Sigarası olduğunu ve ne zaman biriyle eşyalarını paylaşmak zorunda hissetse kendini sinirlenip sigaraya sarıldığını biliyordum. Köşeye sıkıştığını anlamıştı ama iş işten geçtikten sonra bunun faydası yoktu. Ya bana da verecek ya kendisi de içmeyecekti. Fakat o hiç beklemediğim üçüncü bir şey yaptı, “Ne istiyorsun benden?” diye bağırdı.

Bu soruya verilecek cevabım yoktu. Saçma sapan küskünlüğünü sonlandırması ve ne olduysa anlatması yeterliydi benim için. “Kaç gündür neden surat astığını söyle yeter.” dedim. “Onu sen daha iyi bilirsin.” oldu cevabı. Bir kadın bu cümleyi kurduğunda durup düşünmekte fayda vardır. Kadınların en sevdiği cümledir zira bu. Bir erkek bunu duyar duymaz panikler. Akla gelen ilk cümle “Ne halt ettim lan ben?” olur. Erkek adam kendini bu düşünceye kaptırmayagörsün bir kez, o andan sonra ipler karşı tarafın elindedir. Akla bin bir türlü ihtimal gelir, ateş olmayan yerde duman aranır. Böyle anlarda ortada hiçbir şey olmadığını öne sürmek kadınlara haksızlık olur zira ortada gerçekten bir mesele vardır. Lakin bu mesele ya yanlış anlaşılmış ya da abartılmıştır. Her neyse, kısacık zaman dilimi erkek için çuvallamanın başlangıç evresidir. Bu evre başarısızlıkla biterse sonrası çorap söküğü gibi gelir. Bunu bildiğimden zihnimde hiçbir şüpheye yer vermemeye azami gayret göstererek hemen karşı saldırıya geçtim.

Anlatımın bu noktasında bir parantez açıp her ne kadar toplumun bireylere giydirmeye çalıştığı rolleri reddettiğimi söylesem de her zaman başarılı olamadığımı itiraf edeceğim. Bu oyunu neden sürdürüyor, altta kalmamak için neden uğraşıyordum? Hiç kimsenin yenilmeyi istememesiyle açıklanabilir bu durum ama pek de öyle değil; çünkü ben sadece yenilmemek için değil sevgilimi(!) kaybetmemek için savaşıyordum. Onu kaybetmek çok mu umurumdaydı? Mutfaktaki hünerinden başka neyi önemsiyor olabilirdim onunla ilgili? Hiçbir şeyi! Hatta çekip gittiği için sevinebilirdim bile ama ben yine de onu elimde tutmak için oyunu kazanmaya çalışıyordum.

“Hiçbir şeyi adam gibi açık açık söyleyemez misin sen?”

“Her şey apaçık ortada zaten, neyini söylememi istiyorsun ki?”

“Neymiş o ortada olan?”

“Dedim ya, sen benden daha iyi bilirsin.”

“Bildiğim bir şey yok benim. İnsanı çıldırtma da söyle ne söyleyeceksen.”

“Salı akşamı nerdeydin?”

“Salı akşamı? Eee, Kaan’ın barında.”

“Ne işin vardı orda?”

“Tek maaş yetmiyor ek iş yapıyorum. Ne işim olacak ya, işten arkadaşlarla maç izledik.”

“Demek maç izlediniz?”

“Ne oldu, senaryoda sorun mu çıktı?”

“Gözümün içine baka baka yalan söylüyorsun. Madem Kaan’ın barında maç izlediniz akşamın sekizinde o orospuyla takside ne işin vardı lan şerefsiz?”

(4)

Pavlov deneylerini köpeği yerine benim üzerimde yapsaydı şartlı refleksi öğrenmek için başka bir bilim adamını beklemek zorunda kalabilirdik zira gözlemlerinin kontrolünü yapması imkansız olurdu. Aksine işi daha kolay da olabilirdi çünkü şartı bir kez yerine getirmesi alışmam için yeterli olurdu. Sırf birebir aynı kelimelerle ve aynı tonlamayla söylendi diye bir cümle insanı neredeyse yirmi sene öncesine götürür mü? Annem de seneler evvel babama “O orospuyla takside ne işin vardı lan şerefsiz?” diye bağırmıştı. Kadın milleti işte, işin aslını astarını öğrenmeden bağırıp çağırmaya, onu bunu yaftalamaya başlar. Allah bilir ya ben bunu söyleyince içinizden “Sen de Yılan adını hak etmişsin arkadaş. İnsan annesine öyle şeyler söyler mi?” demişsinizdir. Bense buna bakış açılarımız farklı olmakla birlikte kabul edebileceğim tek feminist söylemle itiraz ederim. Kadın anne olmakla kadınlığından hiçbir şey kaybetmez. Lakin doğruyu söylemek gerekir ki annemin bahsi edilen kadına yaptığı yakıştırma pek yerinde olmasa da babamın bir şeyler karıştırdığı belliydi zira şimdi net olarak hatırlayamadığım özürler ve sevgi sözleri sıralamıştı. Dönemin şartlarına göre lüks denebilecek bir iki hediyeden sonra da annem babamı affetmiş en azından öyle görünmüştü.

Hatırlıyorum da bunu biraz garipsemiştim ve annemle aramızda yıllar sonra incelediğimde çocuk aklımla kastedemeyeceğim derin manalar bulduğum şu konuşma geçmişti:

“Anne, babam bu eşyaları o kadından mı getirdi?”

“Hayır, bunları bana aldı.”

“O kadına aldıklarını geri getirmedi mi yani?”

“Bunları bana aldı dedim ya oğlum.”

“Öyleyse niye seviniyorsun ki?”

Annem son soruma cevap verdi mi hatırlamıyorum. Meselenin bizi ilgilendiren kısmı aradaki benzerlik olduğundan geçmişi boşverip sevgilimle aramızdaki tartışmaya dönüyorum.

Sevgilimin bizi takside birlikte gördüğü Sezen’di. Takside onun yerine başkası olsa böyle tepki göstermezdi. İkimizin bir arada olmasına kızma nedeni ise hayli eski bir meseleye dayanıyordu.

Sezen’le tanıştığımızda ben üniversite diplomamı almak üzereydim o ise ikinci sınıfa geçmişti. Onu birkaç kez bizim çocuklarla birlikte görünce kimdir, necidir diye soruşturdum. Arkadaşlardan birinin uzaktan akrabasıymış, yatay geçişle Bursa’dan gelmiş. Eli yüzü düzgün, sözü sohbeti hoş bir kızdı. O zamanlar kızların ne bela olduklarını anlamamış olmalıyım ki yakınlaşmak için bahaneler uydurmaya başlamıştım. Meğer bizimkilerden bir iki tanesi daha kur yapıyorlarmış hanımefendiye. O da bunca erkeğin ilgisini birden üzerinde hissedince havalanmış, kaprisli biri olmuş çıkmıştı. Yaşı küçük olduğu için kolay lokma gözüyle bakıldığını bilse ne düşünürdü bilmiyorum. Diğer çocuklar sağa sola dağılıp ben burada kalınca biraz kendine geldiyse de birden bire yön değiştirmeyi gururuna yediremediğinden olsa gerek işi ağırdan alıyordu. Ben bu ağırdan alma saçmalığından sıkılıp peşini bırakınca hatasını anlamış ama durumu düzeltmek için en son yapılacak şeyi yapmış, beni kıskandırmak için başkasıyla birlikte olmaya başlamıştı. Laf anlamaz, söz dinlemez o heriften yakayı sıyırıncaya kadar bir yıla yakın bir süre geçmişti. Yaz gelmiş, ben arkadaşlarımın zorlamasıyla sevgilim olduğunu iddia eden kızla vakit geçirmeye başlamıştım. Sezen hatasını anladığını, beni sevdiğini, daha fazla vakit kaybetmek istemediğini falan söylemiş; bizimkiyle görüşmemi ise intikam almak istediğime yormuştu. Kendisini önemsemediğimi fark edince önce küplere binmiş sonra da aşık olduğunu sanan ve sevdiğini elde edemeyen her insan gibi ona buna bana ne kadar aşık olduğunu anlatır olmuştu. Sezen’le bizimkinin birbirlerine bu denli düşman olmalarının sebebi bundan ibaretti.

O gün Sezen’le buluşma nedenimizin yalnızca birkaç ay sonra mezun olacak olan o genç psikolog adayının iş bulmasına yardımcı olmak maksadıyla eski arkadaşlarımdan birini ziyarete gitmek olduğunu ve Kaan’ın barına giderken onu da taksiyle evine bıraktığımı açıklayacakken birden bire bunu yapmayı hiç istemediğimi fark ettim. Tek kelime etmeden Sezen’i arayıp o gece onda kalıp kalamayacağımı sordum. Cevabın olumlu olacağını o söylemeden biliyordum. Sezen beni sevdiğini söylemekten uzun zamandır vazgeçmişti. Belki de artık beni sevmiyordu ama bir buçuk yıl süren bu düellonun galibi olma fırsatını kaçıramazdı. Ben kapıdan çıkarken sevgilim (o an itibariyle eski sevgilim) arkamdan bağırıyordu. “Ben onu yılan sanıyordum, esas yılan senmişsin. Yılaaan!”

Yılan, o günden sonra benim adım oldu.

***

Bu dört bölümlük hikayeyi dergiye aktararak sizlerle buluşmasını sağlayan kişi olarak yazarının izni olmadan bir açıklama yapmak istiyorum. Bu hikaye yazılırken Sezen’le yemek yapıyor bir yandan da muhasebe departmanındaki çalışanların yeni programa uyum sorununu nasıl aşabileceğimizi konuşuyorduk. Hikayenin sonlarına doğru sezilen ivediliğin ve son cümlenin baştan savma oluşunun nedeni yemek hazırlandıktan sonra Yılan’ın gelmesi için birkaç defa seslenmek zorunda kalışımız, onun da hikayeyi bitirmeden gelmek istemeyişiydi.

BOL BUDAKLI İNCE DAL (4)

Pavlov deneylerini köpeği yerine benim üzerimde yapsaydı şartlı refleksi öğrenmek için başka bir bilim adamını beklemek zorunda kalabilirdik zira gözlemlerinin kontrolünü yapması imkansız olurdu. Aksine işi daha kolay da olabilirdi çünkü şartı bir kez yerine getirmesi alışmam için yeterli olurdu. Sırf birebir aynı kelimelerle ve aynı tonlamayla söylendi diye bir cümle insanı neredeyse yirmi sene öncesine götürür mü? Annem de seneler evvel babama “O orospuyla takside ne işin vardı lan şerefsiz?” diye bağırmıştı. Kadın milleti işte, işin aslını astarını öğrenmeden bağırıp çağırmaya, onu bunu yaftalamaya başlar. Allah bilir ya ben bunu söyleyince içinizden “Sen de Yılan adını hak etmişsin arkadaş. İnsan annesine öyle şeyler söyler mi?” demişsinizdir. Bense buna bakış açılarımız farklı olmakla birlikte kabul edebileceğim tek feminist söylemle itiraz ederim. Kadın anne olmakla kadınlığından hiçbir şey kaybetmez. Lakin doğruyu söylemek gerekir ki annemin bahsi edilen kadına yaptığı yakıştırma pek yerinde olmasa da babamın bir şeyler karıştırdığı belliydi zira şimdi net olarak hatırlayamadığım özürler ve sevgi sözleri sıralamıştı. Dönemin şartlarına göre lüks denebilecek bir iki hediyeden sonra da annem babamı affetmiş en azından öyle görünmüştü. Hatırlıyorum da bunu biraz garipsemiştim ve annemle aramızda yıllar sonra incelediğimde çocuk aklımla kastedemeyeceğim derin manalar bulduğum şu konuşma geçmişti:
–         Anne, babam bu eşyaları o kadından mı getirdi?
–         Hayır, bunları bana aldı.
–         O kadına aldıklarını geri getirmedi mi yani?
–         Bunları bana aldı dedim ya oğlum.
–         Öyleyse niye seviniyorsun ki?
Annem son soruma cevap verdi mi hatırlamıyorum. Meselenin bizi ilgilendiren kısmı aradaki benzerlik olduğundan geçmişi boşverip sevgilimle aramızdaki tartışmaya dönüyorum.
Sevgilimin bizi takside birlikte gördüğü Sezen’di. Takside onun yerine başkası olsa böyle tepki göstermezdi. İkimizin bir arada olmasına kızma nedeni ise hayli eski bir meseleye dayanıyordu.
Sezen’le tanıştığımızda ben üniversite diplomamı almak üzereydim o ise ikinci sınıfa geçmişti. Onu birkaç kez bizim çocuklarla birlikte görünce kimdir, necidir diye soruşturdum. Arkadaşlardan birinin uzaktan akrabasıymış, yatay geçişle Bursa’dan gelmiş. Eli yüzü düzgün, sözü sohbeti hoş bir kızdı. O zamanlar kızların ne bela olduklarını anlamamış olmalıyım ki yakınlaşmak için bahaneler uydurmaya başlamıştım. Meğer bizimkilerden bir iki tanesi daha kur yapıyorlarmış hanımefendiye. O da bunca erkeğin ilgisini birden üzerinde hissedince havalanmış, kaprisli biri olmuş çıkmıştı. Yaşı küçük olduğu için kolay lokma gözüyle bakıldığını bilse ne düşünürdü bilmiyorum. Diğer çocuklar sağa sola dağılıp ben burada kalınca biraz kendine geldiyse de birden bire yön değiştirmeyi gururuna yediremediğinden olsa gerek işi ağırdan alıyordu. Ben bu ağırdan alma saçmalığından sıkılıp peşini bırakınca hatasını anlamış ama durumu düzeltmek için en son yapılacak şeyi yapmış, beni kıskandırmak için başkasıyla birlikte olmaya başlamıştı. Laf anlamaz, söz dinlemez o heriften yakayı sıyırıncaya kadar bir yıla yakın bir süre geçmişti. Yaz gelmiş, ben arkadaşlarımın zorlamasıyla sevgilim olduğunu iddia eden kızla vakit geçirmeye başlamıştım. Sezen hatasını anladığını, beni sevdiğini, daha fazla vakit kaybetmek istemediğini falan söylemiş; bizimkiyle görüşmemi ise intikam almak istediğime yormuştu. Kendisini önemsemediğimi fark edince önce küplere binmiş sonra da aşık olduğunu sanan ve sevdiğini elde edemeyen her insan gibi ona buna bana ne kadar aşık olduğunu anlatır olmuştu. Sezen’le bizimkinin birbirlerine bu denli düşman olmalarının sebebi bundan ibaretti.
O gün Sezen’le buluşma nedenimizin yalnızca birkaç ay sonra mezun olacak olan o genç psikolog adayının iş bulmasına yardımcı olmak maksadıyla eski arkadaşlarımdan birini ziyarete gitmek olduğunu ve Kaan’ın barına giderken onu da taksiyle evine bıraktığımı açıklayacakken birden bire bunu yapmayı hiç istemediğimi fark ettim. Tek kelime etmeden Sezen’i arayıp o gece onda kalıp kalamayacağımı sordum. Cevabın olumlu olacağını o söylemeden biliyordum. Sezen beni sevdiğini söylemekten uzun zamandır vazgeçmişti. Belki de artık beni sevmiyordu ama bir buçuk yıl süren bu düellonun galibi olma fırsatını kaçıramazdı. Ben kapıdan çıkarken sevgilim (o an itibariyle eski sevgilim) arkamdan bağırıyordu. “Ben onu yılan sanıyordum, esas yılan senmişsin. Yılaaan!”
Yılan, o günden sonra benim adım oldu.
***
Bu dört bölümlük hikayeyi dergiye aktararak sizlerle buluşmasını sağlayan kişi olarak yazarının izni olmadan bir açıklama yapmak istiyorum. Bu hikaye yazılırken Sezen’le yemek yapıyor bir yandan da muhasebe departmanındaki çalışanların yeni programa uyum sorununu nasıl aşabileceğimizi konuşuyorduk. Hikayenin sonlarına doğru sezilen ivediliğin ve son cümlenin baştan savma oluşunun nedeni yemek hazırlandıktan sonra Yılan’ın gelmesi için birkaç defa seslenmek zorunda kalışımız, onun da hikayeyi bitirmeden gelmek istemeyişiydi.

BOL BUDAKLI İNCE DAL (3)

Üç gün sonraydı. İş yerinden çocuklarla benim liseden arkadaş Kaan’ın birahanede maç izlemeye gittik. Aslında hiç sevmem herkesin toplandığı yerlerde maç izlemeyi, hele birahanelerde iyice Amerikanvari gelir bana bu iş. Bizimkilerin hatırına, biraz da uzun zamandır görmediğim Kaan’la külahları değişmemek adına mızıkçılık etmeyip uydum bu plana. Uymaz olsaydım! Kaan’ın gelmiyorsun, etmiyorsun babında karı dırdırı gibi sitemleri bir yana maç bitene kadar çıkan gürültü patırtı mekandan çıkıncaya kadar kafamı davula döndürdü.
Eve geldiğimde bizimkini uyurken bulunca şaşırdım. İçtiğim biralar koku alma duyumu etkilediğinden midir nedir kanepenin yanındaki şarap şişesini görünceye kadar içip içip sızdığını anlayamadım. Bunu yalnızca bir şeylere içerlediği zaman yapardı ve bu kendimi en az iki gün sürecek olan soğuk savaşa hazırlamam gerektiğine işaretti. Bu süre zarfında hiçbir şeye elini sürmez, mecbur kalmadıkça konuşmaz, çikolata ve elmadan başka bir şey yemez, telefonlara çıkmaz, işten çıkar çıkmaz eve gelir ve sabaha kadar kanepeden kalkmazdı. Benim yemek yapmak ve bulaşık yıkamaktan başka hiçbir şeyi dert etmeyeceğimi bildiğinden bana inat olsun diye değil elinden başka türlüsü gelmediğinden böyle davranırdı.
Yine de şansımı deneyip yatağa götürmek için kollarıma almaya çalışırken okkalı bir küfür yiyip öylece bıraktım uyuması için. Buna alışkın olmadığımı söyleyemezdim ama ruh halinin bu kadar hızlı değiştiğine şahit olmamıştım daha önce. Daha yeni barışmıştık oysa. Yoksa o yalnızca bir ateşkes miydi?
O gecenin üzerinden geçen birkaç günden sonra yanıldığımı anladım. Aramızdaki soğuk savaş değil resmen protestoydu. Direncini kırmamın tek yolu üstüne gitmekti, öyle yaptım. Doğru stratejiyi bulduğuma inandığım bir akşam dışarıda yediğini bile bile sofrayı kurduktan sonra “Yemek hazır.” diyerek sofraya davet ettim. Su içmek için mutfağa gitmesini fırsat bilip “Hazır mutfaktayken tuzluğu getirsene.” dedim. Mutfaktan eli boş döndü ama getirip getirmemekte tereddüt ettiği belliydi. Bu olumlu sinyali aldıktan sonra planımın uygulamasına hız verdim. Önce kumandayı istedim, vermeyince kanalı değiştirmesini söyledim. Sevdiğini bile bile şarkı söyleyen kılkuyruk popçuya verdim veriştirdim. Sonra yön değiştirip “Dün Ayşenur seni sordu, herhalde yine gömleğini isteyecek.” diyerek dikkatini dağıttım. Ayşenur’a sinirlenmesini sağladığımı anlar anlamaz sigarası olup olmadığını sordum. Sigarası olduğunu ve ne zaman biriyle eşyalarını paylaşmak zorunda hissetse kendini sinirlenip sigaraya sarıldığını biliyordum. Köşeye sıkıştığını anlamıştı ama iş işten geçtikten sonra bunun faydası yoktu. Ya bana da verecek ya kendisi de içmeyecekti. Fakat o hiç beklemediğim üçüncü bir şey yaptı, “Ne istiyorsun benden?” diye bağırdı.
Bu soruya verilecek cevabım yoktu. Saçma sapan küskünlüğünü sonlandırması ve ne olduysa anlatması yeterliydi benim için. “Kaç gündür neden surat astığını söyle yeter.” dedim. “Onu sen daha iyi bilirsin.” oldu cevabı. Bir kadın bu cümleyi kurduğunda durup düşünmekte fayda vardır. Kadınların en sevdiği cümledir zira bu. Bir erkek bunu duyar duymaz panikler. Akla gelen ilk cümle “Ne halt ettim lan ben?” olur. Erkek adam kendini bu düşünceye kaptırmayagörsün bir kez, o andan sonra ipler karşı tarafın elindedir. Akla bin bir türlü ihtimal gelir, ateş olmayan yerde duman aranır. Böyle anlarda ortada hiçbir şey olmadığını öne sürmek kadınlara haksızlık olur zira ortada gerçekten bir mesele vardır. Lakin bu mesele ya yanlış anlaşılmış ya da abartılmıştır. Her neyse, kısacık zaman dilimi erkek için çuvallamanın başlangıç evresidir. Bu evre başarısızlıkla biterse sonrası çorap söküğü gibi gelir. Bunu bildiğimden zihnimde hiçbir şüpheye yer vermemeye azami gayret göstererek hemen karşı saldırıya geçtim.
Anlatımın bu noktasında bir parantez açıp her ne kadar toplumun bireylere giydirmeye çalıştığı rolleri reddettiğimi söylesem de her zaman başarılı olamadığımı itiraf edeceğim. Bu oyunu neden sürdürüyor, altta kalmamak için neden uğraşıyordum? Hiç kimsenin yenilmeyi istememesiyle açıklanabilir bu durum ama pek de öyle değil; çünkü ben sadece yenilmemek için değil sevgilimi(!) kaybetmemek için savaşıyordum. Onu kaybetmek çok mu umurumdaydı? Mutfaktaki hünerinden başka neyi önemsiyor olabilirdim onunla ilgili? Hiçbir şeyi! Hatta çekip gittiği için sevinebilirdim bile ama ben yine de onu elimde tutmak için oyunu kazanmaya çalışıyordum.
“Hiçbir şeyi adam gibi açık açık söyleyemez misin sen?”
“Her şey apaçık ortada zaten, neyini söylememi istiyorsun ki?”
“Neymiş o ortada olan?”
“Dedim ya, sen benden daha iyi bilirsin.”
“Bildiğim bir şey yok benim. İnsanı çıldırtma da söyle ne söyleyeceksen.”
“Salı akşamı nerdeydin?”
“Salı akşamı? Eee, Kaan’ın barında.”
“Ne işin vardı orda?”
“Tek maaş yetmiyor ek iş yapıyorum. Ne işim olacak ya, işten arkadaşlarla maç izledik.”
“Demek maç izlediniz?”
“Ne oldu, senaryoda sorun mu çıktı?”
“Gözümün içine baka baka yalan söylüyorsun. Madem Kaan’ın barında maç izlediniz akşamın sekizinde o orospuyla takside ne işin vardı lan şerefsiz?

BOL BUDAKLI İNCE DAL (2)

Barıştıktan sonra iki gün geçmişti. İşten geç çıkmış, arkadaşlarla beraber bir türkü barda fazla mesainin acısını çıkarmıştık. Eve geldiğimde vakit hayli geçti. Aynı konuyu daha önce defalarca konuştuğumuz halde sevgilim yine bildiğini okumuş, akşam yemeğini bensiz yememişti. Bunu beni sevdiğinden yaptığını biliyordum ama Tanrı’nın insana ve annenin evladına olan sevgisi haricinde hiçbir sevginin birisini aç beklemeye mecbur edeceğine inanmıyordum. Safi sevginin karşılık almaya hatta karşılık beklemeye gerek duymadığını söyleyebilirdim ki bu yalnızca sözünü ettiğim iki durum için geçerli olabilirdi. 

Lavaboya girerken sofraya kendisiyle oturmamı istiyorsa kahve yapması gerektiğini söyledim. Çıktığımda kahvem hazırdı. Yemeklerinin cazibesine karşı koyamadığımı bildiği halde blöfümü yemiş görünmüştü. Şimdi geriye dönüp baktığımda en çok kahvelerini özlediğimi fark ediyorum. Benden bile güzel yapıyordu ki kahveyi fincan yerine kupayla içen biri olarak neden bir defa olsun nasıl yaptığını sormadım diye kendime kızar dururum.

Kahveyi içip kupayı yıkadıktan sonra masaya oturdum. Önce önüme bol baharatlı bir çorba koydu. Yemekleri ben geldikten sonra ısıttığı için çorbadan buhar çıkıyordu. Baharatın kokusunu ve çorbanın buğusunu derin bir nefesle içime çektim.

Biliyor musun, seninle yemek yemeyi de sana yemek yapmayı da çok seviyorum.” dedi. “Her yemeğe öyle iştahla ve sevgiyle bakıyorsun ki.”

Bunu ilk defa duyuyordum, hoşuma gitmişti. “Senin bana baktığın gibi mi?” diye takıldım.

Bana bakmadığın gibi. Hoş, yemekleri benden çok sevmene alıştım ya artık sorun etmiyorum.” Sitem yoktu bu cevapta, küskünlük sonrası günlerimizde sitem etmezdi.

Ertesi gün işe gitmeden önce elektrik faturasını yatırmam gerektiğinden erken kalktım. Evde bir gariplik vardı. Ne olduğunu anlamakta gecikmedim, kahve kokusu yoktu. Sevgilim evde olduğunda sabah kahvemi hazırlayıp kahvaltı sofrasını kurduktan sonra işe giderdi. Benim çalışma saatlerim onunkine nispetle esnek olduğundan hep benden erken kalkardı ama ben de erken kalktığıma göre bu defaki fazla erken demekti. Elbiselerini dolapta görmesem yine evi terk ettiğini düşünmeye başlayacaktım. Cezveye su koyup kahvaltılıkları çıkarmak için buzdolabının kapağını açtığımda içeri girdiğini duydum. Sadece benim yediğim gül reçelini (sevgilim çok tatlı bulduğu için yemiyordu) ve yaz helvasını masaya koyduğumda mutfağa girdi. 

Onları yerine koy. Ocağı da kapat. Dışarı çıkıyoruz.” Bu bir emrivaki değil ricaydı.

Neden?”

Kahvaltıyı dışarıda yapacağız.”

İşe gitmen gerekmiyor mu?”

Bugün izinliyim. Hadi oyalanma da çıkalım.”

Dışarıda yemek fikri güzeldi ama yatırılmayı bekleyen bir elektrik faturası vardı.

Faturayı dert etme, ben dün yatırdım.”

Müneccim misin sen? Nereden anladın onu düşündüğümü?”

Anlarım ben. Zahmet olmazsa giyin de çıkalım. Midem kazınıyor.”

Dışarıda hava nasıl?”

Güneşli ama ortalık henüz ısınmamış. Üzerine bir şey al istersen.”

Sen alacak mısın?”

Düşünmüyorum. Üşürsem sen ısıtırsın beni.”

Olur. Sahi ne yapıyordun sen dışarıda bu saatte?”

Ufak bir işim vardı. Biliyor musun gelirken…”

Yatak odasından çıktığımı görünce yarıda kesti cümlesini. Şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.

Ne oldu? İlk defa görmüyorsun ya beni.” dedim.

Bunu nasıl beceriyorsun?”

Neyi?”

Hız ve şıklık arasında doğru orantı kurabilmeyi. Tam tersi olması gerekmiyor mu?”

Şıklık benim genlerimde var kızım. Kontrolü bilinçaltıma bırakıyorum, olup bitiyor.”

Dışarı çıktık. Apartmanın kapısını kapatır kapatmaz koluma girdi. Üşümemişti, sadece yakın olmak istiyordu. Tuhaf olan, benim yakınlıktan rahatsız olmamamdı. Hatta abartıp başını omzuma koymasını istedim. İki yıl sonra sevgilime aşık olmaya başlamıştım galiba.

Nereye gidiyoruz?”

Bilmem. İlk gelen otobüs bizi nereye götürürse.”

Ciddiyetini anlamak için yüzüne baktım, dudaklarındaki muzip gülümsemeden başka hiçbir ipucu bulamadım.

“Yanlış duymadım değil mi? Bilmediğini söyledin az önce.”

Bir şey söylemeden yüzüme bakıp gülümsemekle yetindi. Bu onayladığını gösteriyordu. Nihayet bazı şeylerin benim isteğime uygun olmasına razı olmuştu demek ki.

Devam edecek…

HİKAYE

“Kalktı. Giyindi ve dışarı çıktı.” Böyle kısacık hatta çoğu zaman tek kelimelik cümlelerle başlayan hikayeleri seviyorum. Ne yazık ki benim hikayem onlardan değil.
Güneş tam tepedeyken insanların, serinlemek için suya batıp çıktığı anlar dışında yanıp kavrulduğu, havalar hep böyle gitse renk pigmentlerinde sorun olmayan bir Finlandiyalı’nın Afrikalı gibi görünmek için yalnızca birkaç güne ihtiyaç duyacağı, gökyüzünde tek bir bulutun görünmediği ve doğal yahut suni gölgelerin serinlikten nasip alamadığı bir öğlen vakti; birkaç maceracı genç ve gürültüden kaçmaya çalışan az sayıdaki iyi para kazanan fakat çalıştığı firmada hissesi olmadığı için iş adamı ya da daha doğru bir ifadeyle para babası denemeyecek firma yöneticisinden başka hiç kimsenin uğramadığı bu ücra sahil kasabasında; neredeyse hiç satış yapamadığı için tezgah açmanın kar getirip getirmediğinden pek de emin olmayan lakin “dostlar alışverişte görsün” dercesine her salı kendine ayrılan alanda toplanan pazarcıların ve muhtemelen sıcaktan bunaldığı halde pazarcılara benzer biçimde -görev bilinciyle olsa gerek- üşenerek dahi olsa ötmekten vazgeçmeyen cırcır böceklerinin sesini bastıran bir siren sesi duyuldu.

Denebilir ki lafı bu kadar uzatmanın hiç gereği yoktu. Belki de doğrudur. Üstteki kocaman cümle tek satırda özetlenebilirdi. Sıcak bir öğle vakti, bir sahil kasabasında bir siren sesi duyulduğunu söyleyip geçebilirdim, fakat bu kadarıyla bıraksaydım bazı şeyleri tahmin etmenize yardımcı olamazdım. Örnek mi istiyorsunuz? Bilin bakalım ben kimim? Şıkları saymama gerek var mı? Üstteki ipucundan çıkarabilirsiniz. Ya macera peşinde bir genç ya iyi para kazanan bir yönetici ya pazarcı ya da kasabanın yerlisi. Hiç olmadı birkaç günlük ziyarete gelmiş birisiyimdir. Yine de siz tahmininizden o kadar emin olmayın. Kıyıdan başlayıp güneydeki tepenin zirvesine doğru gittikçe sıklaşan ormanın içindeki bir ağaç olabilirim pek ala.

Orman demişken, ben en çok Karadeniz’in ormanlarını severim. Hele hele Karadeniz denince ilk akla gelen Doğu Karadeniz’in ormanlarını. Alışkın olmayanlarda baş dönmesi yapacak denli temiz bir hava ve parmak ısırtan bir manzara sunar oranın ormanı insana. O nasıl bir çeşitliliktir Allahım! Hani saymaya kalksam ağaç çeşitlerini, hepsini bitirmenin imkanı varsa da sıkar hem sizi hem beni. Derseniz ki birkaç tane söyle yeter, derim ki hangisini söylemesem haksızlık olur ona. Unutmadan, olur ya aklınızdan geçer “Hani bir ağaç olma ihtimalin vardı o sahil kasabasında, nereden biliyorsun sen bunları?” diye; anlarım yaratılmışlar içinde dili olanların yalnızca insanlar olduğunu sananlardan olduğunuzu ve üzülerek bildirmek isterim bunca olmak arasında yalnız olmadığınızı.

Oysa ne güzeldir yalnızlık, değil mi? Yalnız insan erişilmezdir biraz, biraz başına buyruk, biraz da dediğim dediktir. Sanırsın bir diktatör, hiç olmadı adil bir kraldır. Ayrıca kimsenin yapamadığını yapandır yalnız insan. Belki de en çok bu yüzden imrenilir yalnızlığa. Nasıl tatmin edici bir duygudur yapılmayanı yapabilmek, bilinmeyeni bilebilmek! En alçak gönüllü insanda bile bildiğinden ötürü bilmeyene üstten bakan bir yan vardır. Alay değilse de haline şükretme yahut acıma karşısındakine en iyi ihtimalle.

Acıma… Tüm duyguların kendine has bir yanı vardır fakat acıma onlar içinde apayrı bir yerdedir. Garip bir duygudur acıma zira kaynağı, gidiş yönü ve vardığı yerin her biri durumdan duruma, kişiden kişiye göre değişiklik arz eder. Birini sevdiği için acır ona insan, birini küçük gördüğü için acır, hali harap olanın ve onun zatında tanıdık tanımadık tüm hali harapların haline acır sebebini çok zaman kendisi de bilmeden. Acıdığına yardım eder kimi insan kimi zaman. Acıdığına güler geçer, hatta bazen alaya alır onu beceriksizliğinden(!) ötürü. Bazen de kendi haline acır ki onunla ilgili konuşmaya kalkarsam kimse susturamaz beni; o yüzden kıyısında dolanıp geçiyorum. Acınan insanın ruh hali de bir gariptir. Şöyle ki; bazısı sevgiden sayar ve sevinir acındığına, bazısı küçümsendiğine inanır -öyle olmasa da- da kızar, bazısı acıyana acır ki kendini bir şey sanır.

Ben de hikayeme acıyorum, laf kalabalığına boğulup piç olup gittiği için.

BOL BUDAKLI İNCE DAL

Adım Yılan. Doğru, yılan sevilmeyen bir hayvandır, en azından bizim kültürümüzde. Benim de sevenim yoktur zaten, en azından kendi çevremde, ama bu her zaman böyle değildi. Adımın Yılan olmadığı, bir nebze de olsa sevildiğim günleri hatırlarım.

Küçüktüm, ufacıktım,

Çok çalıştım acıktım.

Yok, bu böyle olmadı. Hem de ne küçüktüm ne de çok çalıştım. Adımın değişme hikayesi üç beş cümleyle anlatılamayacak kadar gariptir. İyisi mi biz biraz detaylarla ilgilenelim.

***

Bir sevgilim vardı. Ben öyle olduğunu düşünmesem de insanlar sevgilim olduğunu söylüyorlardı. Oysa ben onu hiç sevmedim ki. Bir çiçeğe gülmesini, bir güle benzemesini…

Kim yazdıysa o şiiri sakın alınmasın, şiiriyle dalga geçiyor değilim. Benim huyum bu. Bu yüzden adım Yılan ya. Belki zihnim biraz garip işliyor. Hem bu böyle olmayacak. Anlatacaklarımı düşüncelerimden olabildiğince sıyırmam gerekecek anlaşılan.

Bir sevgilim vardı. İki yıldır beraberdik. Bir yıl daha sürdü birlikteliğimiz. Sonra ayrıldık. Ayrıldıktan sonra bir müddet görüştük ama uzun zamandır haber almadım kendisinden. Zaten arkadaşlığımız benim zorumla sürüyordu. Ayrılan çiftlerin arkadaşlığının sürebileceğine dair inadım ona makul gelmiyordu. Hep arayan tarafta olmaktan sıkıldığımdan ben de bıraktım peşini. O da diğerleri gibi beni anlamamıştı.

İki yıldır dedim ama aslında daha iki yıl dolmamıştı. Bir aydan biraz fazla vardı ilişkimizin başlamasının yıl dönümüne. Yani adımın değişmesine kırk gün falan vardı.

 

İşte yine onun gibi konuştum. Bardağı taşıran son damlayı sebep, bardağın taştığı anı esas zaman gibi gösterme hastalığı bende de baş gösterdi demek ki. Oysa adımın değişmesi hiç de o güne mal edilip içinden çıkılabilecek kadar basit bir olay değil. Daha çocukluk yıllarımdan belliydi bu, ama her aklıma geleni hemen anlatmaya kalkarsam işin içinden çıkamam. Şimdilik o güne gidelim, daha sonra ne gerekiyorsa anlatırım. Çocukluk yıllarımı unutmayacağım, söz.

İlişkimizin başlama yıl dönümünü nasıl kutlayacağımızı düşünüyorduk. Daha doğrusu o düşünürken ben televizyon izliyordum. O ne zaman böyle şeyleri düşünmeye başlasa ben televizyon izlerdim çünkü zihnimi onun zırvalarıyla doldurmaya hiç niyetim yoktu. Hiçbir zaman benim isteklerim önemli olmadığından onun ne istediğiyle de ilgilenmiyordum. Zaten yıl dönümümüz de ihtilaf meselesiydi. Ben temmuz, ağustos ayları içinde herhangi bir gün derken o 14 şubat’ta ısrar ediyordu. Bana göre 14 şubat tanışma yıl dönümümüzdü ki tarih 14 şubat olmasa aklımda bile kalmazdı.

Dört yıl önce -ayrılığımızın üzerinden bir yıl geçti- özellikle sevgililer gününe denk getirilmiş bir nişan töreninde tanıştık. Ben nişanlanan zavallının, yani erkeğin, arkadaşıydım o ise bu tür formaliteleri neden istediğini kendisi dahi bilmeyen tarafın, yani kızın, arkadaşıydı. Ortak arkadaşımız bile yoktu yani. Nasıl olduysa nişanlı çift tarafından tanıştırıldık. Ben her potansiyel baş belasına yaptığım gibi ona da soğuk davrandım ama baş belaları her zaman aynı yöntemle defedilemiyormuş. Hanımefendi beni elde etmeyi o gün kafasına koymuş. Ben neredeyse içime düştüğü ve biraz da arkadaşlarımın zoruyla kalbimi çaldığı(!) yaz aylarını başlangıç olarak alsam da o kendisi için başlangıç olarak gördüğü tarihi benim için de başlangıç olarak görüyordu. Kendisine göre mantıklı bir gerekçesi de vardı. Sevgilim olduğuna göre onun için var olan, benim için de var demekti ve aşkımız onun bana âşık olduğu gün başlamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse aşkımızın(!) ne zaman başladığı umurumda bile değildi. Ben sadece onun inadına inat olsun diye diretiyordum. (Olaylar onun belirli günler ve haftalar takvimine göre cereyan ettiğinden bundan sonra kullanacağım belirli günler onun kabullerine uygun olacak. Kendime ait kabulleri kullanmam gerekirse bunu özel olarak belirteceğim.)

Kutlama planlarını anlatırken soluklanmak için durduğu bir anda ne yaptığımla ilgilenmeyi akıl etti. Etmez olsaydı. Bu defa eskisinin iki katı hızlı konuşuyor, makineli tüfek gibi üzerime laf yağdırıyordu. Arada sövüp saydığı da oluyordu ama küfürleri durumun ciddiyetini arttıracağı yerde tartışmayı komikleştiriyordu. Aslında buna tartışma demek de pek doğru değildi çünkü ara vermeden konuşan oydu, hiçbir şey anlamadığı halde ara vermeden dinlemek zorunda kalan bendim.

Epeyce bağırıp çağırdıktan, zehrini kustuktan sonra sustu. Sevgilisi susan erkeğin sevinme görevinden daha asli bir görev beni beklemeseydi rahat bir nefes alacaktım. Sevgilisi ağlamaya başlayan erkek her ne yapıyorsa bırakmalı, sevgilisine sarılmalı, onu teselli etmeli, gerekirse öpüp koklamalı, sevip okşamalı, yatağa atmalı –burası hızlı oldu-, gerektiğinde yavaşlamalıdır. Ne var ki ömrüm boyunca peşimi bırakmayan görevden kaçma isteğim o an da benimle beraberdi. Her şeyi benim için yaptığı halde(!) hiç ilgilenmediğim için ağlayan sevgilimi yatıştırmak için kılımı dahi kıpırdatmıyordum. (Bu parantez içi ünlemlerden daha çok çıkacak; iyisi mi ben belli başlı yerlerde kullanayım geri kalanlarında ironi yaptığımı siz kendiniz tahmin edin. Beyin jimnastiği yaparsınız hem, fena mı?)

O günden sonra üç hafta boyunca hiç konuşmadık. Ev kirasını beraber ödediğimiz halde o üç hafta boyunca bir arkadaşında kaldı ki böyle durumlarda evden giden genelde erkek olur. Üç haftanın sonunda yine arkadaşlarımın zoruyla bir özür yemeğine davet ettiğimde affedildim. Gerçi affedilmek hiç de umurumda değildi zira evden uzakta olan ben değildim, ama yemek yapmaktan da sıkılmaya başlamıştım. O yüzden geri dönmesine sevinmediğimi de söyleyemem. Zaten eski sevgilimle birlikteyken en keyifli olduğum anlar yemek saatleriydi. Yemek konusunda doğuştan getirdiği bir yeteneği olduğuna inanırdım onun. O çocukluktan beri mutfak işleriyle uğraşmasını sebep gösterse de bu bence bahaneden başka bir şey değildi. Kendisine bahşedilmiş yeteneklerini kendi emekleriyle elde etmiş görünmek isteyen insanlara has davranışlardan birisi olarak yorumlardım bu bahanesini. Ona ne zaman böyle düşündüğümü söylesem kavga ettiğimizden yemek yapma yeteneği hakkında konuşmamaya gayret ederdim. Elbette bu yüzden yemeklerinin güzelliği dolayısıyla aldığı iltifatlardan da mahrum kalırdı. Onu da her zamanki ilgisizliğime yormayı tercih ederdi, iğnelemeyi ihmal etmeden.

Yıl dönümümüze üç haftadan az kalmıştı. Araya küskünlük girmeseydi kutlama büyük bir partiyle gerçekleşecekti. Bu aynı zamanda bir sevgililer günü partisi olacaktı. Davetli sayısının elliye yakın olacağını söylüyordu eski sevgilim. Çoğu onun arkadaşıydı elbette. Benim arkadaşlarım uzun zamandır benden çok ona yakın olduklarından hepsinin onun arkadaşı olduğunu söylesem de hata etmiş olmam. Yani onca kişinin arasında kimsesiz olacaktım.

Büyük kutlama partisinden kurtulmuştum ama sevgilimin ve onun hain kız arkadaşlarının elinden kurtulmak o kadar da kolay değildi. Daha evvel kaçmak için bin bir bahane bulduğum ve birkaç fire dışında genellikle başarılı olduğum romantik akşam yemeği saçmalığıyla cebelleşecektim. Hepsinden az biraz alınmış (tadılmış mı deseydim?) sekiz-on çeşit yemek, çiçekler, mumlar, sevgi yüklü(!) bakışlar, aşkım, sevgilim, hayatım türünden sözcüklerin cümlelerden eksik edilmediği “seni seviyorum”u bol konuşmalar… Savurganlığıma hayran, cimriliğime kızgın sevgili arkadaşlarım, cebime zararı ay sonunda kendini bir hayli belli eden bu saçmalıktan kaçışımı sadece maddi sebeplere bağladıklarından daha da ifrit oluyordum baş başa akşam yemeği fikrine. Çekilmez çilelerin en büyüklerinden biriyle karşı karşıyaydım vesselam.

Sevgilimin benimle birlikteyken geliştirdiği en iyi davranışlardan biri barıştıktan sonra kısa bir müddet için dahi olsa bana çok iyi davranmasıydı. Buna alışması neredeyse bir yılını aldı fakat sonraki iki yıl boyunca tüm barışmalarımız ilişkimizin ilk günlerini yaşadığımız zamanlardaki kadar güzel anılara neden oluyordu. Aynı durum yine tekrarlamış ve 14 şubat’a kadar sürmüştü. Sevgilim yemeğin yeneceği lokantadan yemeğin kaçta başlayacağına, yemeklerin neler olacağından masanın nasıl düzenleneceğine kadar her şeyle ilgilenmişti.

Gerçi bunu barışmamıza vermek sevgilime biraz haksızlık olur. Ben olsaydım son güne kadar bekler, herhangi bir yerde aynı akşam için rezervasyon yaptırır, yemeklere orada karar verirdim ve masanın düzenini de çalışanların zevkine bırakırdım. Sevgilimin en sevmediği huylarımdan biriydi bu. (Neyimi sevdiğini hiçbir zaman anlayamadım zaten.) Ona göre her şey önceden planlanmalı, hiçbir aksiliğe meydan verilmemeliydi. Bu nedenle her defasında olduğu gibi hazırlıklarla o ilgilenmişti. Barışmalarımız bu hazırlıklarla anlatılamayacak kadar güzel anılarla süslenirdi. Hele o defaki… Öyle ki bir defasında kendimi sıradan olmanın rahatlığına bırakmayı ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım.

Devam edecek…