Etiket arşivi: turgut maraş

BEYNE NASIL FORMAT ATILIR?

            Beyne format atılır mı? Bu nasıl olur? Aynı senin sorduğun gibi bu soruyu kendime sormuştum. Beyne format atılabilir mi ki? Ney yani kafamızı bir yerlere çarptırıp zeka kaybına uğramamız, daha sonra da boş zekayı tekrardan doldurmamız mı gerekiyor? Nasıl olacak bu iş?

            Sevgili okurum, öncelikle beyin  hiçbir şeyi unutmadığı için beyne format atılması mümkün değil. Zaten format dediğimiz olay da tamamen silmek ya da format sonrası boş bir belleği sıfırdan doldurmak da değil. Bir bilgisayara bile format attıktan sonra bazı bilgiler geri getirilebiliniyor. Bu da bilgisayar belleğinde bile bilgilerin unutulmadığını ve tamamen silinmediğini, silinse bile kısmen silindiğini bize gösteriyor. O zaman sürekli format atmanın da bir anlamı yok.

            Aslında format atmamızdaki temel amacımız her şeyi sıfırlamak, resetlemek, yeniden başlamaktır. Ama hiçbir format atma işlemi sıfırlama yapmadığı gibi sıfırdan da başlatmaz. Format sonrası belli bir kalıp belleğe yüklenir ve bu yüklenen kalıpla yeniden başlanmış olunur. İnsan ve hayvan beyinlerine gelince, insan beyni hayata sıfırdan başlar, hayvan beyni belli şeylerin Allah tarafından yüklü olduğu bir kalıp bilgi ile başlar ve bu yüzden hayvanlar dünyaya gelir gelmez yürümeyi bilir, yüzmeyi bilir. İnsan beyni yaşayarak öğrenir, hayatı tecrübe edinir, hayvan beyni çok az tecrübe edinir ve ilk başta yüklü olan kalıp bilgisine de pek bir şey eklemez. Yani bu farklardan yola çıkılarak insan beynine format atılamayacağını söyleyebiliriz.

            Bu beyne format atma konusunu da nerden çıkardın diyebilirsin. Aslında koynu ben değil bndan yaklaşık dört sene kadar önce “Beyin Gücü” adlı dergi çıkartmıştı. O zamanlar dergiyi takip ediyordum. Derginin son çıkan sayısını aldığımdan her insanın dikkatini çekebileceği gibi benim de dikkatimi çeken bir başlık gördüm. “Beyne Format Atılır mı?” bu başlık aynı zamanda derginin orta yerinde “Ayın Konusu” diye yayımlanmıştı. Merakla ön sayfaları es geçip, orta sayfayı açıp oradan dergiyi okumaya başladım. Okumaya başladım ama benim yazımdaki başlık gibi başlığı attıktan sonra konudan uzak şeylerden bahsedilmeye başlanılmamış bir yazı gördüm. Hevesim kırılmasın diye kendimi avutmaya başladım, herhalde bir sonraki paragrafta konuya girer diye söylenip durdum. Bir paragrafı okudum, bir tane daha ve bir tane daha, sonunda “Ayın Konusu”nun son bulduğunu gördüm ve kendime yazının başında olduğu gibi soru sordum: “Beyne format nasıl atılır ki?” Sevgili yazar nasıl bir başlık atmış dedim kendi kendime. Bu düpedüz insanları kandırmaktan başka bir şey değil dedim. Sonra bu yazara bir e-posta attım. Dedim ki: Sevgili yazar, ben derginizi takip eden bir okurum. Bu sayınızda gözüme ilginç bir konu ilişti “Beyne format atılır mı?” diye. Hemen okudum ama ne göreyim, başlığınızla konu arasında çoook büyük uçurum var, hatta hiçbir bağlantı yok. Şimdi size soruyorum “Beyne format atılır mı?” Eğer atılıyorsa bunu bana cevap olarak yazınız, yoksa derginize itibar etmeyip bir daha almayacağım. Dört yıldır cevap bekliyorum. Belki cevap gelir umuduyla J

            Sevgili okurum, bu sorunun cevabını dört yıl aradan sonra ben vermek istiyorum. Beyin hiçbir şeyi unutmadığı için beyne format atılmaz. Bu dediğim özellikle insan beyni için geçerlidir. Ancak Yüce Allah biz insanları yaratırken güzel bir özellik vermiş. Bunun adı “unutmak”. İnsan gördüklerinin, duyduklarının ve okuduklarının belirli bir oranını unutur. Unutmaması için tekrar etmesi gerekir. İşte insan oğlu yaşadıkları arasından hangisinin tekrarını yapmıyorsa her geçen gün yaşadığı ansını unutmaya başlar. Bir kişi bir yakınını kaybettiğinde hiçbir zaman ilk yaşadığı acıyı başka bir zaman yaşamayacaktır. Bunun tekrarı da mümkün olmadığından bu acıyı gitgide unutacaktır. Çünkü beyin tekrarsız bilgiyi unutur.

            Eğer sen de beynine format atmak, her şeye sil baştan başlamak istiyorsan, yaşadığın kötü anılarını, iyi anılarını hatırına getirmeyip tekrar etmeyerek unutabilir, beynine format atabilirsin.

            Bir sonraki sayımızda ve yazımda buluşmak ümidimle. Hoşça kalın.

EMPATİNİN AİLE BİREYLERİ ARASINDAKİ ÖNEMİ

Antipatinin zıt anlamlısı olan empatinin tanımını yapacak olursak, empati; bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kısaca kendini karşıdaki kişinin yerine koyarak o kişinin duygu ve düşüncesini anlamak, hissetmek diyebiliriz. İslam dininin de bu noktada Müslümanları empati yapmaya yönelttiğini biliyoruz. Empatinin tanımıyla bağlantı kurulabilecek atasözlerimiz de mevcuttur. Bilemiyorum çoğu kez kullanıp da empati ile ilişkilendirmiş miyizdir? Mesela “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.”, “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır.” gibi atasözlerimiz hep empatiyle alakalıdır. Siz şimdi kendinize iğneyi batırıp iğnenin verdiği acıyı anladıktan sonra başkasına da herhalde çuvaldızı batıracak değilsiniz. Affedersiniz ama “Eşekten düşenin halini eşekten düşen anlar” sözünü de söylemeden geçmek istemiyorum. Eşekten düşmenin vermiş olduğu acıyı ancak bu konuda acıyı tecrübe edinmiş bir kişi bilebilir.

Empati kavramı aile içerisinde bireyler arasında kullanılırsa güçlü olan ailevi bağların daha da güçleneceği düşüncesindeyim. Şöyleki hiç bir aile büyüğü ya da aile ferdi bir diğer aile bireyinin zarar görmesini istemeyecektir. Bir baba ya da anne evladının hata yapmasını istemez. Bu bağlamda bir konu ile ilgili tecrübe sahibi olan aile bireyi küçük olsun büyük olsun fark etmez, aynı tecrübeyi yaşama noktasında diğer aile bireyine yardımcı olacaktır. Bu yardımın olumlu sonuçlandığını gören kişi de kendisine yardımı dokunan aile bireylerine daha fazla muhabbet duyacaktır. Konuyu şöyle örneklendirebilirim:  Bir öğrenci bir hocanın tecrübesinden yararlanrak bir işi başarır da hocaya saygısı sevgisi daha da artmaz mı, artar kanısındayım. Empatinin aile bireyleri arasında da uygulanması bu noktada ailevi bağların kuvvetlenmesine katkı yapacaktır. Aile bireyleri empatik tutum ve davranışları içerisinde karşıdakini dinlediğinde ve anladığında, dinleyen ve anlayan kişi için ortak ve anlamlı yaşantı sahası doğacaktır. Empati terapinin dışında her türlü ilişki biçiminde insanlara gerekli bir tutumdur.

Son olarak bir halk masalıyla empatiden bahsetmek istiyorum. Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da “korkumdan kırk kantar yağım eridi” dermiş. Bir gün birisi demiş ki “sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?”. Bunun üzerine göğsü kınalı serçe şu cevabı vermiş: “Herkesin kendine göre dirhemi ve kantarı var, siz ne anlarsınız.” İşte halk masalından da anladığımıza göre herkesin kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Bizim de karşıdakinin bakış açısını yakalamamız onun duygularını anlamamız demektir. Bu empatinin gereğidir.

Sempatik ve empatik olmanız dileklerimle.  Sağlıcakla kalın.

EUROVİSİON ÇILGINLIĞI

Her yıl düzenlenen ve yarışmaya katılan ülkelerin bir sanatçı seçip yolladığı bir şarkı yarışmasıdır Eurovision. Her ülke kendi diliyle şarkı yapıp katılabiliyor bu yarışmaya. Fakat anlam veremediğim bir konu var. O da çoğu ülkelerin ya kendi dilini bırakarak dünya genelinde ağırlıkla kullanılan diller olan İngilizce, İspanyolca gibi dilleri kullanarak ya da hem kendi dilleri hem İngilizce karışımı bir şarkı yaparak yarışmaya katılmalarıdır.

Bu yarışma her ülkenin kendi diliyle yaptığı şarkıyı iyi bir sahne performansı da sergileyerek oy verecekleri etkileme şeklinde devam eden bir yarışma mı? Ben mi yanılıyorum acaba? Eurovisioan şarkı yarışması yerine İngilizce Sözlü Şarkı Yarışması denilse yeridir. Çünkü yarışmaya katılan sanatçıların büyük çoğunlu sözleri İngilizce olan bir şarkı ile yarışmaya katılıp yarışıyorlar. Evet evet bu yarışmanın adı değiştirilmeli(!).  Sözlerinin tek dile indirgenmesini geçtim, ülkelerin oylamalarında da bir şaibe olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yarışmanın son 3-4 yılını izleyen bir kişi bunu fark edecektir. İskandinav ülkeleri buna Rusya, Belarus ve Ukrayna’yı da dahil etsem Kuzey ve Doğu Avrupa ülkeleri performansı ne olursa olsun bir şekilde en yüksek puanları kendi aralarında paylaşmış durumdalar. Aynı şekilde Balkan ülkeleri de bu duruma dahil ve onlarda kendi aralarında puan dağılımında sabitler. Bize gelecek olursam ne biz ne de Yunanistan ve G.Kıbrıs Rum Yönetimi birbirimize komşu değilmişiz gibi bir durum mevcut ortada. Performans iyi olsa da Türkiye, Yunanistan ve G.K.Rum Yönetimi puan konusunda pintiler. Programın sonundaki oylamaların açıklanması kısmına gelince sunucu  bize kimin 12 tam puanını vereceği konusunda tahminlerde pek hayrete düşmese gerek. Haliyle ya Türklerin  çoğunlukta bulundukları ülkeler ya da ülkemize sempati duyanların tam puan yahut tam puana yakın puanlarını bizim ülkemize oylamaktalar. Bu ülkelerin Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika, Bosna Hersek olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Azerbaycan da kardeş ülke diye biz onlara tam puan veriyoruz onlar da bize tam puanı vermekteler. Bir nevi kendi kendimize 12 puanı kullanmış oluyoruz. Bu oylamalarda duygusal, siyasal davrananlar var. Nerede kaldı şarkı yarışmasının anlam ve önemi?

Ülkemizi temsil için gönderdiğimiz sanatçıların yaptıkları şarkılara diyeceklerime gelirsek. Daima ulusalcı ayağına yatanları biliriz. Nedense bu yarışmaya sözleri Türkçe olan bir şarkı ile katılmaktan ya utanırız(!) ya da korkarız(!). Korkarız demekten kastım kaybetme korkusudur. Bizde Eurovision hayranlığı kuşkusuz Sertap Erener’in birinci olmasıyla doruğa ulaştı. Bu birincilik bizleri gururlandırdı ve mutlu etti. Devlet büyüklerimizde bu gurur ve mutluluğa ortak oldular ama şarkının Türkçe olmaması ile ilgili hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. O günden bu güne Gülseren, Sibel Tüzün ve Mor ve Ötesi Türkçe şarkı ile yarışmaya katıldı ama yarışmaya İngilizce şarkı ile katılma geleneği bozulmadı ve 2011’deki yarışmaya da Yüksek Sadakat isimli gurup, 2012’de de Can Bonomo yine İngilizce şarkıyla katıldı.  Galiba yarışmacılar başarının bu şekilde geleceğini düşünüyor olmalılar, ancak ben bu şekilde düşünmüyorum.

Biz bir de Balkan ülkeleri arasında Türkçe sözlü şarkı yarışması düzenliyoruz. Ayrıca Türkçe Olimpiyatları düzenleyerek güzel Türkçemizin gücünü ve estetikliğini dünyaya anlatmaya çalışıyoruz. Bu da yetmez dilimiz en çok konuşulan 5 dil arasında. Tüm bunlar gurur verici ve yarışmaya Türkçe şarkıyla katılmaya sebeptir. Bundan sonraki yarışmaya Türkçe sözlü şarkı ile katılmayı umarak yazımı sonlandırıyorum.

Sağlıcakla kalın.

GERÇEK DOSTLUK

        Sevgili kardeşim Cihan ÇAL’a atfolunur.

        Dost, “sevilen kimse, sevgili, yâr” manalarına gelen Farsça bir kelime olup, dini literatürde sadakat, uhuvvet, sohbet gibi kelimelerle ifade edilir. Dostluk iki vücutta müşterek bir ruh gibidir. Dostumuz dünya ve ahiret sermayemizdir. İyi dost seçmişsek hem dünyada hem ahirette saadeti yakalamışız demektir.

        Özlemini duyduğunuz eski dostluklarınız olmuştur ve özlemle: Nerede eski o dostluklar, demişsinizdir. Aslında eski dostlukları şimdilerde de yaşamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski dostlukları yaşamak isteyen birinin yapması gereken şey arkadaşını, dostunu iyi seçmesi ve Allah rızası için sevmesidir. Herkes kusursuz dost arar, ama kimse kusursuz dostluk yapmak istemez. Eğer can ciğer dostluklar edinmek istiyorsak bu hususu göz önünde tutmak gereklidir. Dostunu sevmek ve bunu Allah rızası için yapmaktır. Dostunu Allah rızası için seveni Allah da sever. Bu yüzden dostlukların/arkadaşlıkların uzun ve kalıcı olması için temelinde menfaat olmayan dostluklar kurmalıyız. Aksi taktirde menfaat odaklı birliktelikler, arkadaşlık çerçevesinde bile kalmayacaktır ve bu birlikteliği sağlayan amaç sonlandığında arkadaşlıklarda son bulacaktır.

        Dostlukların oluşmasında dava adamlığının rolü de büyüktür. Aynı davaya baş koymuş insanların kuracağı dostluklar daha samimi, daha sıcak ve kale gibi sağlam olacaktır. Böylesine sağlam bir dostluğun arasına nifak sokmak isteyenler olacaktır. Falan kişi hakkında şöyle konuşuyor, şöyleymişsin böyleymişsin diyor. Cevaben: Kardeşim ne demişse doğrudur, diyerek nifakçılara tokat gibi cevap verir ki bu da dostuna olan güvenin gereğidir.

        Gerçek dostlukta frekanslar da ortaktır ve sen ne düşünürsen dostun da onu düşünür. Sen dostunu düşünürsün dostun seni düşünür. Kalbin kalbe karşı olması iyi niyet ve samimi dostlukla alakalıdır. Bir düşünceyi dile getirecekken dost söyleyiverir söyleyeceklerimizi ve tam da bunu diyecektim dersiniz. İşte bu noktada dostunuzla frekanslarımızın aynı olduğunu söyleyebiliriz.

        Dostluk kardeşliktir. Dostluk Halil ve İbrahim kardeşlerin yaşadığı diğergâmlığı yaşayabilmektir. Dostluk öyle bir şeydir ki tayy-ı mekan bast-ı zaman misali uzak olsalar da birbirileri ile iletişimde olurlar. Dostluk iki göz gibi olmalıdır. Birbirini göremeseler de beraber hareket eder, aynı yere bakar, beraber ağlar, beraber uyur beraber uyanırlar. Dostluk bir şahsın manevi azaları gibidir. El gözün ayıbını görmez, belki yardım eder. Ayağa bir diken battığında kalp acı çeker. Dostluk da böyledir, dostun tırnağı taşa geldiğinde dost kendi tırnağı taşa gelmiş gibi acı çeker, çekmelidir de.

        Kale gibi sağlam, samimi, candan ve sıcak dostlukları yakalamak için seçici olmak da gerekir. Bu konunun önemine vurgu yapan Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde iyi ve kötü arkadaşın kişiye vereceği olumlu veya olumsuz etkiyi bakın nasıl dile getiriyor: “İyi ve kötü arkadaşın hali, güzel koku satan atarla körükçünün haline benzer. Attar ya sana güzel kokusundan verir ya sen paranla ondan satın alırsın ya da kokusundan koklamış olursun. Körükçü ise ya elbiseni yakar ya da kötü kokusundan rahatsız olursun.” Başka bir Hadisi şeriflerinde de: “İnsan arkadaşının dini üzeredir. O halde her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına dikkat etsin” diyerek bizlere arkadaşlık/dostluk gibi önemli bir konu hakkında yol göstermiştir. Mevlana Celaleddin Rumî de:”Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diyerek arkadaşın arkadaşı ne derecede etkilediğini dile getirmiştir.

        Son olarak konunun derinliğini ve önemi anlatan bir hadis ve ayetle konuyu sonlandırmak istiyorum. Peygamber Efendimiz: “Allah’ın kulları arasında bir gurup var ki onlar ne peygamberlerdir, ne şehitlerdir. Üstelik kıyamet günü Allah indindeki makamların yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta eder.” Ashab-ı Kiram:  Ey Allah’ın resulü, onlar kimdir bize haber verir misin? Diye sordu. Peygamber Efendimiz de: “Onlar aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirilerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nuru (Kur’an) adına birbirilerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler”. Ardından da şu ayeti okudu: “İyi bilin ki Allah’ın velilerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Yunus 10/62).

        Hayatta ömür boyu kalıcı ve samimi dostluklar kurmanız dileklerimle, sağlıcakla kalın.

DOST

DOST

 

Sen yokken gaflet elbisesi örtüyordu üstümü

Üşüdüğümü sanıyordum yanarken

İblisler arkadaşım, günahlar can yoldaşımdı

Yaşadığımı sanıyordum ölürken

Yalan cebimde bozuk para, nefis yemekte tuzumdu

Doyduğumu sanıyordum  ”DOSTLUĞA”  açken…

 

 

Bir gün sen girdin dünyama…

Dost sandığım insanlar çok yapmacık göründü o anda

 

O anda; arkadaşlık dönüşüme girdi

Sevgiyle damıtıldı. Dibine dostluk düştü.

 

Tartıştık, kırdım seni, darıldık…Bunları bilerek yaptık

Çünkü kavuşmanın bir anlama ihtiyacı vardı…

 

Ama gün geldi Kader ayırdı bizi

Gel demek gerekiyor artık

Gel!

 

Kaderler ortak kavuşmalar da ortak olsun

Şems’ e aşık Mevlana’ nın ki gibi olsun

Damarlar tek yürekten çıkan kanla dolsun

Dolsun da iki beden aynı anda can bulsun

Ayrı ayrıda canan bulsun

 

Hayırhah kelimesi senle girdi lügatıma

”Ben” le doğdum ”SEN” le yaşıyorum

Bir kız bulamadın amma

Bin tanesi feda olsun ”DOSTUMA”

 

Yazan: Cihan ÇAL

Yazdıran(İlham olan): Turgut MARAŞ

 

İZLE KENDİNDEN GEÇ ~ 3

        İzle Kendinden Geç adlı yazı dizimin son dizisini yayımlamış bulunuyorum. Siz okurlarıma faydalı olabilmiş olmayı umuyorum. Keyifli okumalar diliyorum.

        Bilinç altına iletiler, telkinler yollamanın bir diğer yolu da sanal reklamlar. Bir çok filmde, dizide, futbol müsabakasında koltuğumuza kurulup ekranı izlerken “İzlemiş olduğunuz bu filmde/dizide/müsabakada sanal reklam uygulaması vardır.” ibaresine rastlamışsınızdır. Peki bunun anlamı ne diyebilirsiniz. Sanayi Bakanlığı sanal reklamı şöyle tabir ediyor: “Sanal reklam, hukuken kullanımı meşru görüntülerin canlı veya banttan bilgisayar marifeti ile manipülasyonu ve söz konusu görüntülerde yer alan, muhtelif unsurları reklam amacı ile halihazırda kullanılan veya ileride geliştirilecek teknolojiler vasıtasıyla oyun sahası ve çevresi üzerine düşürülen tüm görüntülerdir.” Televizyon izlerken , futbol müsabakalarında seyircilerin üzerine gelecek şekilde gösterilen reklamlar, film ya da dizi izlerken olmayacak yerlerde reklamların konulması hep sanal reklam uygulamalarıdır. Bir filmdeki 25. karelerin normal şartlarda görünmesi mümkün değilken, bilgisayar ortamında belli program aracılığyla mümkün olabiliyor. Bunun için inceleyeceğiniz filmi bilgisayarına kaydedin. Mediaplayler ile izlerken film sahnelerini 1/16 yavaş izleme modunda, “klocodec” ile izerken alttaki ok işaretlerinden “Decrease Speed”e üçkez tıklayıp filmi en yavaş moda getirerek her saniyeyi yaklaşık beş saniye de izleyebileceksiniz.  Böylelikle her karedeki ayrıntıyı rahatlıkla görebileceksiniz. Deneme yapmak isterseniz ödül almış filmleri tavsiye ederim.

        Bu kadar söylemden sonra bilinç altına yönelik görsel ve işitsel yayın yapmanın, reklamlar yapmanın yasak olup olmadığını sorgulamamız gerekmez mi? Tabi ki gerekir. Konuyla ilgili olarak RTÜK: ” Teknik cihazlar vasiıtasıyla televizyon yayınlarında çok kısa süreli görüntüler kullanarak, izleyicilerin ancak bilinç altı ile algılayabilecekleri ürün veya hizmetlerin tanıtılmasına ilişkin mesajlar içeren reklamlar” olarak tanımlama yapmıştır. Yasalarımız tüketiciyü koruma adına yasal düzenlemeler yoluna gitmiştir. 3984 sayılı yasanın 20. maddesinde: ” Reklamalrın, program hizmetinin diğer unsurlarından açıkça ve kolaylıkla ayırt edebilecek ve görsel ve işitsel bakımadan ayrılığı fark edecek biçimde düzenlenmesini, bilinç altı ile algılanan reklamara izin verilmemesini” hükme bağlamıştır. Yine Radyo ve Televizyon Kuruluşları Reklam Yayın İlkeleri ve Usulleri ile Reklam Gelirleri Üst Kurul Payların Ödenmesi Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesine göre: “Yayınlarda gizli reklam yapılamaz. Programlarda açıkça reklam olduğu belirtilmedikçe ürün veya hizmetler reklam amacını taşıyan şekilde sunulamaz. Çok kısa sürelerle imaj vereni eloektronik aygıt veya bşka bir araç kullanarak veya yapıların ne olduğu konusunda izleyenlerin fark edemeyecekleri veya bilemeyeckleri bir biçime sokarak, blinç altıyla algılanmasını sağlayacak reklamlar ya-sak-tır.!

        Yasada, yönetmelikde durum açıkça anlatılmış. Buna rağmen televizyon halen evlerimizde baş köşede baş rolünü oynamakta. Eskiler bilri mi desem artık, önceden bir televizyonu evimize alamazken şimdilerde bir televizyon az gelir oldu. Çünkü evin beyi kendi programını izlerken, evin hanımı ve çocuğu da kendi programlarını izlemek isteyecektir. Bu sebeple bir televizyon yetersiz gelmeye başladı. Bunun yanında da aile bağlarında muhabbetin eksikliğinden kaynaklı gevşemeler de meydana gelmekte. Tüketici toplumuna dönüştürüldük ya artık normal bir televizyon yerine devasa boyutlarda dev ekranlı televizyonları tercih eder olduk.

        Artık uyanmalıyız. Televizyonları gerektiği gibi kullanmalı, bilinç altına hücum etmeyen programları tercih etmeli, izlemeli ve izletmeliyiz.

        Sağlıcakla kalın…

MERHABA…

Merhabalar, Türk e-derginin 64.sayısıyla sizlerle yeniden buluşmamızın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu sayı da ayrı bir heyecan daha taşıyorum her zamankinden biraz farklı olarak. Türk e-derginin editörü olarak yazdığım ilk sayımız. Kelimeler hangi yerlere konacağını bilemiyor, sözler havada asılı, sözlerin hepsi sizlere tutsak..

 

    Değerli ağabeyim Mehmet Egemen Özkan’ın üniversitede yıllarında kurduğu bu dergiye , üniversite birinci sınıftaki bir öğrenciyi editör koltuğuna getirmesi bazılarının kafalarında soru işaretleri , bazılarımızda neden soruları bırakmış olabilir. Biz bir aileyiz . Ayaklarımızın altına bir uçan halı serilmiş ve bana “dümene geç” denildi. Şimdi bu köklü dergiyi ileri götürebilmek, sizleri memnun edebilmek için ayaklarım titreyerek geçiyorum dümene…

   

    Türkçe’nin gücüyle, haykırmaya devam ediyoruz bir düşünceyken kalbimize yağan her şeyi…

 

   

Sözü şerbet bilip, Türkçe yazanlar

Merhaba diyorum, özden merhaba!…

Bükülmez kalemler edip ozanlar

Ocaktan ataştan közden merhaba!…

 

     Aramızdaki yeni arkadaşlarımıza ” hoşgeldiniz ” derken , siz eskimeyen dostlarım gönülden bir merhaba deyip Nihal Mirdoğan’ın bu dizeleriyle şimdilik veda ediyorum…

 

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK


TÜRK E-DERGİ EDİTÖRÜ


    

İLETİŞİMİN İLETİŞİMDEKİ ÖNEMİ

        Sağlıklı bir iletişimdeki başlıca sıkıntı konuşanların birbirlerini anlamamaları ve anlatmaya çalışmaları için sarf ettikleri çabadan dolayı vericilerin açık alıcıların kapalı olmalarından kaynaklanır. Bu durumu sağırlar iletişimi olarak da adlandırabiliriz.

        Hz. Mevlana’nın bu konuyla ilgili olarak: “Ne kadar bilirsen bil, nasıl anlatırsan anlat, anlattıkların karşındakinin anlayabileceği kadardır.” sözü konuya açıklık getirmektedir. Mevlana bu sözüyle bir şey anlatırken karşıdakinin algılama kapasitesini, bilgi dağarcığını da göz ardı etmememiz gerektiğini anlatıyor. Aksi halde anlatan da dinleyen de iletşime kapalı olacaktır. Yine özlü bir sözde: “Dinlemesini bilen en cahilinden bile bir şeyler öğrenir.” diyerek dinlemenin ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştir. Tabi dinlediğimiz konunun özünü de bilmemiz dinlemenin etkisini güçlendirecektir. Konuşmacı anlattığı konuyu beden dilini de kullanarak anlatımını güçlendirmesi gerekir. Zira anlatıcı hareketsiz bir şekilde durmak suretiyle anlatma yoluna gitse dinleyiciye anlatmak isteğini güçlükle anlatır. Yahut dinleyici hiç bir şey anlamayabilir. Bu noktada beden dilinin iyi bir şekilde kullanılması çok önemlidir. Ayrıca beden dilini kullanarak bir şeyler aktarmaya çalışan kişi, konunun aktarılması hususunda rahat olacak  ve anlatmak istediğini net bir şekilde anlatacaktır. Atalarımız “Bin bilsen bir bilene sor” diyerek her insanın bilmediğimiz bi şeyi bilebileceğini ve önemli olanın da bu bilmedikleirmizi karşıdaki kişiden öğrenebilmemiz gerektiğini ve her insandan bir şeyler öğrenebileceğimize vurgu yapmıştır.

        İyi bir iletişimin sağlanmasında amacımız kendimizin ve karşıdakinin gelişmesi olmalıdır. Sorunların çözümünde kendi potansiyelimiz içinde kalmayıp, sorunun bir parçası olan herkesin çözüm önermesine izin vermeliyiz. Bu şekilde iletişimin önemini idrak ederiz.

Hayatta iyi bir iletişim kurmanız temennimle. Sağlıcakla kalın…

İZLE KENDİNDEN GEÇ! ~ 1

               Adına televizyon denildi ilkin, söyleyemeyenler de vizontele dedi. Türk Dil Kurumu: Vericiden iletilen dalgaların görüntü ve ses olarak görünmesini ve duyulmasını sağlayan aygıt, diye anlamlandırdı. Nerden bilebilirlerdi ki televizyon izleyenlerin kendinden geçeceğini. Bizlere hep televizyonun fiziki zararlarından bahsettiler. Üç metre geriden izlenecek de, karanlıkta izlenmeyecek de vs. gibi… Kimse çıkıpta televizyonda verilen yayınlardaki, programlardaki, filmlerdeki ve sinemalardaki zararlardan bahsetmedi. Bir bakış açısı oluşturur diye değinmek istiyorum.

                Televizyonun zihnimize yaptığı tahribat fiziksel zararlarından kat kat daha fazladır. Bu tahribatı ve tedavi şeklini, Alman Beyin Antrenman Kurumu Başkanı Prof. Bern Fischer: İki saat televizyon seyretmek suretiyle beynin uyarımdan yoksun bırakılmasının beyinde oluşturduğu tembelliği gidermek için bir hafta zihin eğzersizi yapmak gerekir, şeklinde dile getiriyor. Bir de günde 2 saat televizyon izlemenin bizden neleri çaldığını hesaplayalım. Bir kişi günde 2 saat televizyon izlerse, yılda 730 saat eder. Bu da 12 aydan 1 ayını gece gündüz televizyon izlemekle geçirmiş olacak. Zaman benim için değerlidir, boşa harcamak istemem. Geri getiremediğimiz şeylerin kıymetini bilmeliyiz. Zamanda su gibi akıp giderken geri getirmemiz mümkün değil. Bu yüzden zamanımızı televizyon başında harcamamalıyız. Günde 2 saat kitap okuyan bir kişi inanılmaz bilgi birikimine sahip olacaktır. 2 saat ibadet eden kişi Allah’a daha da yakın olacak. Ailenize ayıracağınız 2 saat aile içi muhabbetinizi arttıracak. İşinize ayırdığınız 2 saat cebinize yarayacaktır. Ve neler neler. Örnekleri arttırmak mümkün.

                Televizyonun zihne yaptığı bir diğer etki subliminal etkidir. Peki nedir bu subliminal? Bilinçaltını etkilemeyi hedefleyen mesajlardır. Genel olarak bilinçaltına yönelik gizli mesajlar olarak ifade edilir. Kişinin bilinçaltına mesaj göndermenin bir çok yolu var. Bunlardan en çok kllanılanları; dijital ses dosyalarına gizlenen işitsel yollar. Gözle algılanamayacak kadar kısa süreyle ve sık patlayan flaşlar şeklinde sinema ya da televizyon görüntüsü yoluyla bilinçaltına iletilen 25. kareler, reklam afişleri, logoları ve saklanmış şekil, kelime ve reklamlardır. Bu yöntem, bir ürünün reklamını yapmaktan, bir inancın ya da görüşün propagandasını yapmaya kadar varan geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Tabi bilinçli algılananlar değil bilinçaltı seviyesinde algılanan söz, resim, görüntü ve şekillerden oluşur. İnsan kulağı sadece belli bir frekans aralıklarındaki sesleri duyabilir. Üzerinde oynanabilirliği,işlenilmesi ve yayılmasındaki kolaylık sebebiyle mp3  dosyaları subliminal mesajlar için biçilmiş kaftandır. Yine insan beyninin algısı ise, bundan daha düşük ya da daha yüksek frekansları algılayabilecek kapasitededir. Yani kulağımız belli desibel aralığındaki sesleri duyabilirken beynimiz bu aralığın çok ötesindeki sesleri algılar. Şöyle ki 8-12 hertz dalga boyundaki subliminal mesaj içeren bir mp3’ü kulağımızla dinleriz, ancak içindeki gizli mesajı beynimiz dinler. Bu gizli mesajları frekans aralığına göre analiz eden yazılımlar da mevcuttur.

                Kişinin bilinç altına subliminal mesaj göndermenin bir diğer yolu da 25. kare tekniğidir. Kısaca tanımı ve tarihçesini yaparsak; gördüğümüz bir anlık görüntü, 655 satır ve çerçeve denilen 24 küçük kareden oluşur. Sinema bandında saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır.  Saniyeden sonra kareler gelir ve bir saniye 24 karedir.  Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de “control track” denilen aralıklar vardır. İşte bu görüntüler kesilip aralarına başka görüntüler atılarak 25. Kare oluşturulur. Bir saniyelik görüntü 1/24 bölünecekken 1/25’e bölünmüş olur. Bu 25. kare genelde görülmez ama bilinçaltımız tarafından algılanır. İşte 25. karenin temel esprisi bilinçaltına mesaj yollamak olduğu için, dünya sinema sektöründe bu tekniği kullanmayan yok gibidir. Siz koltuğunuzda oturup dizi, film veya belgesel izlerken bilinç altımız 25. karelerin saldırısına maruz kalıyor. Gözün görmediği fakat saniyenin üç binde biri kadar bir zaman aralığında görüntü bilinçaltına ulaşırken, o reklamı, diziyi, filmi hazırlayan yapımcı kendi hedefine, niyetine ve ideolojisine göre vermek istediği mesajı 25. karelerle bilinçaltımıza göndermiş oluyor.

*** İzle Kendinden Geç! adlı yazımın ilk dizisini yayımlamaktan mutluluk duyuyorum. Yazımda televizyonun, filmlerin verebileceği bilinçaltı zararlarından Psk. Dan. İdris BİLEN’in de notlarından istifade ederek bahsetmeye çalıştım. Bir sonraki sayıda yazımın devamında buluşmak üzere hoşça kalın.

SAYGILI MIYIZ?

        Büyüklerine saygı her küçüğün vazifesidir. Ancak insanlar büyüklerine saygının yanı sıra saygı duyması gereken bir çok konuyu biliyor da bilmezlikten geliyor. Gelin birlikte bakalım saygılı mıyız, değil miyiz?

        Fikirlerimizi söylerken ve savunurken hep kendi penceremizden bakarız. Bakış açımızı değiştirmeyiz. Oysa doğru bildiklerimizi başkalarının gözünden görmeye çalıştığımızda daha farklı düşünmeye başlarız. Karşıdaki kişilerinde söylediklerinde doğruluk payının olacağını anlarız. Fikirlerimizi savunurken bize yöneltilen eleştirilere tahammül edemiyoruz. Eleştirilere kapalıyızdır. Biri bizi övmeye kalktı mı övgüleri de kabullenmeyi ihmal etmeyiz. İşte övgüyü kabullendiğimiz kadar olumsuz eleştirilere de açık olmamız bizleri daha da ileriye taşıyacaktır.

        İnsanlar kişisel bakımlarını aksattıklarında, ağız kokusuna neden olacak yiyecekleri tükettiklerinde veya ağır kokular sürerek çevreye rahatsızlık verecek derece de davranışlar sergilediğinde ben keyfime bakayım da başkası umurumda değil demektedir. Ben bunu anlıyorum. Oysa başkalarına karşı saygılı olmayı bilmemiz de toplu yaşamada uyulması gereken kurallardandır. Bunu es geçemeyiz.

        Biriyle konuşurken neden bağırarak konuşuruz? Bunu da anlamakta zorlanmışımdır hep. Haccac-ı Yusuf gibi olamıyor muyuz? İkili görüşmelerde sessiz küçük harflerle konuşup bir topluluğa hitap ederken ise bir hatip gibi sesimizi yükseltebilmek varken neden sesimizin ayarını kaçırırız. Bu duruma da çare aramamız gerekir. Gürültü kirliliği konusuna değinmişken trafik ışıklarında yaşadığımız korna çalma vakasını da anlatmadan geçemeyeceğim. Kırmızı ışıktasınız sarı yanar ve daha siz vitese elinizi atar atmaz yeşilde yanmadan korna sesi duyarsınız. Gereksiz bir korna çalışı işte. Ne gereği var sanki ben görmüyorum! Eğitim şart!

        İnsanlar çeşit çeşit, haliyle davranışlarda da çeşitlilik oluşmakta. Çeşitli davranışlardan bir çeşit davranış olan bencilliği hiç sevmem. Bu yüzden bencil davranmak yerine paylaşımcı insanlardan oluşan bir toplumda yaşamayı arzu ederim. Birbirini seven, birbirine saygı duyan ve paylaşımcı bir toplum için çabalıyorum. Tarih okuduğumda hep yabancıların tarihimize hayranlığına hayran olmuşumdur. Ama bu hayranlığım saygıyı bilmeyen bir toplulukta yaşadığımı anlayınca hayal kırıklığına dönüşüyor. Şimdi size soruyorum bu kadar yazıdan, yakınmadan sonra saygılı mıyız? Bence saygılıydık ama şimdi saygıdan yoksunlaştırıldık.

SAMİMİ MİYİZ?

Bir gün bir veli bir insan karşı komşunun evine meleklerin dua ettiğine şahit olur. Bu veli kişi, ben her gün Allah’ı anar, zikrederim, Allah’a olan ibadetlerimi eksiksiz yaparım neden benim evime değil de karşı komşunun evine giderler bu melekler?  Diye ksamimi miyizendine sorar ve cevabını öğrenmek için gidip komşunun kapısını çalar.  Kapıyı genç bir delikanlı açar. Veli kişi sorar evladım dün akşam evinize melekler inip inip dua ediyorlardı. Siz ne yaptınız da meleklerin duasına layık görüldünüz diye sorar. Genç: Biz öğrenciyiz ve birbirimize karşı çok samimiyiz. Birbirimiz hakkında zerre kadar kötülük düşünmeyiz ve kötü söylemeyiz. Dün akşamda hep birlikte yastık savaşı yapıyorduk, derler. Veli kişi durumu öğrenip anladıktan sonra evine döner. İbadetlerine, işine-gücüne daha da bir samimiyet kazandırmaya çalışır.

Buradan şunu öğreniyoruz. Bizim için Allah’ı anmak, O’nu zikretmek ve O’na ibadet etmenin yanında arkadaşlarımızla aramızdaki ilişkilerdeki samimiyette önemlidir.

Arkadaşlarla aramızdaki samimiyetten bahsetmişken bu kavramın yanlış kullanıldığından bahsetmek istiyorum. Yukarıdaki hikayede samimi olan gençler birbirleri hakkında kötü söylemez ve kötü düşünmezlerdi. Ancak ben bunu bizim gençlerde göremiyorum. Gençler samimiyetin, birbirlerine olan yakınlığın gereğiymiş gibi birbirlerine hakaret ederek birbirlerine karşı argolu kelimeler kullanarak samimiyetlerini ifade ediyorlar. Samimi olmaları bunu mu gerektiriyor? Bu işe bir türlü anlam veremiyorum. Samimiyetle argolu konuşmayı, küfürlü konuşmayı karıştırmamalıyız.

Argo, küfür yetmezmiş gibi, arkdaşımızın en ufak bir açığını, yanlışını büyütmede inanılmaz çaba sarf ediyoruz. Arkadaşımızın arkasından gıybetler yapmaların ardı arkası kesilmiyor. Niye böyle diyorsun arkadaşının ardından diye sorduğunuzda da biz samimiyiz gelsin yüzüne de derim, cevabını alıyoruz. Bence insan olumsuzlukları dostunun yüzüne söyleyebilirse gerçek dosttur. Gerçek dost arkadan olumsuz değil olumlu konuşandır.

Arkadaşlarımızla argolu ve küfürlü bir konuşmanın yerine daha saygılı ve seviyeli bir konuşma şeklini tercih etmeliyiz. Kalp kırıcı sözlerden uzak durmalıyız. Samimiyet budur. Nitekim iyi ya da kötü söz canlılar üzerinde pozitif veya negatif etkiler bırakır.   Bilim adamlarının su molekülleri üzerinde yapmış oldukları deneyde, yanında güzel söz söylenen, güzel müzik dinletilen suyun molekülleri güzel şekiller alırken, buna karşılık yanında kötü söz ve anlamsız müzikler çalınan suyun molekülleri de anlamsız bozuk şekiller aldığı görülmekteydi. Bu deneyden anlaşılan güzel veya kötü sözlerin ve seslerin bir tek insanlar üzerinde değil tüm canlılar üzerinde olumlu-olumsuz bir tesir bıraktığı tezine varırlar.

 Kur’an-ı Kerim de: Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan çekinin, çünkü zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin! Sizden biriniz kardeşinin ölü halindeki etini yemek ister mi hiç? Demek tiksindiniz! O halde Allah’tan korkun, çünkü Allah, tevbeyi çok kabul edendir. Çok bağışlayıcıdır. (Hucurât/12). Başka söze ne hacet.

 Hayatta arkadaşlarınızla, dostlarınızla gerçek samimiyeti bulmamız ve konudan ders çıkarmamız ümidimle. Sağlıcakla kalın