Etiket arşivi: yalnızlık

Biz

Kendini tanıyamayan bir avuç insandık başta. Daha sonra tanıdık. Kendi benliğimizi fark ettiğimizde geç kalmıştık, çok geç. Zoraki tutunduk hayata. Sebeplerimiz vardı sonuca gitmeyen, yarı yolda bırakan. Sevdik mesela. Ölürcesine. Değmiyor dediler unut gitsin bitsin. Unuttuk gitti bitti. Ya da onlar öyle bildi. Nereden bilebilirlerdi ki içimizdeki sevgiyi ? Her yeni başlangıçta söz verdik. Önce kendimize sonra karşımızdakine. Biz kendine verdiği sözleri tutamayan bir avuç insan olduk. İçimiz acıdı, kayıplar yaşadık her yeni günde yeni bir kayıp. Birileri hep gitti. Alıştık, zamanla umursamamayı öğrendik. Belki dahada az acır oldu yüreklerimiz, duygumuzu kaybettik. Biz bir avuç gamsız insan olduk. Hayatı takmayan her şey gönlünce olan insanlar. Bu seferde bizden nefret ettiler. Biz hep kaybedenler olduk. Bir cesaretimiz kaldı. Gurur nedir bilmeyen kayıplardan korkan ve her fırsatı değerlendiren insanlardık. Cesaretimizin sınırı, durağı ve bitişi yoktu. Gecenin en koyu mavisinde günün en aydınlık anını yaşayabilirdik biz. Kendi kendine ümit verenlerdendik. İçten içe yalnız kalarak büyüttüğümüz sevgilerimiz vardı bizim. Kimseye anlatmaya kıyamadığınız ama içimizde tutamadığınız bir kaç küçük yaşanmışlık. İşte alıp götüremeyeceğiniz şey bu. Gitmeniz hayatımızdaki önem arz eden yeri boş bırakmanız demek. Öz güvenimizi, sevgimizi, inancımızı hatta bütün güzel duygularımızı yok edebilirsiniz ama yok edemeyeceğiniz tek şey cesaretimiz.Siz alıp götürenlerken biz kim miyiz? Biz kalanlarla yetinenler.

BİR BAKIŞ İŞTE!..

Yazar ResmiHani bakarsın ya bazen semalara, uzaklara…
Ne kimseler bilebilir gördüklerini, ne gözlerin şekil verebilir onlara.
Ama sen görürsün o uzaklara bakarken zihninde dolaşan düşünceleri, hayalleri…

Baktığın uzak diyarlar gibi hayallerinde uzaktır çoğu zaman sana.
Bazen yaklaştığını hissedersin onlara, bazen de imkansızlaşır aklında yer ettikçe.
Ve o bakış belirler çoğu zaman gideceğin yolu, atacağın her adımı…

Hatta kimi zamanlarda o da çaresiz kalır, kafan karışır.
Bakışına engel olmaya başlar göz kapakların.
Ve kapanır bazen hayallerine giden bütün yollar.

Bir bakış işte…
Kimi zaman şair eder aşığı; ak sayfasına bakarken düşündükleriyle, kimi zaman deli eder insanı aynaya bakarken canlanan korkularıyla.

Yunus LEKESİZ

Hiçbir zaman eskisi gibi olmaz

         

           oc5Mvr.48k.v3

          ‘’Gitmem lazım’’ dedi adama dönüp. Adam son zamanlarda çokça duyduğundan olsa gerek şaşırmadı…

          Kadınların hep gitmek zorunda olduklarını düşündü. Hep gidecek bir yerleri vardı. Sonra gidecek bir yeri olmadığını düşündü. Çok fazla düşündüğünü fark etti, sigara yaktı…

          Yine aynı tren garındaydılar. Tren garları artık ona pek yabancı gelmiyordu. Sanki bir gün gitse buralardan, onu yalnız bu tren garı özleyecekmiş gibi hissediyordu. Çok sonraları yandığını öğrenince, -ayrılıkları hatırlattığı için- , sevinecekti içten içe.

          Sizin de tahmin edeceğiniz gibi kadın yine gidiyor, adam O’na görkemli vedalar düzenlemiyor, ikisi de susuyordu. Bu susma anında adam mutlu günleri hatırlayıp, mutlu olmanın imkansızlığını ve kolay kaybedilir olduğunu düşündü. Hep böyle olurdu, olmuştu. Mutlu olmak için çok fazla faktörün bir araya gelmesi gerekirdi, mutsuz olmak için ise tek bir şey yeterdi…

          Çok soğuk ve çok kısa bir gündü, çok soğuk ve çok uzun bir gece olacaktı. Adam yine ikilemde kalmıştı. Ya gitmesine ses çıkarmayacak ya da itiraz edecekti. Bu tür kararsızlıkları ufak kumar oyunlarıyla çözerdi, yine öyle yapacaktı. Kadına dönüp ‘’zar atmayı deneyelim’’ dedi. ‘’Küçük atarsan kalırsın’’.  Kadına bu teklif adamın son isteğiymiş gibi geldi, acımayla karışık bir duyguyla ama kendine güvenen bir ses tonuyla ‘’kabul’’ dedi kadın.

          Adam cebinden iki zar çıkardı. Kadına zarlardan birini verdi. Kadın avucunun içinde bir iki salladı ve fırlattı. Zarın gökyüzüne bakan yüzünde beş nokta vardı. Bu, adamın şansını iyice azaltmıştı. Adam, gülüyordu; ki böyle olmaması gerekirdi…

          Zar sırası adamdaydı. Adam zarı fırlattı. Zar bulundukları noktadan daha uzağa gitti. Kadın yerinden kalktı, zarın arkasından koştu, telaşlı bir ses tonuyla ‘’üç geldi yine kaybettin’’ dedi.

          Adam ‘’yine’’ dedi, her yüzeyinde altı nokta bulunan hileli zarı yerden aldı, cebine koydu, ‘’belki de gerçekten gitmesi gerekiyordur’’ diye düşündü. Gitti…

 


Umut Bestesi..

 

Yalnızlar köyünde bir yalnız.
Yalnızlar köyünde köşeye sıkışmış bir umut.
Umut, yalnıza hasret…
Umut, elinde kağıttan bavulu boş bir banka oturuyor.
Sokaklar sessiz, sokaklar ıssız, sokaklar karanlık.
Sokaklar geceye teslim…

Yalnız bir hayal… Elinde karalanmış bir defter.
Bankın önünden geçerken yüzü yer ile buluşuyor.
Yerdeki koyu derinlik ona kendini gösteriyor.
İçindeki kaybolmuşu… İçindeki gizlenmişi…
Ve umut kalkıyor yerinden. Elinde kağıttan bavulu…;
Yalnız’ın önüne dikiliyor en kararlı haliyle.
Elindeki defteri alıyor ve bavulunun içine atıyor.
Yalnızın gözleri umutla parlıyor ve sonra yere iniyor.
Önce kağıttan bavulun dibindeki deliği;
Ve sonra koyu derinlikte yüzen defteri görüyor.
Umut, ‘Bana bak’ diyor… Gülümsüyor içten ve kendince.
Yalnız, umutlanıyor ve korkuyor delinen kalemucu değesiceyle.
Korku ile umudu ayırt etmeye takati yok…
Umut ‘Bana bak’ diyor. ‘Gerçek olan benim…-
-Adını değiştirmeye geldim’…
İlk defa söylüyor yalnız ‘Ya taşıyamazsam…?-
-Benim yüküm ağır. Kaldıramazsam?’
‘Korkma.’ Diyor umut. ‘Ben senin için dua edeceğim.’
Şaşırıyor yalnız. ‘Nasıl yani? Hani adımı değiştirmeye gelmiştin?’
Gülümsüyor umut. Birkaç adım ile banka dönüyor.
Uzaktan sesleniyor sonra;
‘İleride bir gün… Beni tekrar isteyeceksin. Ama şimdi değil.
İşte o zaman… Hep yanında olacağım. Sadece. Hak etmelisin…
Yürü şimdi… Adın adımlarınla yazılacaktır. Korkma…
Senin için dua edeceğim…’

Yalnız, umuttan bir parça almıştı hayatına.
Yürü diyordu… Ondan olan yanıyla gülümsedi.
Merakını da alıp yanağındaki yaş damlasıyla ilerlemeye başladı.

HİKAYE

“Kalktı. Giyindi ve dışarı çıktı.” Böyle kısacık hatta çoğu zaman tek kelimelik cümlelerle başlayan hikayeleri seviyorum. Ne yazık ki benim hikayem onlardan değil.
Güneş tam tepedeyken insanların, serinlemek için suya batıp çıktığı anlar dışında yanıp kavrulduğu, havalar hep böyle gitse renk pigmentlerinde sorun olmayan bir Finlandiyalı’nın Afrikalı gibi görünmek için yalnızca birkaç güne ihtiyaç duyacağı, gökyüzünde tek bir bulutun görünmediği ve doğal yahut suni gölgelerin serinlikten nasip alamadığı bir öğlen vakti; birkaç maceracı genç ve gürültüden kaçmaya çalışan az sayıdaki iyi para kazanan fakat çalıştığı firmada hissesi olmadığı için iş adamı ya da daha doğru bir ifadeyle para babası denemeyecek firma yöneticisinden başka hiç kimsenin uğramadığı bu ücra sahil kasabasında; neredeyse hiç satış yapamadığı için tezgah açmanın kar getirip getirmediğinden pek de emin olmayan lakin “dostlar alışverişte görsün” dercesine her salı kendine ayrılan alanda toplanan pazarcıların ve muhtemelen sıcaktan bunaldığı halde pazarcılara benzer biçimde -görev bilinciyle olsa gerek- üşenerek dahi olsa ötmekten vazgeçmeyen cırcır böceklerinin sesini bastıran bir siren sesi duyuldu.

Denebilir ki lafı bu kadar uzatmanın hiç gereği yoktu. Belki de doğrudur. Üstteki kocaman cümle tek satırda özetlenebilirdi. Sıcak bir öğle vakti, bir sahil kasabasında bir siren sesi duyulduğunu söyleyip geçebilirdim, fakat bu kadarıyla bıraksaydım bazı şeyleri tahmin etmenize yardımcı olamazdım. Örnek mi istiyorsunuz? Bilin bakalım ben kimim? Şıkları saymama gerek var mı? Üstteki ipucundan çıkarabilirsiniz. Ya macera peşinde bir genç ya iyi para kazanan bir yönetici ya pazarcı ya da kasabanın yerlisi. Hiç olmadı birkaç günlük ziyarete gelmiş birisiyimdir. Yine de siz tahmininizden o kadar emin olmayın. Kıyıdan başlayıp güneydeki tepenin zirvesine doğru gittikçe sıklaşan ormanın içindeki bir ağaç olabilirim pek ala.

Orman demişken, ben en çok Karadeniz’in ormanlarını severim. Hele hele Karadeniz denince ilk akla gelen Doğu Karadeniz’in ormanlarını. Alışkın olmayanlarda baş dönmesi yapacak denli temiz bir hava ve parmak ısırtan bir manzara sunar oranın ormanı insana. O nasıl bir çeşitliliktir Allahım! Hani saymaya kalksam ağaç çeşitlerini, hepsini bitirmenin imkanı varsa da sıkar hem sizi hem beni. Derseniz ki birkaç tane söyle yeter, derim ki hangisini söylemesem haksızlık olur ona. Unutmadan, olur ya aklınızdan geçer “Hani bir ağaç olma ihtimalin vardı o sahil kasabasında, nereden biliyorsun sen bunları?” diye; anlarım yaratılmışlar içinde dili olanların yalnızca insanlar olduğunu sananlardan olduğunuzu ve üzülerek bildirmek isterim bunca olmak arasında yalnız olmadığınızı.

Oysa ne güzeldir yalnızlık, değil mi? Yalnız insan erişilmezdir biraz, biraz başına buyruk, biraz da dediğim dediktir. Sanırsın bir diktatör, hiç olmadı adil bir kraldır. Ayrıca kimsenin yapamadığını yapandır yalnız insan. Belki de en çok bu yüzden imrenilir yalnızlığa. Nasıl tatmin edici bir duygudur yapılmayanı yapabilmek, bilinmeyeni bilebilmek! En alçak gönüllü insanda bile bildiğinden ötürü bilmeyene üstten bakan bir yan vardır. Alay değilse de haline şükretme yahut acıma karşısındakine en iyi ihtimalle.

Acıma… Tüm duyguların kendine has bir yanı vardır fakat acıma onlar içinde apayrı bir yerdedir. Garip bir duygudur acıma zira kaynağı, gidiş yönü ve vardığı yerin her biri durumdan duruma, kişiden kişiye göre değişiklik arz eder. Birini sevdiği için acır ona insan, birini küçük gördüğü için acır, hali harap olanın ve onun zatında tanıdık tanımadık tüm hali harapların haline acır sebebini çok zaman kendisi de bilmeden. Acıdığına yardım eder kimi insan kimi zaman. Acıdığına güler geçer, hatta bazen alaya alır onu beceriksizliğinden(!) ötürü. Bazen de kendi haline acır ki onunla ilgili konuşmaya kalkarsam kimse susturamaz beni; o yüzden kıyısında dolanıp geçiyorum. Acınan insanın ruh hali de bir gariptir. Şöyle ki; bazısı sevgiden sayar ve sevinir acındığına, bazısı küçümsendiğine inanır -öyle olmasa da- da kızar, bazısı acıyana acır ki kendini bir şey sanır.

Ben de hikayeme acıyorum, laf kalabalığına boğulup piç olup gittiği için.

KALBİM EGE’DE KALDI!:.

Hüzün. Ansızın geliveren bulaşkan hüzün. Çekip gitmek nedir bilmeyen hüzün. Kimi zaman aşktan, çoğu zaman aşktan, her zaman aşktan; ona ya da şuna aşktan ama mutlaka aşktan olan hüzün. Herkesin bildiği, kimsenin bildiremediği hüzün.

Ne gezersin acep benim başımda bu saatte? Kim çağırdı ki seni bir koşu çıkıp geldin? Söz mü vermiştim sana misafir ederim diye? Hiç korkmadın mı kabul görmemekten ya da -ne bileyim- hiç düşünmedin mi arkanı dönüp gitmek zorunda kalacağını? O kadar mı emindin kendinden? Bu kadar mı?

Neme nem bir şeysin ki “kalbim egede kaldı” dedirttin bana? İzmir’in göbeğindeyken hem de, kafamı çevirsem körfezi görecekken…

Nasıl becerdin bana her şeyi tersinden yaşatmayı Allah aşkına? Düzü senin yaptırdığın mıydı yoksa? Hüznü sonbahara yakıştırırlar ya hep, aşkı ilkbahara; sen hep aşktansın diye mi ben hep sonbaharda aşık oldum? Yenilginin aşkın bir nevi oluşundan mıdır her yenilişimde seninle karşılaşmam ve hep sonbaharda yenilmem? Kasımda aşk sen varsın diye mi güzeldir yoksa? En güzel aşk şarkıları sana katık olduğundan mı en güzeldir? Senin güzelliğin midir yanındakini güzel kılan yoksa yanındaki senin yüzünden mi güzel görünmektedir? Hakikaten o kadar çirkin misin be hüzün?

Üstteki satırları yazarken çok rahattım. Oysa hiç de alışkın olduğum bir tarzda söylemiyordum içimden geçenleri. Bilenler bilir duygu denen meretten nasibimi almadığımı. Hele sözde soruları hislerimi anlatmak yerine kafa karıştırmak yahut içimdeki çelişkileri ortaya dökmek için kullanmayı tercih ettiğimi.

Durdum ve sordum kendime neler döndüğünü. Aldığım cevaptan pek de hoşnut olmadım doğrusu. Neredeyse bir yıl evvel verdiğim sözü bozacağımı fark ettim zira. “Çiğtanesi’ne” aşkla ilgili son yazım olacaktı dergide sözde. Öyle olmayacağı, yeniden “merhemsiz kel doktor” günlerime döneceğimi gördüm. Üzgünüm. Tutamayacağı sözler vermekte usta olan bendeniz yine haddini aşmaya başlayacak vesselam.

Yazıyı bir üstteki paragrafla sonlandırsam kısa olacak, farkındayım. Uzun olmasının pek bir şeyi değiştirmeyeceğinin de farkındayım ama en azından havada kalmış olmasının önüne geçebilirim birkaç cümle daha koyarsam üzerine ki şu an yaptığımın bu olmadığını söyleyemem. Elbette bunu bu denli boş cümlelerle sürdürmeyi düşünmüyorum.

Neden hep sonbaharda böyle olduğumu (açık konuşmak gerekirse aşka en yakın olduğumu) anlatmak isterdim ama şu an hiç havamda değilim doğrusu. Başlı başına bir yazının konusunu harcamayı istemediğimi de eklesem fena olmaz. Belki bir ipucu olarak yalnızlığımın farkına yaz tatilinde vardığımı ve sonbaharda bunu önlemek isteğinde olduğumu söyleyebilirim. Geri kalanını gelecek yazımda ayrıntılarıyla bulabilirsiniz, dilerseniz.