TIP

İnsanı sevmekle başlıyoruz her şeye… Biraz fedakarlık, biraz gayret, biraz da yetenek ekliyoruz… Sonra sabır… Çok önemli… Merak… Bu temeller üzerinde mesleğimizi ya da daha doğru ifadeyle yaşam tarzımızı inşa ediyoruz, zira hekimlik bir meslekten çok bir yaşam biçimidir.

İnsanoğlun temel özellikleriyle başlıyoruz her şeye; Tıbbi biyoloji, anatomi, biyokimya, biyofizik, fizyoloji… Sonra yavaş yavaş daha derine iniyoruz; Histoloji, mikrobiyoloji… Normali öğrendikten sonra, hasta insan ne gibi durumlarda karşımıza çıkabilir bunları öğreniyoruz; Patoloji ve klinik bilimler…

Teorik bilgilerle donandıktan sonra bunları pratiğe dökmeyi, hastalara özenle davranmayı, hatta yalnız hastalara değil hasta yakınlarına da özenle davranmayı, “Hastalık yoktur, hasta vardır” diyebilmeyi ve aynı hastalığın bir çok hastada farklı bulgularla ortaya çıkabileceğini, tüm bunlarla nasıl başa çıkmamız gerektiğini, tanı ve tedaviyi, tedavinin izlenmesi ve gerektiği zaman değiştirilmesi ya da sonlandırılması gerektiğini öğreniyoruz…

Tüm bunları da öğrendikten sonra hepimizin sıkça duyduğu “intörnlük” dönemine geliyoruz. İntörnlük… Aslında bir çok tıp öğrencisinin duyduğunda bile tüylerini diken diken eden, 365 gün kesintisiz süren, tatil hakkının olmadığı, bayramının seyranının olmadığı, belki çoğu kez evinden çok hastanede vakit geçirdiğin, ailenden çok hastaları gördüğün fakat bir o kadar da eğlenceli, öğretici, eğitici, arkadaş ilişkilerini güçlendiren, mesleğine ilk adım sayılabilecek, hastayla ilk kez baş başa kaldığın, uzmanlık konusunda daha kesin kararlar aldığın,pansuman yapma, kan alma, şeker bakma, sonda takma gibi girişimsel konularda ve hasta yönetme konusunda kendini geliştirdiğin, mesleğinde kendine güven kazandığın unutulmaz 365 günü kapsayan süreç…

Velhasılı sonunda mezun oluyorsunuz… O şaşalı mezuniyet töreninde bir yandan gözleriniz dolarken bir yandan gururlu başınız dimdik misafirlere, gelecekteki tüm yardımseverleğinizi sergileyeceğiniz insanlara selam duruyorsunuz… Ve o unutulmaz an… Hipokrat yemini… İnanarak, saygıyla ve bir an önce hastalarınıza kavuşmanın getirdiği sabırsızlıkla yemininizi ediyorsunuz… Hepiniz “doktor” ünvanını alıyorsunuz, asıl soruysa içinizden kaçının “hekim” olabileceğidir. Hekim olabilmek fedakarlık ister, azim ister, insan sevgisi ister, merhamet ister, yardımseverlik ister, alçak gönüllülük ister… Hekim olabilmek herkesin harcı değildir… Boşa dememiş hem benim canım Atatürk’ üm “ Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz” diye. Yaşamımızın her alanında olduğu gibi mesleğimizde de Ata’ mızın izinden gitmeyi, onun sözlerine sadık kalmayı kendimize gaye bilmeliyiz.

Sonra her biriniz güzel yurdumun bin bir köşesine dağılıyorsunuz ki buna “Mecburi Hizmet” diyorlar. Aranızdan bazılarınız daha hırslı çıkıyor ve o yoğun süreçte dahi dünyanın 2. zor sınavı olan Tus sınavına hazırlanmaya zaman ayırabiliyor ve uzmanlığı kazanıyor…

Genç arkadaşlarım size tavsiyem; insanı sevmekle başlayın her şeye, Hipokrat yemininde söylendiği gibi “Dil, din, ırk farkı gözetmeksizin” . İnsanları sevmeyen bir kişinin “HEKİM” olabileceğini düşünmüyorum… Hepinize seçimlerinizde başarılar diliyorum. Tüm “keşke”lerinize “iyi ki” gözüyle bakabilmeniz dileğiyle…

Bir Cevap Yazın