Naçizane

TÜM İNSANLIK ADINA ÖZÜR DİLERİM

5 Mins read
Naçizane

TÜM İNSANLIK ADINA ÖZÜR DİLERİM

5 Mins read

 

ÖZÜR DİLERİM AGOP, ÖZÜR DİLERİM DÜN, MERHABA YARIN

 

Erasmus “İnsan dünya yüzeyine tamamen mutlu olmak için gelmemiştir.” derken her şeyi en güzel biçimde açıklıyordu. İnsan, huzuru aradığı öbür dünyayı bile ceza ve ödül olarak ikiye ayırma fikrini bulmuşken bu dünyada huzur ve barışı aramayacaktı elbette. Mitolojide de halk hikayelerinde de dinlerin kitaplarında da vardı savaş. Ölüm tek çıkış yoluydu daha iyi bir yaşam için. Çünkü insan doymuyordu, bir başkasının ölümü pahasına daha iyi yaşamayı seçiyordu. Hrant Dink

 

Devletler vardı sonra, var olmak adına yok eden, tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş devletler. Heybeti postallarından akan kanda olan askerler vardı sonra. Vatan için yapıyorlardı bu yaptıklarını yüzyıllardır. Savaş dünyanın her yanına sızmıştı. Öldürmek için sebepleri vardı insanların artık. Garip, öldürmek doğallaşmıştı. Ecel ile cinayet arasında fark kalmamıştı işte.

 

Yıl 1915. Kan akıtmak bu toprağın geleneğiydi işte. Kimin kimi kanattığı da önemli değildi aslında. Kimlerden olduğu önemli değildi canı yananların, kim olduğu önemliydi en çok. Oysa oralı olmadıkları için değil, orada olanlardan olmadıkları için sindirilmek istenen gerçek yerlilerdi onlar. Dinleri, dilleri farklıydı çünkü.

 

Yıllar 1915′te evlerinden sürülen insanlardan da onları süren imparatorluğun öz evlatlarından da çok şeyler götürdü. Kan akıttılar, öldürmenin haklılığına iman ettiler, kana taptılar. 2007 yılına dek iki taraf da birbirine sırtlarını döndü. Konuşmayı, anlaşmayı reddettiler. Bir gün, bir gazeteci vuruldu. Adı Fırat, adı Hrant. Azılı bir Ermeni idi O, azılı bir solcuydu üstelik. Şöyle demişti:

 

“Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlandırmak hastalıktır. Kimliğini yaşatman için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıklıdır.”

 

Bugün karşımıza çıkan tablo işte tam da bu cümlede saklı. Hastalıklı beyinler, birbirinden nefret eden ama birbirini hiç tanımayan aynı mahallenin çocukları ve sıktıkları yuvalara ateş düşüren şerefsiz kurşunlar.

 

Ben o kurşun seslerinin dinmediği, her gece bir başka yazarın bugün de ölmedim diyerek yatağa girdiği bir ülkenin çocuğuyum. Gariptir, soyumu sopumu pek araştırmadım. Üstelik umrumda da olmadı. Kimsenin ölmesini istemedim, bunu biliyorum. Sosyal bilgiler kitabında Yunanların ve Ermenilerin ne denli kahpe olduklarını okudum, üstelik onların kitaplarında da bizden böyle bahsediliyordu. Henüz yedi yaşındaydım ama biliyordum:

 

Biz ve Onlar vardı, ötekiler.

 

Bir gün o ötekilerden biri vuruldu ve çıktık sokaklara. Hepimiz sizdeniz dedik, “Hepimiz Hrant’ız”, “Hepimiz Ermeniyiz.”. Dalga geçtiler, “Ermeni öldü Ermeni oldunuz, Bülent Ersoy ölürse ne olacaksınız?” dediler. Gülüp geçemedik. Çünkü biliyorduk, onlar ölümü de ötekileri de hep yok saydılar. Çünkü ölüm ve açlık başkalarınındı. Lüks ve paranın peşindeydiler ya da milli çıkarların. Devletlerin çıkarları vardı ve toplumların var olma sebepleri. Zaman geçti, ötekileri ve onların hatalarını da keşfettim. Onlar da biliyorlardı hatalarını ve bu hatalara işaret edenleri iki taraf beraber yok ediyordu. Aydınlar karanlığa gömülüyorlardı. Kimi Ermeniler’in var olma sebebi Türkiye’yi sıkıştırıp bu milli kan davasının peşinden gitmek olmuştu. Tehcir meselesi olmadığı zaman, bir kimlik bunalımı, bir kimlik boşalması yaşayacaklarını sanıyorlardı belki de; oysa aralarından birileri hala ayaktaydı bambaşka meseleleri olmasına rağmen. Onlar bu savaşın cephelerinden birinde korkakça saklanmak yerine kurşunlar arasında çığlık atan masum yüzler olmayı tercih ettiler ve masum çocuk duygularını muhtemelen masum doğan bir çocuğun kurşunu öldürmeye çalıştı. Susmadılar, kardeşlerim demeye devam ettiler. Umut bir çocuk adıydı, suratında yalnızlığın izi kalan bir başka çocuğun adı.

 

Kalbinde o umut denen çocuğu büyüten aydınlar bir bildiri hazırladılar.

 

1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”

 

Ben de imzaladım. Bugün bile süren o büyük felaketin izleri belki torunumun genlerine bile intikam tohumlarını çoktan ekmişken, politikacılar değişip politikalar sabit kalırken, bir fark yaratmak istedim.

 

Belki bir Türk’ün ölüme sürüklediği Ermeni’nin ya da Ermeni’nin ölümüne neden olduğu Türk’ün tabutunu hiç görmedim ama dinledim. Bugün kaldıramadığım tüm tabutlar adına, bugün mezarı bile olmayan o binler, o on binler adına üzülüyor ve onların acılarını hissediyorum. Ben ölümlerinden neredeyse tam yüz yıl sonra kendilerine uygulanan şiddetin anıtını milli eğitim onaylı kitaplarda sergilediğimiz herkesten özür diliyorum.

 

Benimki umut (!) işte. Değişmek istemeyen iki inatçı milletin barışmasından yana tavır koyduğum için tüm ırkçılardan, tüm statüko yanlılarından, tüm diasporacılardan, tüm ergenekonculardan içten bir biçimde özür dilerim.

Sarphan Uzunoğlu


Konuyla ilgili okumanızı tavsiye ettiğim yazılar:


http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=894077

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=894178

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=894389

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=894514


Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: