59. SayıGündem Takibi

TÜRKİYE VE DÜNYADAN KISA KISA

6 Mins read

12 Haziran 2011 seçimlerine üç ay kala siyasi parti liderlerinin birbirlerine sataşmaları haricinde ülke gündemini meşgul eden başka şeyler de olacağı söylense gülüp geçerdim sanıyorum. Ne var ki geçtiğimiz ay bilhassa uluslararası arenada öyle olaylara sahne oldu ki seçimleri neredeyse hiç konuşmadık.

Tunus’ta Bin Ali’ye karşı çakan kıvılcımın Mısır’da Mübarek karşıtlarına sıçraması ateşin Orta Doğu’yu ağır ağır almasına neden oldu. Bahreyn’den Fas’a Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok ülkede baskıcı rejimlere karşı değişen şiddette isyanlar ortaya çıktı. Bin Ali -sonunun geldiğini anlamış olacak ki- apar topar ülkeden kaçarken Mısır’da Mübarek koltuğu bırakmamak için epey direndi. Ülkesindeki isyana en fazla direnen ve kulak tıkayan ise şüphesiz Libya’nın –siyasi yahut askeri hiçbir görevi olmayan- lideri Muammer Kaddafi oldu. Bingazi’de başlayıp civardaki diğer şehirlere de yayılan isyana Kaddafi’nin müdahalesi hayli sert oldu. Göstericiler ve güvenlik güçleri(!) arasında yaşanan çatışmalarda yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Öyle ki ülke tıpkı bir iç savaştaki gibi şehirlerin göstericiler (isyancılar mı denmeli) veya güvenlik güçleri tarafından “ele geçirildiği” bir duruma düştü. Tunus ve Mısır’daki isyanlarda senelerce destek verdikleri diktatörlerin arkasında durmayan ve değişimden yana tavır koyan dünyanın ağababaları Batılı güçler –başkomser Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde elbette- Libya’da yaşananlar için düzen ve istikrardan yana olduklarını açıkladılar evvela. Daha sonra –kafalarına saksı düşmesi sonucu sanırım- ne hesap ettilerse Fransa önderliğinde bir grup Libya’da yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekerek Birleşmiş Milletler’in olaya müdahale etmesine ön ayak oldular. En nihayetinde en temel insan hakkı olan yaşama hakkı ihlal ediliyordu, Libya kuruldu kurulalı ilk kez(!) ve BM buna sessiz kalamazdı. Kalmadı da. BM’den geri kalmak istemeyen NATO da genişletilmiş insani müdahale ile Libya’daki göstericilere destek(!) verdi. Çok yönlü bir dış politikadan yana olan hükümetimiz bu olaylar karşısında sessiz kalamazdı elbette. Tamamen tesadüfi bir biçimde Orta Doğu’da yaşananlara verdiğimiz tepkiler ABD’nin tepkileriyle örtüşüverdi. Öyle ki Libya’da isyan başladığında başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dilinden düşmeyen düzen ve istikrar sözleri yerini son günlerde NATO operasyonuna yiyecek, giyecek ve sağlık yardımı gibi insani meselelerde destek verildiği ifadelerine bıraktı.

Orta Doğu’da bunlar oladursun, Uzak Doğu geçtiğimiz ay önce deprem, sonra tsunami ve nihayet nükleer tehlike atlattı. Aslında atlattı demek ne kadar doğru bilinmez, zira felaketin bilançosuna dair ne bir bilgiye ulaşmak neredeyse imkansız. Japon kaynaklar tarafından 7.9 olarak açıklanan depremin büyüklüğü daha sonra ABD kaynakları tarafından 8.9 olarak bildirildi. Japonya’nın Sendai kentinin kuzeyinde denizde gerçekleşen depremin büyüklüğüyle ilgili açıklamalardaki bu değişiklik daha sonra kendisini depremin derinliği -20 ile 35 kilometre arasında değişen sayılar- ve etki alanıyla ilgili konularda da gösterdi. En azından Türkiye medyasında konuyla ilgili net bilgilere ulaşmak pek mümkün olmadı. Kesin olan bir şey depremin büyüklüğüne rağmen can kaybının az olduğuydu. Bu ise iç ferahlatan bir haberdi. Ta ki deprem nedeniyle –beklendiği gibi- oluşan tsunami haberi gelinceye dek. Dalga yüksekliğinin yer yer altı metreyi bulduğu tsunami esnasında sulara karışan evleri, araçları, dalgalardan kaçmaya çalışan fakat muvaffak olamayan insanları gördük. Hatta internette insanların ölümlerine tanıklık ettik. Tsunami sonrası ölü sayısına dair 1000 ile 4000 arasında tahminler bulunmasına rağmen 10000 civarında kayıp dolayısıyla bu sayının daha da artmasından endişe ediliyordu. Ölü ve kayıp sayısına dair endişe daha sonra bütün dünyayı saracak yeni bir endişeyle perçinlendi. Deprem ve tsunami sonrası zarar gören Fukuşima nükleer santralindeki reaktörlerin ısınması üzerine nükleer sızıntı tehlikesi baş göstedi. Santalin elektrik hatlarının zarar görmesi nedeniyle soğutma çalışmaları helikopterlerle yapılmaya çalışılsa da yeterli olmadı. Reaktörlerde meydana gelen patlamalar ve oluşan yangınlar kontrol altına alınıp günler sonra elektrik sağlanmasıyla soğutma işlemleri gerçekleştirilebilse de nükleer sızıntı dolayısıyla pek çok gıda malzemesi zarar gördü. Japonya’da bunlar olurken nükleer enerjinin geleceğine dair sorular pek çok ülkede kafaları kurcalamaya başladı. Türkiye’de kurulması planlanan iki nükleer santralin akibetine dair hükümetten geri adım gelmedi. Üstelik yapılan açıklamalar sayesinde nükleer tehlikenin mutfak tüpüyle, bilgisayar ve televizyondan yayılan radyasyonla eş tutulabileceğini öğrenmiş olduk.

Dışarıda bunlar olur ve ülke içindeki yansımalarıyla uğraşılırken bir anda hepsinin unutulmasına neden olan bir olay gerçekleşti. İbrahim Tatlıses, 14 Mart Pazartesi gecesi program çıkışında silahlı saldırıya uğradı. Aracının önü kesilerek üzerine on bir el ateş edilen ve başına kurşun isabet eden Tatlıses günlerce yoğun bakımda kaldı. Saldırıda kullanılan silahın cinsi, Tatlıses’in Irak’taki yatırımları, yer altında(!) yıllardır süren husumetler derken ucu PKK’ya kadar uzanan dedikodular dolanmaya başladı saldırganlar hakkında medyada. Çok geçmeden Tatlıses’in yıllarca kavgalı olduğu, daha sonra göstermelik bir barış yaptıkları Abdullah Uçmak’ın olduğu bir grup göz altına alındı. Tatlıses’in yoğun bakımdan çıkması ile gazeteler ve televizyonlarda konuyla ilgili haberler azalıp yeniden Libya’da ve Japonya’da yaşananlar konuşulmaya başlandı.

Geçtiğimiz yıl yaşanan KPSS’de kopya skandalından sonra bir o kadar tartışmaya neden olan YGS’de şifre iddialarını konuştuk geçtiğimiz ay boyunca. 27 Mart Pazar günü gerçekleştirilen sınav sorularının yalnızca TRT’de yayınlanması dahi başlı başına tartışılması gereken bir konuyken –ki şahsen ben yeterince konuşulmadığını düşünüyorum- basına dağıtılan soru kitapçığını inceleyen Artvin’li bir avukatın şıkların belli bir sistemle kontrol edildiğinde doğru şıkka ulaşılabileceğini iddia etmesi ortalığı ayağa kaldırdı. Sayısal testlerinde cevap şıkları küçükten büyüğe doğru sıralanıp orjinal şıklarla karşılaştırıldığında yeri değişmemiş olan şık işaretlenirse soruların büyük çoğunluğu doğru cevaplanabiliyordu. İddia ortaya atılır atılmaz ÖSYM’de kadrolaşmadan cemaat bağlantılarına kadar pek çok şey konuşulmaya başlandı. Önceleri tartışmalara kulak tıkayan ÖSYM yetkilileri daha sonra artan baskılar üzerine bir açıklama yaparak meselenin işgüzarlık yapan bir basımevi çalışanın başının altından çıktığını ve olayda bir miktar acemilik olduğunu ifade etti. Açıklamaya göre basına dağıtılan soru kitapçığında doğru şıkların yerleri sabit tutularak diğer şıkların yerlerinin değiştirildiği için söz konusu karışıklık ortaya çıkmıştı. Ne ki bu açıklama, haliyle, tatmin edici olmadı. Mesele siyasete de sıçradı. Hükümet ÖSYM’nin arkasında dururken, muhalefet hükümeti yolsuzlukla suçladı. En yoğun tepki ise konudan en çok etkilenen kesimden, öğrencilerden geldi. Sınavın iptal edilip edilmeyeceği, iptal edilirse tekrar sınav yapılıp yapılmayacağı, yeni sınav yapılırsa benzer şeylerin yaşanmayacağının nasıl garanti edileceği, tüm bunlar bir yana sınav sisteminin ne kadar adil olduğu gibi pek çok sorusu olan öğrenciler sosyal paylaşım siteleri vasıtasıyla haberleşerek çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere gösteriler düzenledi ve ÖSYM’yi ve hükümeti protesto etti.

Bunların dışında yine gündemde kısa süreli fakat etkili bir yer tutan birkaç olay saymak gerekirse bunların arasına BDP’nin ana dilde eğitim, siyasi tutukluların serbest bırakılması, operasyonların durması ve seçim barajının kalkması için sivil itaatsizlik kararı alması, HSYK’nın atamaları sonucunda Zekeriya Öz’ün İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı olarak atanması ve özel yetkilerinin kaldırılması, 12 Haziran seçimleri için aday listelerinin hazırlanması sayılabilir.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: