65.SayıNaçizane

UĞURLAMA

3 Mins read
65.SayıNaçizane

UĞURLAMA

3 Mins read

Birazdan bu kapının ardında duracaksın. Anahtarını arayacak, bulunca deliğe yerleştirip iki defa sağa çevireceksin. Kapının yaptığı baskıyla sıkışan dili kurtarmak için kapıyı biraz kendine çekip açacaksın. İçeri girecek, çantanı yere bırakıp çizmelerini çıkardıktan sonra montunu portmantoya asıp salona geçeceksin. Ayaklarını pufa uzatıp televizyonun kumandasına sarılacaksın. Çok çalıştın bugün, biraz dinlenmeyi hak ettin. Hiç korkun olmasın, rahatın kaçmayacak. Bir daha asla olmayacak böyle bir şey. Yakında, çok yakında bedi istirahatına başlayacaksın. Seni o özene bezene seçtiğin, hangisini hangisiyle giyeceğini –senin tabirinle kombinleyeceğini- günler öncesinden belirlediğin kıyafetlerin içinde uğurlayacağım.

Evinin içini dışından ayıran, içeri buyur ettiklerinin haricinde kimsenin yaşamına göz atmasına izin vermeyen, o kalın, fuşya perdelerinin büyük yardımı olacak bana. Seçerken ne kadar zevkli olduğundan ve mahremiyetini kuvvetlendirmekten başka bir şey geçmiş miydi acaba aklından? Eminim geçmemişti. Kendinden başka hiçbir şey geçmedi hiçbir zaman aklından değil mi? Yine de tamamen boşa gitmedi emeklerin. Yalnızca benim işimi kolaylaştırmayacaklar; senin işine de yarayacak o perdeler bu akşam. Arkandan çıt çıkarmadan yaklaşırken sana, camlara yansımam vurmayacak. Beni görmeyeceksin. Korkmayacaksın. Sana zarar vermek istediğimi sanmayacaksın. Sana zarar vermemem için yalvarmak zorunda kalmayacaksın. Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. Ani, korkusuz ve olabildiğince acısız bir ölüm olacak seninki. Bu kadarını olsun yapabilirim sanıyorum, bu kadar iltimas geçebilirim sana.

Aslında çok daha fazlasını hak ettin Gülcan. Sana sunacağımdan ölüm bir lütuf esasen. Bana yaptıklarından (ah, hayır, sadece sen değil, tanıdığım herkesin bana yaptıklarından) sonra acı çekmeden ruhunu teslim etmek… Diğerleri senin kadar kolay kurtulamayacaklar. Sevinmelisin kendi adına. Belki ilk defa seni sevdiğim için mutlu olmalısın. Bir eziğin, kaybedenin seni sevmesinden mutluluk duyacağını hiç düşünmemiştin değil mi? Hoş bir eziğin canına kastedeceğini de düşünmemişsindir. Bu anı aşkına karşılık vermediğin bir ruh hastasının eseri zannedeceksin başına gelecekleri bilsen. Bilsen, benden uzak durmakta ne kadar haklı olduğunu söyleyeceksin kendine. Ne kadar da yanılacaksın. Beni hor gördüğünü, aşağıladığını, muhatabın olarak dahi görmediğini unutacaksın. Suskunluğumu pısırıklığa, nezaketimi ezikliğe, şaşkınlığımı korkaklığa, düşünceliliğimi aptallığa yorduğunu hatırına getirmeyeceksin. Kendime güven duymamamın yetiştiğim çevreden kaynaklandığını hiç göz önüne almadığını; beni cesaretlendirmek için (sana duyduğum sevgi için demiyorum, hayır, bir insan olduğum için, seninle iletişim halinde olan bir insan olduğum için) hiç çaba harcamadığını aklından geçirmeyeceksin. “Bütün bunlar benim suçum mu?” diyeceksin. “Ben bunlarla uğraşmak zorunda mıyım?” diyeceksin. Haklısın, benim bu halde olmam senin suçun değil, benimle uğraşmak da senin işin değil. Lakin güzelim, bu vaziyetin sorumlusu ben de değilim. Sense öyleymişim gibi davrandığını göz ardı edeceksin. Bana acımayla bile değil –o kadarına bile layık görmedin beni, ki acıma bir liyakat nişanı değildir bilirsin- tiksintiyle baktığını hafızandan silmiş olacaksın. Başına gelecekleri bilsen tüm bunları bir kenara koyacak ve kendini bir psikopatın insafına kalmış zannedeceksin. Üzgünüm Gülcan, yanılacaksın. Bense sana yalnızca korkudan değil yanılgıdan da azade bir ölüm sunacağım. Diğerlerinin böyle bir şansı da olmayacak. Güle güle Gülcan. Allah taksiratını affetsin.

Related posts
66.SayıNaçizane

BİR ÇİFT GÖZ

5 Mins read

Sen bilmezsin, o zamanlar daha babanın belinden annenin rahmine düşmemiştin. Sen bilmezsin. Otur, otur hele şöyle, anlatayım da dinle. Sıkılmazsan –ki ben çok dolaşık konuşurum- dinle de bil neydi benim herkesten, kendi öz bir hatırımdan bile gizlemeye çalıştığım. Madem onca bilmek istedin, otur, dinle de öğren.

Otuz beş sene, tam otuz beş sene uykularım kaçtı benim. Ne gecenin geceliği kaldı ne gündüzün gündüzlüğü. Az yumdum mu gözümü gözümün önüne gelir. Biraz dalmayagöreyim, sıçrar da uyanırım uykumdan. Otuz beş sene… Otuz beş senedir gün yüzü yok bana, gece yüzü hiç yok.

Muharrem Ağa vardı, rahmetli, sizin Hikmet’in babasının dedesi. Duymuşsundur adını da sen yetişmedin ona. Baban bile yetişmedi. Boylu poslu, güçlü kuvvetli adamdı. Bileklerine iki adam oturur, öyle. Kapılardan sığmazdı. Bir oturuşta bir tepsi mısır gevreğini yer, yanında bir sürahi ayranı içer de kalkardı. Yedi pare köyün cemaati çekinirdi Muharrem Ağa’dan. Mert adamdı ama Muharrem Ağa, kimseye haksızlık etmez, haksızlık edeni de ettiğine pişman ederdi.

Muharrem Ağa’nın bir yeğeni vardı. Bir gören döner bir daha bakar. Senem Hatun. Böyle çağırırdı Muharrem Ağa onu. Annesinin ismiydi Senem, yeğeninin adını o koydu. Hem öksüz hem yetimdi Senem Hatun. Annesi Senem Hatun doğarken can verdi, babası askerde şehit düştü. Öz kızından çok severdi Muharrem Ağa yeğenini.

Senem Hatun bir gün çayıra yemek götürmeye diye evden çıktı, bir daha da ne yüzünü gören oldu ne izini bulan. O dağ gibi Muharrem Ağa yeğeninin üzüntüsünden günden güne eridi bitti. Senesine kalmadı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bir deri bir kemikti öldüğünde. Ondan sonra bir daha da Senem Hatun’un adını anan olmadı köyde. Bir nevi uğursuzluk sayıldı onun adı, hiç kimse çocuğuna Senem demedi ondan sonra.

Aradan kaç sene geçti, ben evlendim, rahmetli halanla baban dünyaya geldi. Babaannen, toprağı bol olsun, bir ağır hastalığa tutuldu. Ne hocalar çare buldu ne nahiye doktoru. Babana sorsan hatırlar biraz. Hanım üç gün iyiyse bir gün hastaydı, bir gün ayaktaysa üç gün yatakta. Rabbim şükür onu bize bağışladı. Ama ben o zamanlar, hanım iyileşmeden evvel, başımı ellerimin arasına alır düşün ha düşünürdüm ona bir şey olsa ben çocuklarla ne ederim diye. Evlenmesem olmaz, evlensem yeni gelen çocuklara ya bakar ya bakmaz. Böyle bin türlü düşünce içinde dayanamaz dağa taşa vururdum kendimi. Dere tepe dolaşır, akşam olur, gün batar, öyle dönerdim eve. Rahmetli babam daha sağdı. Babanla halana o bakardı öyle günler. Konu komşu beni ayıplardı. “Karısı hasta, çoluğu çocuğu babasına bırakır da sürter durur.” derlerdi. Dinlemezdim hiçbirini. Benim derdim bana yeterdi.

Sonra iyileşti babaannen. Bir ayı geçmişti yatağa düşmeyeli. İnanmıştım iyileştiğine. Yüreğim hafiflemişti. Dersin biri kaburgalarımı yarmış da içinden gamı kederi alıvermiş. Bir sabah, mis gibi çorba kokusuyla uyandım. Nasıl bir istek doldu içime. Bir sevinç kapladı yüreğimi, yerimde duramaz oldum. Çorbaya ekmek doğrayıp üç tas yedim. Ev dar geldi, yine vurdum kendimi dağa taşa. Bu sefer kederli değildim. Türkü söyleye söyleye yürüdüm durdum. Hani utanmasam taşlarla, ağaçlarla, kuşlarla sohbet edecektim. Öyle yürüye yürüye Deli Bayır’a kadar gelmiştim. Mecbur kalmadıkça inmezdim Deli Bayır’ı. Kimse inmezdi. En efkarlı günümde bile oradan aşağı inmemiştim. O gün indim. Bir ceviz ağacı vardı orada, köknarların arasında ufak bir açıklığın içinde göğe uzanırdı. O cevizin altında uzandım, göğü seyre daldım. Ceviz altında uyunmaz, uğursuzluktur. Bana o gün dünya yansa bir kıvılcım değmezdi. Bıraktım kendimi, uyudum.

Evin balkonundaydım. Güneş tepeden vuruyor, ben serinde uzanmış dinleniyordum. Gençtim, daha evlenmemiştim. Köpek havlıyordu. O zamanlar beyaz, ufak tefek bir köpeğimiz vardı. Deli Bayır’a doğru bakıp bakıp havlıyordu. Sus dedim, susmadı. İndim yanına, başını okşadım. Sustu susmasına ya Deli Bayır’a bakmaya devam etti. Merak ettim ne var orda diye. Bir elimde değnek, yanımda ondan çok evvel bizim eve gelen siyah bir köpek, Deli Bayır’ın başında buldum kendimi. Ürkerek, neden ürktüğümü bilmeden ürkerek değneği ağaçlara vura vura bayırı aşağı inmeye başladım. Cevize yaklaştığımda köpek kaybolmuştu. Ben de ağaçlara vurmayı bırakmıştım. Cevizin altında bir adam vardı. Elinde kanlı bir balta, yerdeki çukurun başından cevizin arkasına geçti. Bu yaz günü, bu iş güç vakti orada ne işi vardı? Sessiz sessiz yaklaştım. Korkmuştum. Sine sine cevizin öbür yüzünü görecek şekilde dolandım. Adam o arada çukurun yanına bir daha gitti, elindeki bir şeyi içine attı. Elleri, ayakları, gövdesi kocamandı adamın. Baltası kocamandı. Korkudan elim ayağım buz kesiti. Sonra balta benim elime geçti. Adamın elleri benim ellerim, adamın ayakları benim ayaklarım oldu. Çukurun başındaki ben oldum. Adam Muharrem Ağa’ydı. Ben Muharrem Ağa’ydım. Elimde balta, cevize vurup duruyordum. Cevizden kan fışkırıyordu. Ceviz Senem Hatun’du. Ben baltayı vurdukça Senem Hatun’dan kan fışkırıyordu. Senem Hatun’un gözleri açıktı. Senem Hatun’un gözleri canlıydı. Senem Hatun’un gözleri üzgün değil, kızgın değil, şaşkındı. Ben Muharrem Ağa, Senem Hatun’u parça parça ediyordum. Senem Hatun gözleri açık, şaşkınlıkla, dehşetle bana bakıyordu.

Uyandım. Ter içinde kalmıştım. Senem Hatun’un gözleri gözlerimden gitmiyordu. Korkumdan dualar ede ede, kaçarak uzaklaştım oradan. Eve geldim, betim benzim atmış, hanım bir şey oldu diye korkmuştu. Üç gün üç gece uyuyamadım. Senem Hatun’un gözleri gece gündüz gözlerimin önündeydi. Dördüncü gün elime bir kazma alıp şafaktan Deli Bayır’ın yolunu tuttum. Cevizin dibini kazdım. Rüyamda gördüğüm yeri, kazdım da kazdım. Sonra onları gördüm. Kimi un ufak olmuş, kimi sapasağlam kemikler. Çukuru nasıl örttüm, eve nasıl geldim bilmem. Kapının önünde düşüp kalmışım. Kendime geldiğimde hanım, babam, çocuklar korkuyla yüzüme bakıyordu. Ne olduğunu sordular, söyleyemedim. Senem Hatun’un gözleri kaybolmuştu, söylersem yine görürüm diye korkuyordum. Akşam yattığımda yine gördüm onları. Gözümü açınca kayboluyorlardı, gözümü yumunca karşımda buluyordum. Bana şaşkınlıkla, dehşetle bakan bir çift göz. O günden bugüne uyku nedir bilmem. Kimseye anlatamadım derdimi. Ne rahmetli babam, ne rahmetli babaannen, ne rahmetli halan, ne baban; kimse bilmez bu meseleyi. Şimdi ecel yakın. Bu sabaha çıksam yarınkine çıkamam, biliyorum. Madem bilmek istedin, işte oğul, beni otuz yıldır uyutmayan mesele budur. Dilerim Allah’tan mezarımda rahat edeyim. Otuz yıldır görmediğim uykuyu orada göreyim.

64. SayıNaçizane

ÜÇLÜ UYUMU

2 Mins read

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Pencerenin pervazından sızan yağmur suları gömleğimin yenini ıslatmış, bu yapışkan ıslaklık huzursuzlaşmama sebep olmuştu. Huzursuzluğumun tek sebebi ne yazık ki kolumun ıslanması değildi. Hatta yağmur suyu huzursuzluğuma teşne olmuş bile olabilirdi.

Yağmuru, pencereyi, ıslaklığı ve huzursuzluğu unutup kendimi kuzinenin sıcaklığına bırakmaya çalıştım. Aksi gibi ıslak olan kolum sobadan uzak yanda kalıyordu. Islaklığı, haliyle huzursuzluğu unutmam mümkün değildi bu vaziyette. Çareyi gömleği çıkarmakta buldum. Hatta hızımı alamayıp fanilamı da çıkardım. Böyle üst yanı çıplak altta ütülü pantolonlu halimle Hollywood filmlerinden fırlamış aktörlere benzettim kendimi. Ne ki o filmlerde böyle giyinen (yahut giyinmeyen) aktörlerin her birine birer adam oturacak genişlikte omuzları, kaya gibi göğüsleri ve baklava dilimi desenli karınları olur. Bense omuzlardan yana fena sayılmasam da emziren bir anneninki kadar yumuşak göğüslerim ve kemerimden sarkan göbeğimle olsa olsa bir şarlatan olabilirdim.

Mamafih hiç de şarlatan sayılmazdım. Memleketin en önemli adamı olmadığımı biliyordum fakat kendi çapımda önemli bir insandım.

“Hocam iyi misiniz?”

“Gel Ahmet gel. Gömleğin yeni ıslandı, ben de huylanıp çıkardım. Şurada, sandalyeye asılı vaziyette kuruyor.”

“Atletinizi neden çıkardınız hocam?” diye sormasını bekledim ama sormadı. Anlayışlı çocuktu Ahmet. Öyle olur olmaz her işe burnunu sokmazdı. En çok bu huyunu seviyordum galiba.

“Hocam arabaya bakan arkadaş elinde yedek parça olmadan tamir edemeyeceğini söyledi. Bu akşam buradayız maalesef. Ben sigorta şirketini aradım, yol yardım için yarın sabah gelecekler.”

“Tamam Ahmet, rahat ol. Geceyi burada geçiririz, ne olacak. Şansımız yaver gitti yine. İnin cinin top oynadığı bir yerde de bozulabilirdi kerata.”

Ahmet benim huzursuzluğumu arabanın bozulmasına vermiş olacak ki pek rahatlamamıştı. Arabayı kullanan kendisi olduğu için de biraz mahcubiyeti vardı galiba. Oysa benim huzursuzluğumun bozulan arabadan ve ıslanan yenimden ziyade kızımın sevgilisi yerine yanlışlıkla bana gönderdiği mesajdan kaynaklanıyordu. Her ne kadar senede birkaç defa yüzünü görüyor olsa da kızının uyuşturucu kullandığını öğrenmesi –benim durumumda içine bu şüphenin düşmesi- insanın keyfini kaçırıyordu.

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Ben Prof. Dr. Cezmi Keser, saha araştırması için bir Karadeniz köyüne giderken bozulan arabam yüzünden başka bir köyün misafirhanesinde geceliyordum. Su sızdıran penceresiyle misafirhane, ıslak yeniyle gömleğim  ve içimi sarıp sarmalayan huzursuzluğumla ben belki en mükemmel değil ama en uyumlu üçlülerinden birini oluşturuyorduk.

60. Sayı

KIYIDA

2 Mins read

–          Kese kağıdı mı o?

İçinde bulunduğum mekana, çevremde yaşayan insan ve hayvanlara, üzerinde varlığımızı devam ettirdiğimiz dünyaya, hatta tüm evrene kendi çapımda bir karşı-duruş eylemi olarak kafama geçirdiğim kese kağıdına bakarak sordu bu soruyu. Sesindeki muzır tınıyı fark etmemek mümkün değildi.

–          Evet canım. Ne var, bir hareketlenme mi oldu sende?

Homofobik bir arkadaşa sahip olmanın en güzel yanlarından biridir herhalde size yapılan cinsel içerikli esprileri uygun bir biçimde kendisine yansıtarak susmasını sağlayabilmek. Bu maili bilmem kaç kişiye gönderirsen şu olur göndermezsen o olur türünden yönlendirilmiş elektronik postalardaki gibi yüzde yüz çalışıyordu bu yöntem.

–          Yine ne oldu?

–          Bir şey olduğu yok. Arada bir geliyor böyle, biliyorsun.

Hakikaten arada bir geliyordu bana böyle. Durup dururken ademoğlunun ne denli tiksindirici bir varlık olduğunu hatırlıyor ve kendimi etrafımda olup bitenlerden soyutlamak istiyordum. Bu isteği resim yapmak, herhangi bir enstrüman çalmak, hatta tek başıma çıkıp dolaşmak gibi daha makul yollarla tatmin edemediğim için bu türden abuk –bana öyle gelmiyor gerçi- tepkiler veriyordum. Daha önce bir paket sigaranın tütünlerini bir tepside toplayıp türlü biçimler verdiğime, bununla yetinmeyip yakıp aniden belirip kaybolan parıl parıl parlayan yalazları ve çıkan dumanı izlediğime, bir litrelik şeffaf sıvı sabun bidonunu aşağı yukarı çevirip içindeki yoğun sıvının bir uçtan öbür uca hareketini takip ettiğime, bilmem hangi oyunun keygen müziğini saatlerce dinlediğime tanık olan ve her defasında tetikleyicilerin bulunduğundan haberdar olan Beril de haklı olarak beni şu anki ruh halime iten sebebi soruyordu.

–          Öyle olsun. Nasılsa çıkar kokusu yakında.

Kokusu çıkıyordu gerçekten. Çenesi durmayan biri olmam münasebetiyle er ya da geç söylenmeye başlıyordum. Hal böyle olunca Beril’in üstelemesine gerek yoktu, bunu biliyordu. Bu kız bana dair ne çok şey biliyordu! Yollarımız ayrı düştüğünden beri çok sık haberleşmiyor olsak da vaktiyle onun gibi bir dosta sahip olduğum için çok şanslı hissediyordum kendimi. Keşke şimdi yanımda olsa, şu kirli sakallı meymenetsiz herifin yerine o oturuyor olsa karşımdaki sandalyede. Kafamda kese kağıdı olsa yine bu şeffaf poşet yerine. Sorularına cevap vermeye çalışsam ağzı bantlanmış poşetin içinde kalan son oksijeni idareli kullanarak zaman kazanmaya çalışmak yerine. Keşke şimdi hayata küsmüş olsam hayata bir yerlerden tutunmaya çalışırken katilimin yüzüne bakmak yerine.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: