Naçizane

YALNIZ VE KARARSIZ ÜLKE: FİLİSTİN

9 Mins read
Naçizane

YALNIZ VE KARARSIZ ÜLKE: FİLİSTİN

9 Mins read





“Yeni yılda barış, huzur ve kardeşliğin tüm dünyada egemen olmasını istiyorum.” Ne güzel bir temenni değil mi? Ne var ki temenniler çok zaman hiçbir işe yaramıyor. Daha önceki yıllarda olduğu gibi 2008’e girerken de bu cümleyi sık sık duyardık, 2009’u koynumuza alıp 2008’i geride bırakırken daha sık duyar olduk. Zira geride bıraktığımız yılın son günlerinde İsrail Gazze’yi ablukaya almıştı ve asker sivil, genç yaşlı, kadın erkek demeden can alıyordu. Tüm dünyada İsrail’in saldırıları durdurması için protestolar yapılıyor ama görünüşe göre kimse bunları umursamıyordu. Velhasıl İsrail ile Filistin arasında son günlerde bir hayli kullanılan tabiriyle “orantısız güç” kullanımının olduğu bir savaş sürüyordu. (Güçlerin dengeli olduğu savaşlar kabul edilebilir oluyor galiba.)

 

Filistin’de yaşanan acıyı anlatmaya benim kelimelerim yetmiyor. Bu nedenle bu güç işi başka bir arkadaşımın yapacağını ümit ederek İsrail ile Filistin arasındaki savaşla ilgili daha başka bir konuya değinmek istiyorum. Biraz da şeytanın avukatını oynamayı sevdiğimden bunu yapacağım belki de. Şeytandan kastım İsrail değil elbette ve İsrail’i savunmak aklımın ucundan bile geçmiyor. Ben daha çok dilim döndüğünce Filistin halkının bu savaşta yalnız bırakılmasını ve daha da kötüsü İsrail zulmüyle inleyen bu halkı ikiye bölen Hamas ile El-Fetih arasındaki çekişmeyi masaya yatırmak istiyorum.

 

Yapılması gereken ilk şey İsrail ile Filistin arasındaki savaşın, dolayısıyla da söz konusu toprakların geçmişine kısaca göz atmak olsa gerek. Kudüs’ün üç semavi din için de kutsal bir mekan olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Bunu bilenler Kudüs ve çevresinin Yahudiler (İsrailoğulları mı demeliydim) için “vaat edilmiş topraklar” olduğunu da bilir. Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Yahudilerin günün birinde o topraklara dönmeyi umduğu söylenir hep. Roma ve Bizans İmparatorlukları’nın ardından İslam devletlerinin hâkimiyetine giren bu topraklar asırlar boyunca bir düşten öteye geçmemiştir Yahudiler için. Osmanlı’nın iyice güçten düştüğü yıllarda kâh modernleşme amacıyla kâh dış baskılarla azınlıklara tanıdığı haklar Yahudilere umut ışığı olmuştur. Kendilerine toprak edinme hakkı tanınan Yahudiler kendilerine yurt edinmek için beklendiği üzere Filistin topraklarını seçmişlerdir. Bu dönemlerde Filistin topraklarından kendilerine pay verilmesi karşılığında Osmanlı’nın tüm borçlarının Yahudiler tarafından silinmesinin teklif edildiğine dair rivayetler dahi mevcuttur.

 

1918’de İngiliz yönetimine geçen bölgeye bilhassa İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Nazi baskılarından kaçan birçok Yahudi yerleşir. Bu göçlerin de etkisiyle Filistin nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan Yahudiler ile Araplar arasındaki çatışmalar nedeniyle güvenliği sağlamakta sıkıntı yaşayan ve bölgede verilen kayıplar nedeniyle iç baskılara maruz kalan İngiltere sorunun çözümü için Birleşmiş Milletler’e başvurur. Birleşmiş Milletler, Filistin topraklarının yarısından fazlasını Yahudiler’e, yarıya yakınını Araplar’a bırakan (plana göre paylaşım yaklaşık olarak %55’e %45’tir) ve Kudüs’ü uluslararası bir statüye kavuşturan Filistin planını oylamaya sunar. Arap ülkelerinin reddettiği bu plan kabul edilmesine rağmen yürürlüğe girmez. İngilizler’in bölgeden çekilmesiyle 14 Mayıs 1948’de Yahudiler İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ederler. Bu tarihten sonraki süreç İsrail ordusu ile Filistin halk örgütleri arasındaki çatışmalara gebedir.

 

İsrail ile savaşta en etkin Filistin örgütleri, Arap ülkelerinin yardımlarıyla kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve ona bağlı Filistin Kurtuluş Ordusu, 1950’lerin sonlarına doğru kurulan ve 1960’ların sonuna doğru etkinliğini yitiren FKÖ’ye de hâkim olan El-Fetih ve 1980’li yıllarda El-Fetih’in Filistin halkını temsil etmediği ve uzlaşmacı olduğu gerekçesiyle kurulan İslami Direniş Hareketi (Hamas) oldu. Kırk yıla yakın bir süre boyunca Yaser Arafat liderliğinde Filistin direnişinin öncülüğünü yürüten El-Fetih’te Arafat’ın uzlaşmacı tutumu dolayısıyla birtakım hizipler doğsa da çok önemli ayrılıklar ortaya çıkmaz. 2004’te Yaser Arafat’ın ölümüyle devlet başkanı olan Mahmud Abbas ise Arafat’tan daha pasif görülmüş ve bu nedenle Filistin halkının desteğinin El-Fetih’ten Hamas’a kayması kaçınılmaz olmuştur. Nitekim Hamas 2006’da yapılan seçimlerde El-Fetih’i geride bırakarak bunu doğrulamıştır.

 

Ne var ki Hamas ile El-Fetih arasındaki mücadele yalnızca seçimlerde kendini belli eder nitelikte değildir. İsrail saldırıları sırasında dahi birlik mesajı vermekten uzak olup aradaki uyuşmazlığı dünya kamuoyuna yansıtmamakla yetinen bu iki örgüt ateşkes dönemlerinde karşılıklı ölümlerin yaşandığı çatışmalara sahne olacak denli büyük bir ayrılık, hatta tabiri caizse düşmanlık içindedir. Bin üç yüzün üzerinde ölü ve beş binden fazla yaralının olduğu son İsrail saldırısının ardından yapılan ateşkesin üzerinden bir hafta geçmeden Mısır’da yapılan zirvede El-Fetih ile Hamas arasında uzlaşma sağlanamadığına dair haberler yansıdı medyaya. Ortak düşman karşısında dahi ortak bir söylem geliştirilememesi akıllara ister istemez ortak bir düşman olup olmadığı sorusunu getiriyor. İsrail’in terör örgütü olarak lanse etmeye çalıştığı (ki bu hususta başarısız olduğunu söylemek zordur) Hamas’a karşı El-Fetih’i desteklediğini ve El-Fetih’in Hamas’a karşı İsrail’den yardım aldığını iddia etmek komplo teorisi niteliğinde olsa da bunun tamamıyla ihtimal dışı olduğunu öne sürmek de biraz safdillik olur. Erdoğan’ın Şimon Peres’le yaşadığı tartışmanın damga vurduğu Davos’taki son zirvede Peres’in Erdoğan’a karşı sarf ettiği “Mahmud Abbas bizi sizden daha iyi anlıyor.” cümlesi ortadaki çelişkiyi ve El-Fetih’in Hamas’a karşı tutumunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Bunun tersini söylemek de aynı şekilde mümkün elbette. Uzun lafın kısası mevcut durumda Filistin halkının desteğini büyük ölçüde arkasına almış ve İsrail’e karşı durabilecek olan iki örgüt arasında sonuçları kan dökmeye kadar varan bir ayrılık söz konusudur ve bu ayrılığın faturası doğal olarak Filistinlilere çıkmaktadır.

 

El-Fetih’le Hamas arasındaki çatışmayı Filistin halkını konudan tamamen izole ederek irdelemeye çalışmak elbette doğru bir davranış olmaz zira bu örgütlerin tabanını bu halk oluşturmaktadır. Kendi soydaşına, dindaşına, hatta kendi akrabasına ve komşusuna dahi silah çekebilen yine bu halktan insanlardır. Böyle devam edildiği müddetçe de bu çekişme sona ermeyecek ve İsrail karşısında ortak tavır almak mümkün olmayacaktır. Yine de bir önceki cümlede söylediklerimle ters düşmek pahasına şunu söylemeliyim ki Filistin halkını bu çekişmenin taraflarına destek verdikleri için suçlamak biraz insafsızlık olur çünkü bu tavır filler cima ederken ezilen çimenleri filleri besledikleri için suçlamaktan pek farklı değildir. (Buradan bir yan yol açarak ideolojilerin insanı düşünme ve değerlendirme yetisinden mahrum bıraktığına dair bir tartışmaya kaymak mümkün olmakla birlikte zaten bir hayli dağılmış olan yazıyı daha fazla bütünlükten uzaklaştırmamak için susuyorum.)

 

Bizim oralarda dayağın büyüğünü hak etmek diye bir söz vardır. Ortada bir suç vardır ve suçu işleyenler dayağı yemiş, cezasını çekmiştir. Fakat ortada bir de suçluyu kışkırtan ya da suça göz yuman, genellikle yaşça daha büyük biri vardır ki o ceza almadan kurtulur ama kendisi için dayağın büyüğünü hak ettiği söylenir. Filistin-İsrail savaşında dayağın büyüğünü hak edenler de Filistin’i bu savaşta yalnız bırakan Arap ülkeleridir.

 

Demokrasinin kendileri için hayalden başka bir şey olmadığı, çoğu zaman adı var kendi yok bazen de adı dahi yok bir kavram olduğu, krallık yahut diktatörlükle yönetilen Arap halklarının yöneticilerden farklı bir söylem geliştirmesini beklemek pek mümkün olmasa gerek. Yöneticilerinse siyasi söylem oluştururken ülke çıkarlarını ön planda tutmaları umulan, arzu edilen ve doğru olduğu düşünülen bir şeydir. Ülke çıkarları gibi oynak bir kavram da çıkarların dar anlamda devlet başkanı (kral yahut diktatör), geniş anlamda devlet yöneticileri (hükümet, bürokrasi ve asker) tarafından belirlendiği bu ülkelerde daldan dala atlayan, yeri geldiğine dala budağa yapışan bir görünüm arz eder. Ülkelerin (yönetenlerin) çıkarları kendilerini ihya eden petrole endeksli olduğu için Arapların dış politikası mutat olduğu üzere tüccar mantığına göre şekillenmekte ve paranın gösterdiği yöne dönmektedir. Bölge ülkeleri içinde İran haricinde hiçbir ülke (söylemeden geçmeyelim; İran bir Arap devleti değildir.) Filistin sorunu karşısında belirgin bir tavır almaya yanaşmamaktadır ki İran’ın Filistin’e destek vermesinin ardında yatan sebeplerden biri zulme karşı durmaksa bundan çok daha önemlisi Amerika’nın İsrail’e destek vermesidir. Herhangi bir ülke Amerika karşıtlığı dolayısıyla Filistin’e arka çıkan İran, Amerika’nın yüz yıllık düşmanı Rusya (eski düşman dost olmazmış) ya da yükselen yıldız Çin’le ticari bir anlaşma yaptığı, Amerika baskısından kurtulması dolayısıyla Filistin sorununda belli bir tavır takınmaya başladığı zaman bir başkası ondan boşalan pazarı doldurmak için derhal Amerika’ya yanaşmaktan çekinmemektedir. Bu bölgedeki bu küçük burjuva (burjuvanın büyüklerinin kimler oldukları aşikârdır) benzeri davranış biçimi değişmedikçe ne Araplar doğru dürüst ve kararlı bir Filistin politikası geliştirebilecektir, ne de Filistin hükümetleri bölge ülkeleriyle ilişkilerini rayına oturtabileceklerdir.

 

Anlatmak istediklerimden dilim döndüğünce anlatabildiklerimi bir cümleyle özetleyerek yazıyı sonlandırmak istiyorum. Filistin ile İsrail arasındaki savaşta bariz bir şekilde ezilen Filistin halkı, Hamas’la El-Fetih arasındaki çekişme sonlanmadıkça ve bölge ülkeleri bu savaş karşısında net bir tavır takınmadıkça bu acıdan kurtulacak gibi görünmemektedir.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: