YAPAY ZEKA NE KADAR ZEKİ ?

İnsanın evreni ve doğayı anlama çabasının bir uzantısı olan Yapay Zeka (YZ) bir çok araştırma yöntemi ve teknolojik çalışma gibi II. Dünya Savaşı’nda temelleri atılmış olan ve geleceğin teknolojilerine yön veren bir mühendislik projesidir (tanımı icat eden John McCarty YZ‘yı “zeki makineler yaratmanın bilim ve mühendisliği” diye tanımlamıştır[1]). Savaş zamanının en önemli gereksinimlerden biri olan, şifreleme algoritmalarını çözme çalışmalarında bulunan ünlü matematikçi Alan Turing’in temellerini attığı hesaplama kuramı ve bilgisayar prototipleri YZ‘nın ilk adımlarıdır[2].

 

YZ‘nın temellerinde yer alan en can alıcı soru “bir makine insana has olan akıl, bilinç, düşünme ve psikolojik durumlara sahip olabilir mi?” sorusudur. Bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle problemin merkezinde yer alan konu olan insanı iyi tanımak gereklidir. İnsan parçalarının toplamından çok daha fazlası olduğu için, bahsedilen tanıma sürecinde matematiksel modellerin yetersiz kalacağı ortadır. İnsan benzeşimi yaratma problemi temelinde felsefi sorunlar ve kısıtlar yer aldığından YZ‘nın felsefi teorisini detaylandırmalıyız.

YZ alanında Descartes dualizminin (ruh-beden dikotomisi) önergelerini kullandığımızda aklın neden mekanik olarak açıklanamayacağının argümanlarını elde etmiş oluyoruz. Akıl, düşünceleri, fikirler arasındaki ilişkileri ve muhakemeyi (akıl yürütüme) kapsar, bu yüzden insanı yalnızca sinir hücreleri, nöronlar arasındaki elektriksel alışveriş ve beyin merkezinin çalışmasına indirgeyerek açıklamak insana gerçek değerinin altında paha biçmektir. Beyin sistemimizin çalışma yöntemini ve akıl yürütmenin döngüsel parçalarını en ince ayrıntısına dek biliyor ve bu parçaları üretebiliyor olsak bile, bunların bir araya gelmesinden ortaya çıkan şey insan benzeşimi olmayacaktır.

İnsan benzeşimi mimarisinde, bir makinanın zeka sergilemesini savunan ve bir makinanın akla sahip olamayacağını savunan iki karşıt ekol bulunmaktadır. Birinci ekolü savunan bilim adamları beynin fiziksel yasalara uygun olarak çalıştığı için insan beyni simulasyonun da doğru fiziksel yapı modellemesi ile başarılı biçimde gerçekleştirilebileceğini iddia etmektedirler. Bu insana benzetme yaklaşımını güçlü bir dağıtık sistem ile modelleyebilmek üzerine çalışmaktadırlar. Yine aynı ekolü savunan bir diğer grup bilim adamı ise insan düşünce sistematiğinin sembol işlemeden ibaret olduğunu iddia etmektedirler. Düşüncenin sembol işlemeden ibaret olduğunu söylemek, formal kurallara göre bu sembolleri anlamlandıran ve bunlar üzerlerinde işlem yapabilen makinaların da zeki olduğunu söylemektir.  Ancak ünlü matematikçi Kurt Gödel her zaman formal bir sistem tarafından ispat edilemeyecek bazı ifadelerin yaratılabileceğini ispat etmiştir[3]. Böylece yukarı da ifade ettiğimiz mantık Gödel’in eksiklik (incompleteness) teoremi ile çürütülmektedir. Bunun yanı sıra, insan zekasının bilinçli sembolik işlemlerin yanı sıra çoğunlukla bilinç altı içgüdülere dayandığı görüşünü Turing, karmaşık bir davranış biçimine şekil veren kuralları bilmiyor olmamızın onların varolmadığı anlamına gelmediğini savunarak eleştirmiştir[2]. Günümüzde, bu bilinç altı akıl yürütme yöntemleri  yapay sinir ağları yaklaşımı ile başarıyla simule edilebilmektedir.

Diğer ekol olan bir makinanın akla sahip olup olamayacağı konusuna değinebilmek için öncelikle bir kaç kavram üzerinde durmakta fayda var. Akıl ve bilinç nedir? Bu felsefi soru insanın varoluşsal değeri ile yakın ilişkilidir ve tarih boyunca birçok filozof ve düşünürün merakla üzerinde durduğu bir sorudur. Fiziksel varlığını nörofizyolojik elektriksel aktiviteleri dışında kavrayamadığımız beynimizin ürettiği akıl ve bilinç üzerinde yapılan araştırmalar sonucu akıl, deneyimler ve anlamayı yaratan “gerçek makina” teşhis edilmeye başlandı. Araştırmalar, sıfır ve bir bitlerini işleme sokan dijital makinanın üzerinde çalışan bir bilgisayar programının, ussal durumları, aklı ve bilinci yaratan nöronların kabiliyetini sergileyerek başarılı bir insan zekası benzeşimi oluşturabilmek düzleminde devam etmektedir.

Ancak, bahsi geçen karşıt ekolden John Searle, ussal durumların ve bilincin insan beyninin fizyokimyasal özelliğinin yanı sıra tasfir edilemeyen özel bir etkisinden dolayı kaynaklandığını savunarak düşünsel bir deney olan “Çin odası”nı önermiştir[4]. Deneyde, Turing testini başarıyla geçmiş akıcı Çince sohbet edebilen bir program ile Çince bilmeyen ve kendisine verilmiş komutları takip ederek bu program ile elindeki kartlardan kopyalarak iletişim kuran bir insanın durumu ele alınıyor. Dışarıdan bakıldığında oda da Çince konuşan zeki bir insan olduğu kanısına varılabilir, ancak sorun bu oda da Çince konuşulanlardan bilinçli biçimde haberdar olan ve ussal algılama gerçekleştiren bir kişi veya makinenin olup olmamasıdır. Yani, hiç Çince bilmeyen bir kişi de kendisine verilen doğru komutlarla (tıpkı bir bilgisayar gibi) karşısındaki ile Çince iletişim kurabilir ancak zihninde herhangi ussal bir aktivite gerçekleşmediği için bir anlamlandırma yapamaz. Searle, Çin odasının böylelikle bir akla sahip olmadığını açıklamıştır. Deneyin sonuç önerisine karşı çıkılabilecek birden çok nokta var. Örneğin, herhangi bir kişinin de o an “gerçekten” düşünüp düşünmediğini cevaplamanın zor olmasından dolayı, aynı sorunun makinalar içinde soruluyor olmasına şaşırmanın pek anlamlı olmadığına değinebiliriz.

Sonuç olarak, sahip olduğumuz bilginin ne kadar olduğunu açıklayabilirsek, o kadar bilgiyi saklayabilen, işleyebilen, geliştirebilen ve ilişkilendirebilen makinelerin yapılabiliyor olmasının teoride kabul edilmesi gerekir.

 

 

[1] J. McCarthy, M. Minsky, N. Rochester, C. Shannon (1956). “A Proposal for the Dartmouth Summer Research Project on Artificial Intelligence“, Dartmouth Artificial Intelligence Conference

 [2] A.M. Turing (1950). “Computing machinery and intelligence“, Mind, 59, 433-460

[3] K. Gödel (1962). “On Formally Undecidable Propositions of Principia Mathematica and

Related Systems“, Dover

[4] J. Searle (1980), “Minds, Brains and Programs“, Behavioral and Brain Sciences 3 (3): 417-457

 

Bir Cevap Yazın