Naçizane

YEŞİLİ KORU

5 Mins read
Naçizane

YEŞİLİ KORU

5 Mins read

 

Bu dönem seçmeli olarak aldığım “Reklamcılıkta Yaratıcılık” dersi için yaptığım bir ödevi yayınlıyorum. Hocamız bize sadece “keep it green” ( onu yeşil tut) sloganını vermiş, bu sloganın ışığında  herhangi bir kesin mesaja varabileceğiniz bir çalışma yapın demişti. Ben bir hikaye yazmayı tercih ettim. Şimdi bu çalışmamı sizlerle paylaşıyorum.

Mevsim sonbahar olmasına rağmen hastane odası oldukça sıcaktı. Babası son günlerde daha da çökmüştü. Gün geçtikçe daha çok zayıf düşmüş, avurtları o kadar çok içine göçmüştü ki Arif bir an onların iki küçük su kuyusu olduğunu zannetti. Saat öğleden sonra üçü gösteriyordu. Arif iki saattir oradaydı fakat yaşlı adam gözlerini bir kere bile açmamıştı. Arif okumayı seven bir adamdı. Bu yüzden burada “neredeyse yalnız” geçirdiği iki saat onu yormamıştı. Bu kez “Sinekli Bakkal”ı okuyordu hasta babasının yanında. Halide Edib Adıvar’ın büyüleyici dünyasından ancak babasının yanı başındaki komidinin üzerinde duran zarfa gözü takılarak ayrılıyordu. Belirli aralıklarla istemsiz olarak gözüne ilişen zarfı en sonunda eline aldı. Zarfın üzerinde “Arif’ime” yazıyordu. Hızla zarfı açtı; içinden iki sayfa kağıt çıktı. Bir tanesi bir belgeye benziyordu. Diğeri ise bir mektuptu. Arif, belgeye hiç göz atmadan bir kenara koydu ve mektubu okumaya başladı: 

“ Biricik oğlum,

Bu hastalık boyunca hayatımı daha önce hiç yapmadığım kadar irdeledim. Kim bilir belki de kansere yakalanmasaydım asla bunu yapmayacaktım. Her şeyin bir anlamı var galiba oğlum, değil mi? 

Bu yatakta çok acı çektim. Canım her acıdığında sadece bir hayal beni bu amansız sıkıntıdan uzaklaştırdı. Bütün vücudumu kaplayan ağrı ve sızılar acımasızca pik yaptığında sımsıkı kapanan gözlerim sadece bir kareyi görüyordu; ‘Birkaç saat önce çok büyük acılar çekmesine rağmen hala güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, yorgun ama bir o kadar da hayat dolu görünen, ela gözlü, şefkatli bir anne ve kucağında dünyaya ilk haykırışlarını dile getiren daha yeni doğmuş bir bebe. Hayat yoldaşım Nazlı ve tek dayanağım, biricik oğlum Arif.’

Acılarım dindiği vakit, ilk önce tanrıya bana bu anıyı bahşettiği için şükrettim fakat sonra, bu şükür dolu duaların ardından düşünmeye başladım. Hayatımın unutulmuş anıları gözümün önüne hızlı çağrışımlarla gelmeye başladı. O çağrışımlar içersinde en çok yüreğimi sızlatan senin yalnız hallerin ve annenin gözyaşlarıydı.

Şu anda galiba yine bencilce davranıyorum. Belki ölüme çok yaklaştığımdan sadece kendimi aklamak için af dileyeceğim sizlerden. Başka çarem yok. Buradan ayaklanıp her şeyi değiştirmek için yeni bir başlangıç yapamayacağım. Yani size bundan sonra somut bir faydam dokunmayacak. O yüzden sizden afların en büyüğünü dileyip hem size olan bağlılığımı ve sevgimi belirtmek, hem de kendi vicdanımı biraz olsun rahatlatıp, öyle göç etmek istiyorum. En büyük tutkum, işimden dolayı annene zaman ayırmadığım için ve seni yaşamının çoğunda desteksiz bıraktığım için özür, biricik oğlum, özür, yoldaşım, karım… 

Arifim, sen daha küçücük bir çocukken annenle birlikte gittiğimiz o çiftliği hatırlıyorsun değil mi? İlk defa orada canlı bir şekilde kaz ve ördek görmüştün. Hava kararana kadar yanlarında durup onları beslemeye çalışırdın. Seni kovaladıklarında ise çok korkar, ağlayarak annenin yanına kaçardın ama onları o kadar çok severdin ki ertesi gün yine peşlerini bırakmazdın. İşte içinde hâlâ kaz ve ördeklerin cirit attığı o çiftlik artık senin, biricik oğlum.

Senden isteğim şudur ki (Zaten içimden bir ses bunun son isteğim olduğunu söylüyor.) şehirden taşın. Çiftliğe yerleş! Orada 5 dönümlük bir bahçemiz var. Oraya git ve o bahçeyle ilgilen. Belki vücudum çok hasta ama beynim hâlâ sapasağlam. Bir yıldır seni dinliyorum, gözlüyorum. Sıkıntılısın. Artık avukat olmak istemiyorsun. Dünyanın acımasızlığına her gün şahit oluyorsun ve bazen sen istemesen de bazı pisliklerin bir parçası olup çıkıyorsun. Tam olarak istemediğin kişileri savunup sonra da pişman oluyorsun. İstifa et oğlum. Bunu istediğini biliyorum. Cesaretini topla ve istifa et.

Oraya taşındığında, zamanla ne demek istediğimi anlayacaksın. Toprak her zaman sana yeni bir şey verecek. İstediğin şeyleri. Bir ağaç dikeceksin, belki de çiçekler isteyeceksin ve bir bitki yetiştireceksin. Hiçbir pisliğin bir parçası olmayacaksın. Sen dünyaya her gün yeni bir hayat vereceksin. Ektiğin ürünler çevreye oksijen dağıtacak, atmosferi yenileyecek. Çevre senin sayende biraz daha temiz olacak, saf olacak. Zaman geçtikçe, sen de temizlendiğini anlayacaksın. O bitkilere her dokunuşunda onlara biraz daha benzediğini hissedeceksin. Yetiştirdiklerin olgunlaşınca onları başka insanlara satarak, bu temizliği, bu saflığı onlara da aşılamış olacaksın. Ve bir gün pişman bir adam olarak ölmeyeceksin, biricik oğlum.

O yeşili koru oğlum. Bu sayede kendini de koruyacaksın ve güçlü olacaksın.

İnsanlar ölüme yaklaştıklarında hisleri gerçekten keskinleşiyormuş. Bundan eminim ki sana bir daha seslenemeyeceğim. Bugün öğleden sonraya kadar yaşayacağımı sanmıyorum. 

Biliyorsun, veda etmekten hep nefret etmişimdir fakat ilk ve son kez bunu yapmak zorundayım.

Elveda biricik oğlum Arif, kendine yeni bir hayat kur ve yalvarırım mutlu olmaya çalış,

Seni hep seven baban…

Hasan Sezgi”

Gözyaşları yanaklarından bir nehir misali akarken babasının annesini hâlâ yaşıyormuş gibi andığı aklına geldi. Belki de yaşlı adam, ruhunun vücuduna o kadar da yakın olmadığı bu zamanlarda karısını yanında görüyordu. Fakat babasının yanılmadığı bir konu vardı. Arif, Hasan Bey’in yaşam destek ünitesine ani bir bakış attığında bunu anlamıştı. Makinenin monitörü uzun düz bir çizgi halinde uzuyordu. Yaşlı adam, Arif mektubu okurken ölmüştü. Genç çocuk şok içerisinde, bir yandan artık yaşamayan yaşlı adamın elini tutarken, bir yandan da hemşireyi çağırmak için çağrı butonuna basıyordu…

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: